Gözlerimi yüzüme değen ışıkla açtım. Tüm bedenim ağrıyordu. Yavaşça doğrulduğumda, Baran'ın hâlâ uyuduğunu gördüm. Duvardaki saate baktığımda, saat sabahın beşiydi. Erken kalkmayı asla sevmezdim, ama artık uykuyu da sevmiyordum. Eskiden uyursam her şey geçer diye düşünürdüm, ama şimdi uykumda bile kabuslar görüyordum.
Baran kıpırdadı ama uyanmadı. Sırt üstü uzandığında, üstündeki yorganı çekti ve göğsünü gördüm. Kızarmıştı ve su toplamıştı. Yüzünden acı çektiği belliydi.
Koltuktan kalkıp yavaşça odadan çıktım ve mutfağa indim. Ocağa su koydum ve kahvaltıyı hazırlamaya başladım. Kaynayan suyun altını kapatıp çayı demledim ve bir bardak çay doldurdum.
Mutfağa giren Nare Abla, "Gelin hanım, her şeyi hazır etmişsin. Uyuya kalmışım," dedi.
"Sorun değil abla. Gel, çay içelim," dedim. Nare Abla da bir bardak çay doldurup yanıma oturdu. Aç karnına çay içmeyi severdim. Çayı içerken aklım Baran'daydı. Kötü yanmıştı.
Mutfakta duran küçük tüpü aldım. Yanığa çok iyi gelen bir yağ vardı, onu hazırlayacaktım.
Nare Abla bana şaşkın şaşkın bakarak, "Ne yapacaksın gelin hanım?" dediğinde,
"Bir yağ hazırlayacağım. Yanıklar için çok iyi. Ama çok koku çıkacak, arka bahçede hazırlayacağım."
Nare Abla, "Ah, gelin hanım... Baran Ağa sana bu kadar kötü davranıyor, ama sen onun için uğraşıyorsun," dedi.
"Onlar kötü olabilir abla. Zaten yadırgamıyorum; sonuçta abim yüzünden abisini kaybetti. Ben kötü olursam, elime ne geçecek ki?" diyerek mutfaktan çıkıp arka bahçeye gittim. Tüpü yakıp tavaya gereken malzemeleri atıp karıştırdım. Tavanın içindekiler yandıkça dibinde yağ birikti. Yağı süzüp küçük bir kavanoza doldurdum, tüpün altını kapatıp kavanozu alıp Baran'ın odasına çıktım.
Kapıyı yavaşça açtım ama Baran yatakta değildi. Banyodan gelen sesle orada olduğunu anladım. Birkaç dakika sonra banyonun kapısı açıldı, Baran içerden çıktı. Üstü çıplaktı, altında siyah bir eşofman vardı. Öfkeyle bana baktığında, birkaç adım atıp onun önünde durdum ve elimdeki kavanozu ona doğru uzattım.
"Bunu yarana sür. Geçer," dedim. Başta şaşırsa da, sert bir sesle, "İstemiyorum," diyerek yanımdan geçti.
Kenarda duran masanın üzerine koyup, "Sen bilirsin," dedim ve odadan çıktım.
Aşağı indiğimde, Nare Abla sofrayı sermişti. Kudret Hanım, Keje Hanım, Ahmet Ağa sofraya oturmuştu. Sonra diğerleri de geldi. Birlikte sofraya geçtik. Ahmet Ağa sofradan kalkıp dışarı çıktı ve diğerleri de çıktığında, ben de sofradan kalkıp mutfağa geçtim, Berat için bir şeyler hazırlıyordum.
Nare Abla, "Bu gün Berat'ın doktoru gelecek," dedi.
"Niye evde?" diye sordum. "Berat neden hastaneye gitmiyor?"
Nare Abla, "O , kazadan sonra... Berat hiç dışarı çıkamadı. Bu yüzden tedavisi evde oluyor," dediğinde şaşırdım.
"Ne yani? Altı yıldır hiç dışarı çıkmadı mı?"
Nare Abla üzgün bir ifadeyle, "Hayır," dedi.
Tepsiyi alıp yukarı çıktım. Berat kahvaltı yaptıktan sonra, odaya bir adam girdi. Bu doktor olmalıydı. Çantasını kenara bırakarak Berat'la sohbet etti.
"Aslında bunu iki haftada bir yapsak daha iyi olur," dedi.
Ama Berat tepki vermedi.
Doktor, "Ben yine de bunu size hep söyleyeceğim, Berat Bey," diyerek Berat'ı hareket yaptırmaya başladı. Neredeyse bir saat kaldıktan sonra gitmek için çantasını topladı. Onunla birlikte odadan dışarı çıktım.
"Doktor bey," dedim.
"Buyurun," diyen doktora, "İki haftada bir dediniz. İçerde Berat tedaviyi sık yaparsa iyileşir mi?" dedim.
"Evet. Belden aşağısı için çok umut olmasa da, ellerini daha fazla kullanabilir ve daha rahat konuşur, yemek yer," dediğinde teşekkür edip doktoru geçirdim.
İçeri girip Berat'a, "Neden kabul etmiyorsun?" dedim ama Berat cevap vermedi.
Bende üstüne gitmedim.
Keje Hanım, Kudret Hanım ve Dilan, Serhat için kız bakmaya gitmişti ve evde kimse yoktu.
Aklıma gelen şeyle, odanın kenarında duran tekerlekli sandalyeyi odanın ortasına çektim.
"Hadi," dedim.
Berat anlamaz gözlerle baktı.
"Hadi, bin. Gidiyoruz."
Berat, "Hayır," anlamında çatık kaşlarla bana baktı. Üzerindeki pikeyi çektim ve ayaklarını aşağıya doğru bıraktım. Berat hayır dedi.ama onu dinlemedim.
"Hadi," dedim. "Avluya çıkacağız."
Berat'ın belinden tutup, "Bana yardım et," dedim. Berat kendini geriye çekse de, "Bekle," diyerek odadan çıktım. Serhat evdeydi, gitmemişti. Serhat'ın odasına gidip bana yardım etmesini söyledim.
"Hazır kimse yoktu. Tam vaktiydi." Serhat bunun iyi bir fikir olmadığını söylese de dinlemedim. Birlikte odaya gittik.
Kocaman gülümseyerek, "Benden kaçış yok, Berat Efendi," diyerek Serhat'a, "Hadi," dedim.
Berat "Hayır," dese de Serhat'a, "Lütfen," dedim.
Serhat Berat'ı sandalyeye oturttuğunda, "Şimdi aşağı indireceğiz," dedim. Ve zor da olsa indirmiştik. Şükür ki avluda kimse yoktu.
Serhat, "Başına bela alacaksın yenge," dese de dinlemedim ve dışarı çıktım.
Berat bana çok kızmıştı ve artık hiç konuşmuyordu. Biraz gittikten sonra durdum ve Berat'ın karşısına geçip,
"Hayat herkes için zor. Herkesin bir acısı, bir hikayesi var, Berat. Ama bak, yaşıyoruz. Ve ne olursa olsun, bize verilen hayatın kıymetini bilmeliyiz," dediğimde, Berat öfkeyle,
"Yürüyemiyorum. Düzgün konuşamıyorum bile!"
"Bu büyük acı," dedi. gülümseyerek. "Bak, dışarıdayız. Şu havayı içine çek," diyerek sandalyeyi tutarak etrafımda dönmeye başladım.
"Sen delisin," dedi
"Bence sen delisin çünkü bu güzelliğin farkında değilsin ama farkına varacaksın," diyerek durdum ve tekrar tekerlekli sandalyeyi itip yola devam ettik .
"Seni çok güzel bir yere götüreceğim. Neyse ki buraya çok uzak değil," diyerek yürümeye devam ettim. Berat hâlâ bana öfkeliydi ve konuşmuyordu.
Çokça yürümüştük ve yorulmuştum. Aslında Berat'ı ,Balıklı Göl'e götürecektim ama yolda, sanki hayatlarında hiç engelli olan birini görmemiş gibi bakan insanlar, Berat'ı bakışlarıyla ve sözleriyle üzmüştü. Bunun kötü bir fikir olduğunu düşünüp vazgeçecektim ki, sonrasında 'hayır' dedim. Bu Berat için önemliydi; kendisiyle barışmalıydı. Ve Balıklı Göl'e götürmekten vazgeçtim, daha sakin bir yer aradım. Ve aklıma, küçükken teyzemle geldiğimiz bir yer vardı, hatırlamaya çalıştım ve yavaşça yolu bulmaya çalıştım. Sonunda bulmuştum.
Sevinçle, "Biliyor musun Berat, buraya küçükken teyzemle gelmiştik," dedim. "Umarım kapısı açıktır," dedim.
Berat'ı birkaç adım geride bırakıp, ahşap, eski kapıya doğru gittim ve ittim. Kapı açıktı. İçeriye girince, kocaman bir bahçe karşıladı beni. Kapıyı tutması için kenardan küçük bir taş alıp kapının önüne yerleştirdim ve geri gidip Berat'la beraber içeri girdik. Bahçe bakımsızdı ama doğal güzelliğiyle nefes kesen bir "gizli cennet" gibiydi. Etrafı eski taş duvarlarla çevriliydi. Ortasında, yarısı kurumuş ama direnen bir elma ağacı vardı. Dallarında yeni yeni kıpkırmızılaşan elmalar asılıydı. Hemen yanından, topraktan fışkıran küçük bir kaynak suyu, dingin bir gölet oluşturmuş, üzerine sararmış yapraklar düşmüştü. Suyun sesi, avlunun tüm gerginliğini alıp götürüyordu.
Berat'ı, göletin kenarındaki düz bir taşın yanına getirdim. Sandalyeyi durdurdum. O, önce etrafa şaşkınlıkla baktı. Gözleri, sudaki yansımalara, elma ağacına, taş duvardaki sarmaşıklara kaydı. Yıllardır görmediği, belki de hiç hatırlamadığı bir dünya vardı karşısında.
"Burası neresi?" diye fısıldadı, sesi rüzgarda uçup gidecek kadar cılız.
"Bilmiyorum," dedim samimiyetle. "Küçükken bir kere gördüm. Ama hep aklımdaydı. O zaman geldiğimizde kapısı aralıktı. Kimse yoktu. Ama galiba bir sahibi var," dedim.
Berat, "İzinsiz girdik," dedi.
"Evet. Ama kimseye zarar vermiyoruz. Sadece... nefes alıyoruz," dedim ve yere, taşın üzerine çömelip, göletteki suya uzandım. Avucuma biraz su aldım. Serin ve berraktı. Yüzüme sürdüm. Sonra avcumu Berat'a doğru uzattım.
"İster misin?"
Baktı. Sonra yavaşça, "Evet," dedi. Avucumdaki suyu ona doğru uzattım ve avcumdaki suya değdirdi parmaklarını. Suyun temasıyla hafifçe irkildi. Belki de yıllardır doğal bir şeye bu kadar yakın değildi.
"Neden?" diye sordu, gözleri hâlâ suda.
"Neden ne?"
"Neden beni buraya getirdin?"
"Çünkü sen de bu dünyanın bir parçasısın, Berat. Sadece o odanın değil. Güneş senin için de doğuyor. Bu su senin için de akıyor. Bunu görmeni istedim."
Uzun bir sessizlik oldu. Sadece suyun şırıltısı ve uzaktan gelen bir kuş sesi. Berat'ın yüzündeki katı ifade yavaş yavaş eriyordu. Gözleri doldu.
"Teşekkürler," dedi, zorlukla.
"Teşekkür etme. Sadece... hatırla. Dışarıda bir dünya olduğunu hatırla."
Tam o sırada, arka taraftan bir kapı gıcırtısı duyuldu. İkimiz de irkildik. Ya bir bekçi çıkarsa? Ya bizi kovarlarsa?
Ama gelen, yaşlı, bastonlu bir adamdı. Sakalları bembeyaz, yüzü derin çizgilerle doluydu. Bize baktı, şaşırmış gibi değildi. Sakin, hatta biraz hüzünlü bir ifadeyle.
"Kimsiniz gençler?" diye sordu, sesi yaprakların hışırtısı gibiydi.
"Özür dileriz," diye atıldım hemen. Biz...
"Sakin ol kızım," dedi adam, yavaşça yaklaştı. Gözleri Berat'a takıldı. Sandalyeyi, hastalığını gördü. Yüzündeki hüzün derinleşti.
"Demek... dışarı çıkmak istemişsiniz," diye mırıldandı, daha çok kendine.
"Siz burayı biliyor musunuz?" diye sordum.
"Bilmem mi? Bu bahçe... benim gençlik hatıram," diyerek yarısı kurumuş elma ağacına baktı. "Çok uzun zaman oldu. Ama kapıyı hep kilitlemem. Belki... birileri içeri sığınmak ister diye."
Berat'a doğru bir adım attı ve kocaman gülümsedi; yüzündeki çizgiler kendini ele veriyordu.
"Eğer rahatsız ettiysek gideriz," dedim.
"Gitmenize gerek yok," dedi yumuşak bir sesle. "Oturun. Dinlenin. Bu bahçe... sessizliği ve huzuru paylaşmak içindir."
Yaşlı adam, bir süre daha yanımızda durdu, sonra usulca, "Ben içerideyim. Çıkarken kapıyı çekin yeter," diyerek gözden kayboldu.
Berat'la yalnız kaldığımızda, birbirimize baktık. Bu beklenmedik karşılaşma, korkutucu değil, teselli edici olmuştu. Sanki bu gizli bahçe ve yaşlı adam, dışarıdaki acımasız dünyadan bir sığınak gibiydi.
"Geri dönmemiz gerekiyor," dedim.
Berat başını salladı, ama bu sefer isteksiz değildi. Gözleri bahçeye, elma ağacına son bir kez daha döndü. O an, yüzünde minnettarlık ve hafif bir huzur ifadesi vardı.
Yolda geri dönerken, Berat konuştu:
"Bir daha gelebilir miyiz?"
Sorusu, içimde bir sıcaklık yaydı.
"Tabii ki," dedim. "Geliriz."
Çok yorulmuştum ama Berat için değmişti ve sonunda eve varmıştık.
Avludan içeri girecektik ama kapının önü yüksekti ve bunu tek başıma yapamazdım. Berat'a dönerek, "Sen bekle burada. Serhat'ı çağırıp geleceğim," dedim ve içeri girdim. Karşımda panik haldeki Nare Abla ve yüzü asık Dilan'la karşılaştım.
"Neredeydiniz? Her yeri aradık!" diye çıkıştı Dilan. "Berat nerde, ne yaptın ona ?" Bana konuşma fırsatı vermeden tekrar öfkeyle, "Sen ne cüretle Berat'ı dışarı çıkarırsın? Abim seni gebertir!" diyerek, "Anne, gel! O uğursuz geldi!" diyerek Keje Hanım'ı çağırdı.
Öfkeyle bana doğru gelen Keje Hanım, konuşmama bile fırsat vermeden yüzüme tokat attı. Tekrar tokat atmaya çalıştığında, arkamdan bir el, Keje Hanım'ın elini havada yakaladı.
"Anne, dur!" diyen sese baktığımda, Baran'ın yaşlarında bir adam, Keje Hanım'ın elini havada tutmuştu.
Kolumu tutarak beni arkasına aldı ve "Ne yapıyorsun?" dedi.
Keje Hanım ağlamaklı bir sesle, "Karan," dedi. "Bu soysuz kardeşini götürmüş," diyerek bakışlarını bana çevirdi. "Nerde oğlum?" dediğinde,
"Dışarıda," dedim.
Dudağımdaki sızıyı umursamadım çünkü tokadını şiddetiyle kanamıştı.
Beni arkasına alan Karan Ağa öfkeyle, "Deniz, içeri girin," dediğinde, birkaç saniye sonra çok güzel ve genç bir kadın, Berat'la birlikte içeri girdi ve Berat'ın yanında ise küçük bir kız çocuğu vardı. Tam arkalarından ise Baran, Serhat ve Kudret Hanım da onlarla beraber girdi içeri.
Baran'nın,bakışları bir an beni bulsa da hemen geri çekti.
Karan Ağa öfkeyle, "Baran, böyle mi karına sahip çıkarsın!" dedi.
Baran öfkeyle, "O benim karım değil, Karan!"
Karan Ağa başını iki yana sallayarak, "Hiç değişmemişsiniz," dedi ve "Deniz, Berat'ı içeri götür," dedi. Keje Hanım hızlı bir şekilde Berat'ın yanına gitti ve yüzünü avuçlarının arasına almak istedi ama Berat başını yana çekti ve zor da olsa, "Hiç değişmeyeceksin," dedi. Keje Hanım, "Oğlum," dedi ama Berat tekrar, "Ona niye vurdun?" diyerek beni gösterdi. Keje Hanım ağlıyordu sadece. Berat tekrar, "Senden nefret ediyorum," dedi ve Deniz'e dönerek, "Beni götür," dedi. Deniz ve Serhat onu yukarı götürürken.
Karan Ağa elimi tutarak, "Sen de yukarı çık. Deniz benim karım, onların yanına çık," dediğinde, bakışlarım nedense Baran'a kaydı.
Ve onun da bakışları üzerimdeydi. Bir an için öfkelense de beklediğim öfke patlaması gelmedi. Sadece, derin, hesap soran bir bakışla,
"Seninle konuşacağız,"
dedi. Ve dönüp evin içine yürüdü. Bu, bağırmaktan daha korkutucuydu.
Sonra Kudret Hanım'ın sesini duydum: "Yukarı çık kızım," dedi ve onları aşağıda bırakarak yukarı çıktım.