1.Düşman aileler
Mardin’in taş evleri arasında yankılanan silah sesleri, sabahın sessizliğini yırtmıştı. Toz bulutu hâlâ dağılmamış, güneş henüz doğmamıştı. Botan ve Şanlı aileleri, yıllardır süren arazi meselesi yüzünden bir kez daha karşı karşıya gelmişti. Küçük bir sınır parçasıydı mesele, ama iki ailenin gururu o toprak parçasına sığmıyordu.
O gün Botanlar’ın tarlasına traktör girmişti. Şanlıların adamları, “Bu toprak bizimdir!” diye bağırarak engel olmaya çalışınca, sözler kavgaya dönüştü. Kimse kimin ilk silahı çektiğini anlamadı. Gökyüzü bir anda barut kokusuyla doldu.
Bir el silah sesi, sonra bir çığlık…
Kalabalık dağıldığında, Şanlıların ağabeyi Mehmet Şanlı yerdeydi. Yüzünü elleriyle kapamış, kan sızan göz çukurundan iniltiyle ses çıkarıyordu. “Gözüm! Gözüm yandı!” diye bağırıyordu. Herkes donakalmıştı.
Zerya’nın abisi Mazlum Botan, elindeki tabancaya baktı; tetiğe bastığını bile fark etmemişti. “Yemin ederim istemedim,” dedi titreyen bir sesle. Ama artık çok geçti. Kan akmamıştı belki ama Mehmet Ağa’nın sağ gözü paramparça olmuştu.
Olaydan birkaç saat sonra, her iki ailenin büyükleri Mardin’in dışındaki eski konağa çağrıldı. Taş odada, yer minderlerinde oturan erkeklerin yüzü asıktı. Duvarlarda yanan lambalar yüzlerini sarıya boyuyor, odanın havasını ağırlaştırıyordu.
Şanlı ailesinin en büyüğü olan Hüseyin Ağa, yılların ağırlığıyla konuştu:
“Bu mesele öyle susarak kapanmaz. Mehmet’in gözü gitti. Bir adamın gözünü almak, canından parça almaktır. Bunun bedeli sorulur.”
Botanların yaşlısı Hamo Dede, bastonuna yaslanarak karşılık verdi:
“Bedel diyorsun da, bu kan dökülerek mi bitecek? Silah kazayla patladı. Ne Mehmet bilerek vuruldu, ne Mazlum isteyerek sıktı. Kaza bu, kaza!”
Hüseyin Ağa başını iki yana salladı.
“Kaza dediğin, bir kuşu vurur belki, bir taşı deler. Ama bir insanın gözüne giren kurşun, kaza değildir. Bu topraklarda her hatanın bir karşılığı vardır. Kan akmadıysa da, onur gitti.”
Şanlılardan biri öfkeyle öne atıldı.
“Mehmet Ağa o hâlde yaşayacak, öyle mi? Kör bir adamın onuru nasıl kalır? Gözünün bedelini kim ödeyecek?”
Botanların erkekleri birbirine baktı, sessizlik uzadı. Mazlum başını eğmişti; yutkunuyor ama konuşamıyordu.
Hamo Dede’nin sesi titredi:
“Bizim niyetimiz kötü değildi. Gençtir oğlan, öfkesine yenildi. Ama siz de bilirsiniz ki, biz bu topraklarda kan dökülmesin isteriz.”
Şanlılardan bir diğeri dişlerini sıkarak:
“Kan dökülmesin diyorsan, o zaman kanın bedelini başka türlü ödeyeceksiniz,” dedi.
Odada uğultu koptu. Herkes ne demek istediğini anlamıştı, ama kimse o kelimeleri açıkça söylemeye cesaret edemiyordu.
Bir süre sessizlik çöktü.
Hüseyin Ağa derin bir nefes aldı, bakışlarını Botanlara çevirdi:
“Bizim yolumuzda birinin canına ya da onuruna zarar geldiyse, onun karşılığı vardır. Kanın diyetini para değil, insan öder.”
O sırada Mazlum’un alnından ter damladı.
“Ne diyorsun Ağa?” diye fısıldadı.
Hüseyin Ağa, yavaşça cevap verdi:
“Mehmet’in hakkını almak gerekir. Ama o da evlidir, yaşlıdır. İsterse affeder, isterse bedelini alır. Kararı ona bırakırım.”
Odanın diğer ucunda Mehmet Şanlı oturuyordu. Sağ gözü beyaz bir bezle sarılmış, yüzü öfke ve gururla gerilmişti. Yavaşça ayağa kalktı.
“Ben affetmem,” dedi. “Benim gözümü karartan birinin cezasını para ile silemem. Ne can alayım ne de alacak vereyim. Ben, o gözün yerine bir canlı bedel isterim.”
Botanlardan biri hemen atıldı:
“Ne bedeli Mehmet Ağa? Daha ne istiyorsun?!”
Mehmet’in sesi buz gibiydi:
“Benim gözüm gitti, ben artık yarım adamım. Ama o kurşunu sıkanın kardeşi… o kız… Zerya dedikleri… yaşına bakmam. Bedel olarak onu isterim. Gözümün yerine o gelsin.”
Oda buz kesildi. Herkes susmuştu. Hamo Dede bastonuna sertçe vurdu yere.
“Olmaz! O kız daha küçücük, on sekiz yaşında. Günah bu, günaah!”
Ama Mehmet Şanlı geri adım atmadı.
“Benim gözüm günah değil mi? Benim karanlığım kimin günahı, ha? Onun kardeşi beni bu hale getirdi. Bedelini onun kanından değil, onurundan isterim.”
Hüseyin Ağa, gözlerini kapadı. Derin bir iç çekti.
“Yeter,” dedi kısık sesle. “Bu mesele büyümesin. Kan dökülmesin. Kız daha küçüktür. Böyle bir şey kabul edemem.”
Ama Mehmet’in sesi karanlık bir yemin gibi yankılandı:
“Ben istemezsem bu öfke dinmez. O kız ya bana gelecek, ya da bu toprakta kan akacak.”
Odada herkes birbirine baktı. Botanlar sessizdi. Şanlılar kararlıydı.
Dışarıda rüzgâr taş duvarlara çarpıyor, Mardin’in gece sessizliği içinde iki ailenin kaderini fısıldıyordu.
Köyün üstüne akşam serinliği çökmüştü. Güneş dağların ardına çekilmiş, Mardin taşlarının üzerine kızıl bir sessizlik bırakmıştı. Rüzgâr, harman yerindeki buğday kokusunu Botanların evine kadar getiriyordu ama o evde kimsenin içi huzurlu değildi.
Zerya, o gün her zamankinden erken dönmüştü eve. Tavuklara yem verirken, içeriden gelen fısıltılar kulaklarına çarptı. Kadınların konuşmaları titrek, bastırılmıştı. “Mehmet Ağa bedel istemiş,” diyordu biri.
Bir diğeri kısık sesle ekledi: “Kızın adını anmış… Zerya’yı…”
Zerya’nın kalbi bir anda sıkıştı. Elindeki yem kovası yere düştü, küçük taneler toprağa saçıldı. Ne demekti bu? Neden onun adını anıyorlardı? Ayakları kendiliğinden eve doğru yürüdü.
Evin geniş odasında, erkekler çoktan toplanmıştı. Abisi Mazlum başını ellerinin arasına almış, hiç konuşmuyordu. Annesi, duvar kenarında sessizce ağlıyordu. Zerya içeri girdiğinde herkes sustu.
“Ne oldu?” dedi kısık bir sesle. “Niye herkes susuyor?”
Hiç kimse cevap vermedi. Hamo Dede bastonuna dayanarak ayağa kalktı. Yüzü solgundu, sesi zor çıkıyordu:
“Zerya kızım… bizim topraklarda kan, kanda temizlenir. Ama bu defa Mehmet Şanlı başka türlü bir bedel istemiş.”
Zerya anlam veremedi, kaşlarını çatıp bir adım yaklaştı.
“Nasıl bir bedel?”
Mazlum başını kaldırdı, gözleri kıpkırmızıydı. “Benim yüzümden…” dedi kısık bir sesle. “O kör oldu. Şimdi diyor ki… ‘Zerya’yı bana verin.’”
Zerya’nın dizlerinin bağı çözüldü. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Kalbi göğsünde öyle şiddetle atıyordu ki, sanki bütün köy duyacaktı.
“Ne diyorsunuz siz?” dedi sonunda. “Bir insanın gözü gider diye başka bir insan verilir mi? Bu nasıl adalet?”
Annesi ağlayarak yanına geldi.
“Kızım, öyle deme. Bizim buralarda töre ağırdır. O aile büyük, güçlü. Hüseyin Ağa seni istemiyor ama Mehmet Şanlı kararlıymış. Eğer razı olmazsak kan dökülür.”
Zerya’nın gözleri doldu.
“Demek benim canım, sizin kanınızı durduracak. O zaman bana hayat değil, kurbanlık gözüyle bakıyorsunuz.”
Odanın içi sessizleşti. Yalnızca dışarıdan bir köpeğin havlaması duyuluyordu. Mazlum hıçkırıkla konuştu:
“Ben razı değilim Zerya. Benim hatamın bedelini sen ödeyemezsin. Gerekirse ben giderim, ben canımı veririm!”
Hamo Dede başını salladı, sesi çatladı:
“Sen gidersen, kan bitmez oğul. Onlar kanla yetinmez. Mehmet, bir gözüyle yaşamak istemiyor. Onun gururu kırılmış. Onu yalnız onur kurtarır. Onur da bizim kızda arıyor.”
Zerya ayağa kalktı. Gözyaşlarını sildi, sesi kararlıydı:
“Ben kimsenin onurunu kurtarmam, dede. Ben kimsenin malı değilim. Allah şahidim olsun, bu töre doğru değil. Birini kör eden kurşun, bir kadının kaderine saplanmamalı.”
Ama o an herkes biliyordu — Zerya’nın sözleri ne kadar güçlü olursa olsun, törenin sesi onunkinden daha yüksek çıkardı.
O gece, Botan evine kimse uyuyamadı.
Mazlum avluda oturmuş, elleriyle başını tutuyor, “Keşke o gün tetiğe basmasaydım,” diye fısıldıyordu. Annesi sabaha kadar dua etti.
Zerya ise odasının penceresinden dışarı bakıyordu. Uzakta, Şanlı konağının ışıkları görünüyordu — sanki her biri kendi kaderine yanıyordu.
Sabah olduğunda köyde herkes olayı konuşuyordu:
“Botan’ın kızı Zerya’yı isterlermiş.”
“Mehmet Şanlı bedel demiş, geri adım atmıyormuş.”
“Kız daha on sekizinde, yazık değil mi?”
Ama kimse sesini yükseltemiyordu.
Herkes törenin ne kadar acımasız olduğunu biliyor, ama kimse onunla savaşmaya cesaret edemiyordu.
Zerya’nın içi yanıyordu. Kapının önünde oturup avuçlarındaki toprağa baktı.
“Bu toprak, insanı doyurur ama bir yandan da öldürür,” diye geçirdi içinden.
O an, uzaklardan gelen bir at nalı sesi duyuldu.
Toz bulutu yaklaşıyordu.
Şanlı ailesinin adamları geliyordu.
Ve Zerya, o an anladı — kaderi, artık kendi ellerinde değil, iki ailenin onuru arasında sıkışmıştı.