---
KARAN'DAN
Baran'ın kan davası için evlendiğini duyduğumda inanamamıştım. Baran bunu asla yapacak biri değildi. Belki de, dedim. O esnada Kudret Hala'mın sesiyle ona döndüm. Arka bahçede oturmuştuk, ikimizdik.
"Bak oğul, Baran ve Arin'ın meselesine el atmalıyız," dedi.
"Neye el atacağız hala? Bu zoraki bir evlilik. Baran neden kabul etti? Artık onu tanımıyorum."
"Elbet onun da vardır bir bildiği. Ama böyle olmaz. Baran, Arin'ı sevmeli. Arin de Baran'ı..." dediğinde güldüm.
"Yapma hala. Baran yirmi sekiz yaşında. O kız on sekiz. Ya vardır yada yoktu" dedim öfkeyle.
"Ama onlar evli. Eğer Baran o kızı sevmese, başkasını sevip evlense, olan o kıza olacak, oğul. Ne yap et, Baran sevsin o kızı. Arin çok güzel bir kız ve çok akıllı. Baran'ın içindeki yangına bir tek Arin iyi gelir. Ondaki merhameti gördüm. Berat'a nasıl iyi geldiğini görmedin mi? Baran'a da iyi gelecek. Hepiniz Baran'ı suçluyorsunuz, ama unutmayın, hepiniz Baran'ı ortada bıraktınız. Şimdi dönüp ona kötü diyemezsiniz," dedi.
Halam haklıydı. Ama nasıl olacaktı?
ARİN'DAN
Viyan beni aramıştı. Yine beni ikna etmeye çalışımıştı. "Keşke Viyan, senin kadar cesaretim olsaydı, ama yapamam," demiştim ve kapatmıştım. Karan ve Kudret Hala'ya çay götürecektim ama Kudret Hala'nın sözleriyle olduğum yerde kaldım.
"Baran'ın içindeki yangına bir tek Arın iyi gelecek," demişti.
Bu da ne oluyordu? Derin bir nefes çektim ve çayı onlara verip geri çekildim.
Serhat beni görünce, "Yenge," dedi.
"Buyur Serhat," dedim.
"Geçen gelen kız..." dedi ama sustu. "Teyzem mi?" dedim.
"Evet," dedi ama sesi kısılmıştı.
"Ne oldu?" dedim merakla.
"Yenge... ben galiba aşık oldum," dedi.
"Ne?" dedim, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek.
Serhat başını yere eğdi. Güldüm. "Olamaz Serhat, Viyan deli" dedim. Yanından geçecektim ki, "Yapma yenge! Onu ilk gördüğümde tutuldum ve aklımdan çıkmıyor," dedi.
Bu kadar kolay mıydı ya, birine aşık olmak? "Olmaz Serhat," dedim ve yanından geçtim.
Viyan deliydi, gerçekten. Ama hayal edemeden de duramadım. Bunlar evlense... Serhat değil, Viyan, Serhat'in çocuk doğurmasını. İsterdi Hayali beni güldürdü , tam o anda birden Baran'a çarptım ve düşecekken Baran beni tuttu.
Göz göze geldik ve Kudret Hala'nın sözleri kulaklarımda çınladı. Ve birden Baran'ın beni bırakmasıyla yere düştüm. Canım acımıştı ve öfkeyle, "Ayı!" dedim. "Madem bırakacaktın, neden tutuyorsun ki?"
Baran gülerek, "Artık nereye daldıysan, seni kendine getirmek istedim," dedi.
Gerçek anlamda çok sabırlıydim ama bu adam sabrımla oynuyordu.
Baran yanımdan geçerken, "Kazık kadar adam ama çocuk gibi ya," diyerek yerden kalktım ve mutfağa geçtim.
Deniz Abla'yı gördüm. Jinda için çorba yapıyordu. Yardım etmek istedim ama izin vermedi. Çorbayı Nare Abla'ya verdi, bana dönerek, "Nare Abla Jinda'yı doyursun. Seninle biraz sohbet edelim," dedi.
Ve avluya geçtik. Havadan sudan konuştuk. Deniz Abla, "Biliyor musun, Baran'la biz liseden arkadaşız," dediğinde şaşırdım.
"Karan'la Baran sayesinde tanıştık," dedi gülümseyerek, sanki geçmişe gitmiş gibiydi.
"Liseyi ben Ankara'da okuyordum. O zaman Baran da oraya gelmişti. Ben okulda çok zor zorbalanıyordum, çok sessizdim o zamanlar. Ama Baran bunu fark ettiğinde, beni okuldaki çocuklara karşı savundu. Hep bana bir abi gibiydi. Evet, normalde biz yaşıttık ama genel olarak hep beni abi gibi koruyordu. çok yakın arkadaştık. Bir gün, 'İşte abim gelecek, sen onunla tanıştırmak istiyorum,' dedi. Karan'ı ilk gördüğümde ona tutuldum, biliyor musun Arin? Karan o kadar farklı gelmişti ki bana, ama bunu anlatamadım. Meğerse Karan da beni ilk gördüğünde aynı duyguları yaşamış. Bir süre çok iyi üç arkadaş olduk. Zamanla, işte Karan bana duygularını açtığında, ben de ona açtım. Ve bizi en çok destekleyen de Baran'dı. Çünkü ne benim ailem ne de Karan'ın ailesi istemiyordu. Hem kültür farkı hem de mesafe vardı arada. Ama Baran, her şeye rağmen bize çok destek oldu, hep arkamızda durdu. Ama biz Baran'ı tek başına bıraktık. Baran hep okumak istiyordu, çok başarılıydı derslerinde. Ve istediği üniversiteyi de tutturdu. Ama o zaman... O zaman Ahmet Ağa daha bu işlerin başındaydı. Sonra, yani işte bu işler Boran abiye geçecekti. Ama Boran Abi o zaman Ela'yı çok seviyordu. Ela'yı kaçırdığında, Ahmet Ağa artık Boran'a güvenemedi. 've Boran abiye , ağalığı sana devredeceğim ama sen kız kaçırdın, hem de düşman aileden,' dedi. Sonra Karan'ı dedi. Ama Karan hep bu işlerden çok çok uzaktı. Ki o zaman Keje Hanım da beni hiç istemiyordu. Karan da bunu bildiği için beni aldı, işte bizde İstanbul'a yerleştik. Zaten Berat da hastaydı. Ortada bir tek Baran kaldı. Berat'ın hastalığından, geçirdiği kazadan sonra zaten bütün aile dağıldı. Aileyi tek ayakta tutan kişi Baran'dı. Biz de Barana arkamızı döndük. Yani, belki şu an Baran sana çok kötü geliyordur, ama Baran öyle biri değil. Baran çok iyi biriydi. Baran da bu töre işlerinden hep uzaktı. O okuyup doktor olmak istiyordu. Ki kazandı da, istediği üniversiteyi kazandı. Çok zor bir puan gerektiriyordu ama Baran çok başarılıydı. Ama o zaman Ahmet ağ, bütün sorumluluğu, yaşı genç olmasına rağmen Baran'ın üstüne verdi. Baran, sorumluluğu taşımak zorunda kaldı. Dediğim gibi, Berat'tan sonra zaten herkes bir yana dağıldı, yapbozun parçaları gibi herkes bir yana gotti. Baran'ı bıraktık. Yani demek istediğim şey, Baran evet dışarıdan sert, kaba gözüküyor ama aslında öyle değil. Zamanla böyle oldu."
Deniz Abla'dan duyduğum şeyler beni şoka uğratmıştı. Nasıl yani? Baran, Karan Abi ve Deniz Abla zamanında en yakın arkadaşlar mıydı? Ama şimdi öyle değildi. Karan Abi ile Baran aynı ortamda bile doğru düzgün oturmuyordu. Beni gerçekten şaşırtmıştı.
"Berat'ın kazası bütün aileyi dağıtmış," demişlerdi. Evet, Berat'ın kaza geçirdiğini biliyordum ama neden, nasıl bir kaza geçirdiğini bilmiyordum. Neden Ahmet Ağa bütün sorumluluğu Baran'a vermişti?
Kafam allak bullak olmuştu ki Deniz Abla neden bana Baran'ın iyi biri olduğunu söylüyordu ki? Onu da anlamıyordum. Kudret Hala'nın söylediği sözleri, hepsini düşündükçe aklım allak bullak oluyordu. Baran'ın bana söyledikleri, babamın oyunu... Ben nasıl bir şeyin içine düşmüştüm? Çözemiyordum.
***
---
Deniz Abla'yla sohbet ederken Kudret Hala ve Keje Hanım da geldi. Keje Hanım hâlâ Deniz Abla'yı sevmiyordu, bu her halinden belliydi. Ama beni hiç sevmiyordu. Kudret Hala, "Cemşit aradı ,beni. Kızının kınası var, burada olduğumuzu duymuş, bizi de davet etti," diyerek bize döndü. "Gelinler, siz de geliyorsunuz. Kına yarın akşam. Hele takın takıştırın da Şahmeran gelinleri olduğunuzu gösterin," dedi.
Keje Hanım pek memnun olmasa da, "dosta düşmana karşı" olunca ses etmiyordu. Bizi sevmese de insanlara karşı bunu belli etmek istemiyordu.
O esnada Karan Abi ve Baran da geldi. Kudret Hanım, "Hele kârılarınızı çarşıya çıkarın da, yarın için alışveriş yapsınlar," dedi.
Karan Abi, "Hayırdır hala, yarın ne var?" dediğinde, Kudret Hala, "Yarın Cemşit'in ortanca kızının kınası var. Bizim de burada olduğumuzu duyunca çağırmış. Siz de geleceksiniz," dedi.
Karan Abi "Tamam," dediğinde Baran, "Ben gelmiyorum," dedi.
Ama Kudret Hala, "Ben 'geleceksiniz' dedim, Baran," dediğinde Baran, "Ama hala..." diyecekti ki Kudret Hala elini kaldırarak, "Haydi, kârılarınızı çarşıya götürün," dedi.
Baran dum ki: "Arin'e hiç altın alınmadı. Yarın kınaya gidecek ve Şahmeranların gelini altınsız mı gidecek?" dediğinde, "Ama hala..." dedim.
Kudret Hala, "Sen sus gelin," dedi. "Götür onu Mehmet Usta'ya. Benim adıma da bir şey hediye etsin, ben sonra parasını halledeceğim," dedi.
Keje Hanım öfkeyle, "Altın da olmasa olmaz," dediğinde, Kudret Hala, "Niye Keje? Bu yaşta da altınsız gitmezsin bir yere," dedi.
Baran öfkeyle kalktı. Karan Abi Baran'a dönerek, "Hiç kaçma , ben ancak karımı götürürüm, sen de kârını götür, Baran Efendi," dediğinde Karan Abi'ye baktım ama Karan Abi bana gözlerini kırptı.
Baran öfkeyle, "Arabadayım," dedi.
Kudret Hala, "Hadi gelin, yukarı çık hazırlanın," dedi.
Biliyordum ki itiraz etmek gibi bir lüksüm yoktu. Ama o ayıyla bir yere gitmek... Ne bileyim, dedim. Yukarı çıkıp kırmızı, hafif göğüs dekoltesi olan, dizimin üstünde duran şifon elbisemi giydim. Çok kıyafetim yoktu, ama bu çok güzeldi. Saçlarımı açık bıraktım ve ne olur olmaz diye yanıma toka aldım, rahatsız olursam bağlarım diye. Ve yüzümde gülümseme kocaman bir gülümseme oldu ."Dağ ayısı," dedim ve çantamda duran esansı çıkartıp bolca sürdüm. "Sen ne anlarsın, zevksiz," neredeyse şişeyi üstüme boşaltacaktım. Fazla olmuştu ama sonuçta çok da ağır değildi kokusu.
Yüzümde ki vatan gülüşüyle aşağı indim ve arabaya binen Deniz Abla'yı gördüm. Yanına gidip, "Abla, ben de sizinle geleyim," dedim ama Deniz Abla soruma cevap vermedi ve, "Arin, sen hangi parfümü kullanıyorsun? dedi.
"Neden?" dedim merakla.
"Çok güzel. Bayıldım," dediğinde gülümsedim ve boş boğazlık yaparak, "Baran Efendi de iğrenç dedi abla," dedim.
Deniz Abla gülerek, imalı bir bakış attı. "Allah Allah. Baran gül kokusunu çok sever," dediğinde öylece kaldım. Evet, ve bu esans Isparta gülünden yapılırdı.
Deniz Abla, "Ve kırmızı çok yakışmış," dedi imalı bir sesle. Ama anlamadım ne dediğini.
"Ben de sizinle geleyim abla," dedim ama tam o anda Karan Abi elini omzuma atıp, "Ama olmaz abicim. Hem eşimle vakit geçireceğim," dedi.
El mahkum Baran'ın arabasına doğru gidip durdum.Binmeden de "Ya sabır" çektim. Arabaya bindiğimizde Baran gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Sonra gözlerini açarak arabayı çalıştırıp hızlı sürdü.
"Yavaş," dedim çünkü hızdan korkardım.
Ama o daha da hızlı sürdü ve arabanın camını açtı. "Sana demedim mi o lanet kokuyu sürme diye!" Ama cevap vermedim.
"Ve bu ne?" dedi.
"Ne ne?"
"Başka kıyafetin yokmu?" dediğinde içimden "Sana ne?" dedim ama bir şey demedim.
Elini sertçe direksiyona vurdu ve o kadar hızlı sürmüştü ki midem bulanmıştı. Ve galiba esansı abartmıştım, ondan da olabilir. Araba sert bir şekilde durduğunda geldiğimizi anladık.
"İn," dedi. İndim, o da indi ve kuyumcuya girdik.
Baran sert bir sesle genç adama dönüp, "Mehmet Usta nerede?" dedi.
Adam, "Mehmet Abi yok," dediğinde Baran, "Kemer, set ve bilezik çıkar," dedi.
Adam Baran'ın istediklerini vitrine koydu. Baran hiç sormadan birkaç tane aldı ve beni şaşırtan bir hareketle istediği altın kemer ve setleri göstererek, "Şunlardan iki tane seç ben zaten diğerlerini seçtim," dedi.
"Nasıl ya? Hepsin mi alacaktım?"
"Hadi!" dedi öfkeyle.
Adam bana dönerek, önünde duran gümüş renkli taş işlemeli kemeri çıkarttı ve gülümseyerek, "Size çok yakışacak," dediğinde Baran öfkeyle adama bir bakış attı. "Bu ne saçma bir şey?" diyerek sade gümüş bir kemer gösterdi. Ama adamın gösterdiği daha güzeldi.
Nedense Baran bana "Seç," demişti ama kendisi seçmişti. Ben de ince olan Altın kemeri seçmiştim .
Baran adama, "İki gün sonra parayı getireceğim," dedi ve beklemediğim bir hareket sergileyerek elimi tutup beni kuyumcudan çıkarttı. Çekmek istedim ama hem çok sert tutmuştu hem de öfkeliydi, cesaret edemedim.
Kapımı açtığında bindim, o da oturduğunda arabayı sürdü ve büyük bir mağazanın önünde durdu. Bana dönerek, "Halam yarın yöresel giysin ," dedi.
Aslında bir çok yöresel elbisem vardı ama annem onları göndermemişti.
"Ve şu üstüne başına da çeki düzen ver," dediğinde, "Ne var üstümde?" dedim.
"Ben de onu diyorum. Bir şey yok ki" diyerek mağazadan içeri girdi, Allah'ım sabır ver bena diyerek ben de girdim. Renk renk işlemeli yöreseller vardı ama gözüme siyah ve kırmızı yöreseller çarptı. Elim kırmızıya attığımda Baran sert bir sesle, "Kırmızı olmaz. Siyah," dedi. Ayı " diye mırıldandım. Siyahı deneme gereği duymadım, bedenimi aldım. Ve Baran birkaç elbise daha seçti.
Onları da ödemek için kasaya gittik. Baran'a telefon gelince dışarı çıktı. Kadın çalışana döndüm. "Ya, ben fikrimi değiştirdim. Kırmızı yöreseli alacağım," dedim.
İnat inat değil miydi? Baran gelmeden karın gelse iyi olurdu. Bir kaç saniye sonra Kadın, elindeki kırmızı yöreseli getirdiğinde Baran da kapıdan girdi. Kadının elindeki yöreseli hızla alıp poşete attığımda kadın bana deliymişim gibi baktı, ama umurumda değildi. Allah'tan Baran görmedi. Parayı ödeyip çıktık.