※
"Epizot"
Telefonumdan yankılanan alarm sesi her sabah olduğu gibi bugün de anlamsızlığını koruyordu. Alarm, hayatın akışı içinde olanlar için çaldığı zaman mantıklıdır. Benim gibi yapacak bir şeyiniz yoksa sabah uyanmanın da bir anlamı kalmıyor. On bir saat uyumama rağmen yorgun bir şekilde battaniyenin altından kolumu uzatarak telefonun ekranına rastgele bastım sesi susturmak için. Tekrar gözlerimi kapattım kafama kadar çektiğim battaniyenin altında nefessiz kalmayı umursamadan. Yine gün başlamıştı fakat ben geç kalmıştım uykuda olduğum için. Gerçi erkenden uyansam bile bir şey fark etmeyecekti. Vücudum, zihnim o kadar yorgundu ki bu kadar uyumama rağmen nasıl uykusuz olduğumu anlamıyordum.
Pencereme ritmik şekilde damlayan yağmurun sesini duyuyordum usulca. Soğuk. Üşümekten, yağmurun altında ıslanmaktan nefret ederdim. Kışı seven insanları anlamam bu yüzden de. Keşke akşama kadar bu şekilde kalabilsem battaniyenin altında diye geçirsem de içimden kapımın açılmasıyla bunun olmayacağını anlamıştım.
"Kaç saattir uyuduğunun farkında mısın sen? Derse geç kalacaksın, hadi kalk!" kafamdan çekilen battaniyenin ardından yorgun gözlerimi kırpıştırarak anneme baktım. Zil sesimin beni uyandırmak için yeterli olmadığını bildiği için odama dalmıştı. Artık kızmıyordum çünkü usanmıştım. "Anne daha erken, hemen hazırlanıp çıkacağım zaten." Uykulu gözlerimi hemen kapatmak için hafif doğrularak battaniyenin ucunu yakaladım. Fakat annem beni uyutmamakta kararlıydı.
"Biliyorum hemen hazırlanacağını zaten. Evde giyindiğin kıyafetlerle gideceksin derse çünkü. Neden kendine bakmıyorsun yaşıtların gibi? Azıcık sosyalleşmeyi denesen?!"
İşte, asıl mevzuya gelmiştik. Neden biraz sosyalleşmiyorsun? Benim tek derdim bu ya. Sosyalleşmek. Annem üstümdeki kıyafetten tutarak çekiştirdi. "Kaç kere dedim sana ev kıyafetlerinle yatağa girme diye? Pijamaların yok mu senin?" derin bir nefes alıp verdim battaniyeyi üzerimden atıp yataktan çıkmadan önce. Annemin konuşmaları bitmeyecekti. Anlaşılan sabah bana bilenerek uyanmış. "Ben anlamıyorum, hiçbir iş yapmamana rağmen seni bu kadar yoran şey ne? Bıraksam aylarca çıkmayacaksın bu yatağın içinden. Hiç mi arkadaşın-" annemin cümlesi yarıda kesilmişti çünkü lavaboya gitmekten vazgeçerek annemle sabahki rutinimizi devam ettirmeye karar verdim.
"Anne, arkadaşlarımla buluşunca hayatım düzene girmiyor anla bunu artık. Bu şekilde yaşamak bana daha kolay geliyor. Nasıl uyuduğum, bakımsızlığım... her gün bunları tartışmaktan yorulmadın mı anne? Seni bilmiyorum ama ben çok yoruldum." Annemin yüzündeki acıma geri geldiğinde avazım çıktığı kadar bağırmamak için kendimi zor tuttum.
"Odana bir baksana," bıkmış bir şekilde bakışlarımı dağınık odaya çevirdim annemden çekerek. "Çöplükte yaşıyorsun resmen ve bundan gram rahatsızlık duymuyorsun. Ruhsal sorunlarının arkasına saklanarak kafana estiği gibi davranamazsın." Sadece kaçıp uzaklaşmak istiyordum şu an içinde olduğum durumdan. Kendi evim olsa, her sabah birileri kafama dikilip bir şeyleri dayatmasa daha güzel olmaz mıydı?
"Bir sabah da kahkaha seslerinizle uyansam olmaz mı?" Kapıda beliren kardeşimin sesiyle kavgamızı yarıda bırakmak zorunda kaldık annemle. "Ella haklı, he her sabah ayni şeyleri konuşmaktan bıkmadın mı gerçekten? Bırak istediği gibi yaşasın. Bir seneye kalmaz çürür gider zaten bu odanın içinde." Aşağılarcasına bakmayı da ihmal etmemişti gitmeden önce. Annemin öfkesi bu sefer benden kardeşime çevrilmişti. "Ne biçim konuşuyorsun sen? Ablana ismiyle hitap etme diye kaç kere uyardım seni? Adrian sana diyorum, nereye gidiyorsun?" Annemin bağırışları evi doldururken geriye dönerek banyoya ilerledim. Kapıyı açarak içeri girdiğimde ilk olarak sola döndüm ve musluğun üzerindeki aynada çökmüş görüntüm beni karşıladı.
Yüzümü yıkamak, dişlerimi fırçalamak gibi sıradan şeyler benim için işkenceydi adeta. Her sabah aynı şeyleri yapmaktan insanlar nasıl sıkılmıyorlardı aklım almıyor. Bu sabah dişlerimi fırçalamaya bilirdim. Zaten gülümsediğim de yok, kimse fark etmezdi bile. Ama bugün terapi vardı. Kahretsin. İşlerimi hallettikten sonra masamın üzerinde duran çantamı alarak defterlerimi ve 'Felsefeye Giriş' kitabımı alarak içine yerleştirdim. Sandalyemin başında asılı duran hırkamı da giyinerek hazır duruma gelmiştim. Aynadaki görüntümle bakışınca annemin ne demek istediğini anlıyordum.
Siyah, bol sweartshirt ve altına gri eşofman. Üstelik uyumaktan şişmiş gözlerim ve arkadan özensizce topladığım saçlarımla evsiz birini andırıyordum. Ama böyle görünmek umurumda değildi işte. Sırf insanlara güzel görünmek için ekstra çaba sarf edecek gücü bulamıyordum kendimde. Ve bu durumu kimseye anlatamıyordum. Odamdan çıktığımda mutfaktan gelen güzel kokular midemdeki açlığı artırmıştı. Yemek kokusunu severdim fakat bayılarak elime aldığım yemekten birkaç ısırık aldıktan sonra patlayacak derecede doymuş gibi hissederdim. Masanın üzerindeki tostu elime aldığımı gören annem de bunu bildiği için evden çıkmamı engelledi.
"Bir ısırık aldıktan sonra geri kalanını sokaktaki hayvanlara yedirdiğini biliyorum hanımefendi. Otur şuraya, doğru düzgün kahvaltını yap." İtiraz kabul etmeyen anneme oflayarak sandalyeni çekip oturdum. "Sokaktaki hayvanlar ne yapsınlar o zaman? İlla birileri yedirmek zorunda onları değil mi anne?" Annem ters bakışlarla cevabını verdikten sonra tavadaki omletin yarısını kardeşimin tabağına sıyırdı. Sabah sabah nasıl yiyor acaba onu? "Anne öğlenden sonra basketbol maçım var, geliyorsunuz değil mi?" Gözlerimi devirerek tabağımdaki tostumu ağzıma götürdüm.
Bir insanın sosyal olmasını anlayabilirim fakat bir saniyesini bile ziyan etmemesine akıl fikir erdiremiyordum. Kardeşim de aynı böyle bir gerzekti işte. Bir saat oturup kendini dinlemezdi ama spordaki kas kafalı erkeklerle saçma sapan muhabbetler yapmaya bayılırdı. "Tabii ki de geleceğiz oğlum. Baban uyansın, erkenden orada oluruz." Ben yokmuşum gibi dönen muhabbet için çok seviniyordum içten içe. İki takımın bir araya gelerek hangisinin daha çok potadan top geçirdiğini saymaya gönüllü olamazdım. Zaten beni sevmediği için teklif etme gereği bile duymazdı kardeşim. Biliyorum.
Tostumun yarısını peçeteye sararak hızla oturduğum yerden kalktım. Bir kere daha alsaydım o tosttan midem patlayacaktı. "Ella bitir şu yemeğini!" Arkamdan bağıran annemi delirterek evden çıktığımda bozuk olan moralim daha kötü duruma gelmişti. Ellerimi hırkamın ceplerine soktum ve kapüşonumu da kafama geçirdim çiseleyen yağmurun yüzüme düşmesini engellemek adına. Köşede bekleyen köpeği görür görmez cebimden çıkardığım tostu kaldırıma bırakarak hızlıca uzaklaştım. Hayvanları severdim fakat uzaktan. Telefonumla kulaklığımı çıkararak müziği açtım ve son ses yaptım. Herkesten uzakta otobüsü beklerken bir taraftan da duraktaki insanları izliyordum.
Keşke onlar gibi hayatın içinde hissedebilsem diye geçirdim içimden. Yaşamak için geldiğimiz bu dünyada yaşamaktan daha yorucu bir şey gelmiyordu aklıma. Böyle olmak zorunda mıydı yoksa bu benim mi kaderimdi sadece? Ya da lanetim. Otobüse geldikten sonra kalabalığa karışarak arka taraflardan bir yer kapmıştım. Cam kenarına sindiğim zaman kalabalık yüzünden göğsümün sıkışmaya başladığını hissediyordum. 'Ya kendimi rezil edecek bir şey yaparsam?', 'ya düşeceğim sırada ayağım takılıp düşersem?'. Dışarıdan insanlara saçma görünen fakat benim anksiyetem yüzünden kafamda dolu olan bu sorular panik atak geçirmemiz için yeterli oluyordu.
Çantamın içinden küçük ilaç şişemi elime aldım fakat içme konusunda tereddüt yaşamıştım. Bu her zaman böyle mi olacaktı? Ne zaman insanlarla bir araya gelsem ilaçların yardımına mı koşacağım? Avucumun arasında sıktığım ilaç şişesini fırlatırcasına çantama attım. Nefes egzersizleri sayesinde panik ataktan kurtulmuştum ama içimdeki sıkıntı bir türlü peşimi bırakmamıştı. Fakülte binasına doğru adımlarken bazı kişilerin dikkatini çekmiş olmalıydım ki bakışlarını üzerimde hissetmeye başlamıştım. Üniversitenin liseden daha iyi olduğu aşikardı fakat yine de sizi garipseyen insanların varlığı yerini koruyordu. Sınıfa girdiğimde hayalet gibi sınıf arkadaşlarımın arasından sıyrılarak yoluma devam ettim. Yarın yapılacak parti için herkes heyecanlıydı. Benden başka. Sınıfın gözde çifti tarafından düzenlenen bu parti bir nevi kaynaşma görevini üstleniyordu. Yeni insanlarla tanışmak bu kadar heyecan verici miydi insanların dünyasında?
"Hey, Ella!" Şimdi olmaz, lütfen. Yerime geçmeden önce arkamı dönerek bana seslenen kişiye baktım. Parti sahiplerinden birisi olan Gwen yapmacık olduğunu düşündüğüm tebessümle yanıma geldi. "Sınıf grubunda sesin çıkmayınca kendine sorayım dedim ben de. Yarın partide yoksun sanırsam?" Onaylayıcı bir mesaj atmadıysam demek ki gelmiyorumdur değil mi? "Aynen, yokum." Kısa bir cevabın ardından çantamı masaya bırakarak yerime oturdum. Arkasını dönmeden önce gözlerini devirerek "ben de öyle düşünmüştüm zaten." Diye mırıldandığını duydum. Bu kız kendisini ne zannediyordu? Dış görünüşü güzel olan insanlar gibi özgüvenli hissetmek isterdim her zaman. Fakat bu özgüveni kimseyi aşağılamak için kullanmazdım.
"En doğru kararı vermişsin. Bunları tanıyınca ne olacak sanki?" Beklemediğim bir anda Raul isimli çocuk yanıma oturdu. Herkesin isminden başka bir şey bilmiyordum. Söylediği şeye karşılık ne cevap vereceğimi düşündüm ama panik yapacağımı bildiğimden vazgeçerek kafa salladım sadece. "Sınıf sıcak, neden kapüşonunu çıkarmıyor musun?" Derin bir nefes alıp vererek sağ elimle kapüşonu geriye attım. Çene hizamdaki kumral saçlarımı arkadan sıkıca toplasam da ön taraftan birkaç saç teli koparak yüzüme düşmüştü.
"Çıkardım!" İmalı bakışlarla Raul'a baktığımda ona sinir olduğumu anlamış olacak ki boğazını temizleyerek yanımdan kalktı hoca gelmeden önce. Sadece bakışlarımla bile ne demek istediğimi anlatabildiğim için kendimi şanslı sayıyordum. Ne vardı ki beni rahat bıraksa? Hoca sınıfa girdikten sonra hızlı bir şekilde derse başlamıştı. Daha senenin başında olduğumuz için önümüzde koca dört yıl beni bekliyordu. Dört senelik savaştan sonra ne olacaktı peki? İş hayatına atılacaktım. Başka bir yorucu rutin daha. Elimle kafamı destekleyerek defterimi açtım ve hocanın söylediği şeyler arasından önemli olanları defterime not olarak geçirmeye başladım.
※
Ders bitiminden sonra eve gitmeden önce su almak için kafeteryaya girdim. Daha terapiye gitmem gerekiyordu. Yine bana sorulan saçma sapan sorulara cevap vermek zorunda kalacaktım. İçimdeki sıkıntılara bir yenisi eklenince göğsüm de sıkışmaya başladı tekrardan. Kafeteryadaki kalabalığı fark ettiğim an istemsizce duraksamıştım. Sadece on adım atmam yeterliydi su almak için. Oturanların ayağına takılıp düşersem ne yapacaktım? Hayır, hayır boş ver suyu. En iyisi geri dönmek. Düşüncelerimi harekete geçirerek hızla kafeteryadan çıksam da artık geç kaldığımı anladım. Defalarca yaşamama rağmen her seferinde bana farklı şekilde işkence eden panik atağa davetiye çıkarmıştım. Kendimi binanın dışına attığımda nefesim boğazıma dizilmişti adeta. Çimlerde oturarak gökyüzüne baktım. Ne zaman panik atak geçirsem gökyüzüne bakmak iyi gelirdi bana.
Zaman aralığını kaybetsem de en fazla yarım saat sürdüğünü bildiğim için ne kadar süredir çimlerde oturarak gökyüzüne baktığımı biliyordum. Elimle gözyaşlarımı silince işkence süremin bittiğini göğsümün üzerindeki ağırlıktan kurtulmamla anlamıştım. Bütün bunlar için kimi suçlamalıydım? On dört yaşımda hayatımı mahveden yaşıtlarıma borçluydum bu 'hastalıkları'. Fakat hiçbirisine 'teşekkür' etme fırsatım olmamıştı. Kim için savaş verdiğimi de bilmiyordum. Bir sabah uyanıyordum ve bu korkunç anıları yaşama olasılığına kendimi hazırlıyordum. Artık bir anlam göremiyordum. Mücadelenin sonunda kazanacak bir şey bulamadığım gibi. Belki de pes etmek bize dedikleri kadar kötü değildi. Kim bilir?
※
"Sessizsin bugün?"
Kafamı ağır ağır sağa çevirerek yanımda oturan ve bir saniye bile yerinde duramayan Hazel'e baktım. "Kürsüde biri varken konuşmamız yasak olduğu için sessizim," tekrar dikkatimi ağlayarak bir şeyler itiraf eden kadına yönelttim. Aslında kadını dinlemiyordum her ne kadar dışarıdan öyle görünsem de. Kafamın içinde durmadan dönen düşüncelere kapılıp gitmiştim. "Ella, bak ne aldım? Bayılacaksın sen de." Susmamaya yemin etmiş Hazel kolumdan dürtüp dururken sabırlı olmaya çalışarak gösterdiği şeye baktım. Gözlerim yerinden çıkarcasına büyüdüğünde kimsenin görmemesi için hemen saklamaya çalıştım telaşlı bir şekilde. "Sen çıldırdın mı? Aldığın bıçağı terapide sergilemek de neyin nesi? Louisa görürse günlerimizi yakar." Hazel'in elinde tuttuğu çakıyı kimse görmeden cebine soktuğumda alnımdan soğuk terler akmaya başlamıştı.
Tedavi sürecinde katılmaya zorunlu olduğumuz terapiler, kuralları çiğnediğimiz zaman sıfırlanıyordu. Saldırganlığı yüzünden tedavi gören Hazel'in bıçak taşıdığı öğrenilirse başımız ciddi belaya girecekti. Çünkü onun en yakın arkadaşıydım. "Kimse görmedi sakin ol. Amma telaş yaptın sen de. Louisa hanımın tek derdi bizi buraya dikmek sadece. Bunun dışındaki hayatımızla ilgilendiği yok ki." kendi kendine konuşan Hazel diğer insanları rahatsız ediyordu her ne kadar umurunda olmasa bile. Önümüzde oturan çocuk geriye dönerek "şş" diyerek bizi uyardı. Karşılığındaysa Hazel sandalyesine tekme atarak çocuğa 'gününü gösterdi'. Kafamı iki yana salladım artık bu durumdan da sıkıldığım için. Her hafta aynı şey, her gün aynı acı. Ve değişmek bilmeyen sıkıcı rutin.
Oturum bittiğinde yerlerimizden kalkarak çıkışa doğru ilerledik. Yanımda nefes almadan konuşan Hazel'in ne dediğiyle ilgilenmiyordum. Benim kafam daha çok akşam yaşanılacak olaydaydı. Her şeye son verme fikri hiç bu kadar cazip gelmemişti daha önce. Sık sık düşündüğüm bir şeydi fakat eyleme dökmeyi ilk kez beynimde döndürüyordum.
"Ella!" İsmimi duyduğumda irkilerek etrafıma bakındım. Sanki kafamın içindekileri duymuşlar gibi paniğe kapılmıştım. "Louisa Hanım sana sesleniyor. Ben kaçıyorum, üzerimi ararsa biterim." Hızla ortadan kaybolan Hazel'in ardından bir kenarda beni bekleyen Louisa hanımın yanına gittim. Kendisi bizim doktorumuz aynı zamanda grup terapilerinin ve etkinliklerin başkanıydı. Buradaki insan sayısı ne kadar fazla olursa olsun herkesi dakik bir şekilde tanıma yeteneğine sahipti kendisi.
"Sizi dinliyorum." Soğuk tavrıma karşılık içtenlikle gülümsese de bakışlarında yansıyan tedirginliği fark etmiştim. Eliyle omzumu sıvazladı konuşmadan önce. "Nasılsın diye soracağım ama yine aynı cevabı alacağım için sormuyorum. Bugün zor muydu yine?" 'Zor' kelimesinden kastı panik atak geçirip geçirmediğimdi. Kendine özgü bir tarzı vardı kadının.
"Evet, Louisa Hanım. Her terapi sonrası aynı sorular sormanız artık komiğime geliyor. Çünkü ne kadar monoton bir hayat sürdürdüğümü fark ediyorum sayenizde." Kadın dikkatle gözlerimin içine bakıyordu bir şeyler anlamış gibi. Her zamanki halimdi kafamın içindeki düşünceleri saymazsak. Anlamış olması imkansızdı. "Senden bir ricada bulunacağım", diyerek çantasından çıkardığı küçük bir kâğıt parçasını avucuma bıraktı. Ne olduğunu anlamak için kâğıtta yazılanları okudum. Bir adresti.
"Bu adrese git ve karşına çıkan kişiye benim ismimi ver. O her şeyi ayarlayacak."
Kaşlarım çatıldı bir anda neyin içine düştüğümü bilmediğim için. "A-ama," tam da ne olduğunu soracaktım ki lafımı ağzıma tıktı. "Buradan çıktıktan sonra mutlaka oraya git. Haftaya görüşmek üzere." Hızla yanımdan uzaklaşınca peşinden ismini seslendim fakat dönüp bakmadı. Güzel(!) Şimdi işim uzamıştı. Dışarı çıktığımda Hazel el salladı onu görmem için. Kısa boylu olduğu için kalabalıkta onu bulmam zorlaşıyordu. "Bir işim çıktı da benim, bensiz yürüyeceksin bugün." Dediğimde yüzü asılmıştı. "Tamam, bu seferlik öyle olsun bakalım. Bıçağımın özelliklerini yarın gösteririm." Hafif tebessüm ettim onun bu haline. Korkunç yanının arkasında sakladığı çocuksu tavrını görebiliyordum. Zamanında aldığı yaralar onu çevresine tehlike sayılacak duruma getirmişti. Bensiz nasıl yapacaktı bilmiyorum ama bir yolunu bulacağından emindim.
Hiç tarzım olmasa da kollarımı boynuna sararak sıkıca onu kendime çektim. Sarılmanın ardından geri çekildiğimde neye uğradığını şaşırmıştı. "Ayarlarını kim bozdu senin? Suratının ortasına yumruğu yediğin zaman geri gelecek ayarların." Gülerek yanından ayrıldığımda hala tehditlerine devam ediyordu. Elimi cebime atarak yazılan adrese baktım. Buradan uzaktı ama otobüse binmeyecektim. İkinci bir panik atak yaşamaya niyetim yoktu. Uzun yürüyüşün sonunda yabancısı olduğum sokaklara girdiğimde kaşlarımı çatarak çevreyi incelemeye koyuldum. Bayan Louisa işimi kolaylaştırmaya çalışıyordu galiba. Bu tenha ve tekin olmayan yerde başıma gelecekler belliydi çünkü. Uçuk dökük evlerin arasında ilerlerken kâğıtta yazan adresi bulmam imkansızlaşmıştı. Çünkü sokak adı yazılan tabela bile yoktu. Yine de yaklaştığımı hissediyordum.
Pes ederek çöp konteynırını kurcalayan adama yaklaştım etrafta başka kimseleri bulamadığım için. "Affedersiniz, bakar mısınız?" Adam ani bir dönüş yapınca istemsizce geriledim. Evsiz birisi olduğu her halinden belli oluyordu. "Ne istiyorsun?" Ters konuşma tarzını duymazlıktan gelerek elimdeki kâğıdı ona gösterdim. "Bu adresi arıyorum da." Adam bir kâğıda bir de bana bakarak "okuma yazmam yok benim. Başka birini bul," dedi ve arkasını dönerek uzaklaştı. Yerimde dikilmiş olayın şokundan çıkmaya çalışıyordum. Kadın şaka gibi kiminle görüşeceğimi bile söylememişti. Ne diye geldim ki ben buraya? Yine göğsüm sıkışmaya başlamıştı.
Hem buraya kadar gelmem bile aptalcaydı. Bu akşam için her şeyi planladıysam yarının sorumluluğunu neden üstleniyordum ki? Çantamdan ilacımı çıkardım fakat sabah otobüsteki gibi içmekten vazgeçtim sonradan. Hiçbir işe yaradıkları yok zaten. İlacın kapağını açarak çöp konteynırına boşalttığım zaman sahip olduğum son umudu da çöpe atıyor gibiydim. Kenar konteynıra bakmaya gelen bir evsiz sinirli halime kaşlarını çatmıştı. Ters bakışlarla cevap verdim. "İster miydin?" elimdeki ilaç şişesini havada salladım görmesi için. Adam istifini bile bozmadan "istemez, bağımlılık yapıyor," diyerek çöpten çıkardığı kâğıt parçalarını el arabasına atmaya başladı.
"Nereyi arıyordun?" Yüzüme bile bakmadan sorduğu soruya burnumu çekerek "okuma yazman var mı?" şeklinde cevapladım. Neyime güvenerek burada cesaret gösterisi sergilediğimi bilmiyordum. Ellerini çırparak yanıma gelen adama baktığımda o kadar da yaşlı olmadığını fark etmiştim. Elimden sıktığım kâğıdı alarak göz hizasına getirdi. Kafasına çektiği kapüşonundan yüzünü tam göremesem de bir şeye takılıp kalmıştı. "Seni Bayan Louisa mı gönderdi?" Gözlerim ardına kadar açılınca "e-evet" diye kekeledim. "Sen onu tanıyor musun?" Diye saçma bir soru yöneltmiştim. Adını bildiğine göre tanıyordu demek ki.
"Evet, adreste aradığın kişi de ben oluyorum."
İşte bunu beklemiyordum. Bayan Louisa'nın ne yapmaya çalıştığından habersizdim fakat beni evsiz birinin yanına gönderdiğine bakılırsa aklından bir şeyler geçtiği kesindi.
※