Bölüm|18

1842 Kelimeler
Nihayet gelip çatan düğün günü herkeste farklı bir heyecan yaratmıştı. Ancak açık ara farkla günün en heyecanlısı Ali’ydi. Kazasız belasız atlattıkları kına gecesi yüzünden keyfi yerinde olsa da gece çok uyuyamadığı gibi sabahta erkenden kalkmış, damatlığını giyinip Nilüfer’in evinin yolunu tutmuştu. Ailecek edinilen kahvaltıya yetişmiş ve masadaki yerini almıştı. ‘‘Enişte sen bugünü biraz yanlış anlamışsın sanki,’’ diyen Aleksis ile çay bardağını masaya bırakıp ona sırıtarak bakan gence döndü. ‘‘Anlamadım kayınço?’’ ‘‘Ben de onu diyorum. Nerede görülmüş düğün günü damadın kahvaltıya geldiği? Senin daha sonra gelmen gerekiyordu.’’ Bakışlarını Nilüfer’e çeviren Ali mimikleriyle ‘Ben sana demiştim!’ ifadesi takınıp Aleksis’e geri döndü ve ‘‘Haa sen onu diyorsun. Bunlar normal düğünler için kayınço. Bugün üç tane nikâh kıyılacak anca yetişiriz dedim,’’ diye açıkladı durumu. ‘‘Sahi oğlum nasıl olacak şimdi?’’ diye soran Roza ile yaşlı kadına çevirdi bakışlarını. ‘‘Birazdan annemler Hoca ile gelecek. Burada imam nikâhını kıyacağız. Ardından kiliseye geçeceğiz. Oradaki törenden sonra da polis evine gideceğiz. Resmi nikâh orada kıyılacak.’’ ‘‘Diyorsun ki garanti olsun ha!’’ Nilüfer’in babasının yorumuyla yutkunan genç adam cevap verme işini yanında oturan müstakbel karısına bıraktı. ‘‘Baba benim tercihimdi,’’ diyen kızına gülümseyen Mehmet, bakışlarıyla Ali’yi işaret ederek ‘‘Bir daha düşünsen, emin misin?’’ diye sordu. Babasının imasıyla gözlerini deviren Nilüfer, derin bir iç çekip ayağa kalktı ve dün sözleştikleri gibi erkenden eve gelecek olan kuaförünü bahane ederek salondan ayrıldı. ‘‘Birazdan Selma abla gelir, o gelene kadar odamdayım,’’ diyen kadının arkasından bakakalan Ali gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve içinden tekrarladı: ‘Geçecek aslanım! Ha gayret. Bak saat neredeyse 9.30 oldu bile. Çayını iç, kahvaltını bitir. Akşama enerjin olsun... Akşam!’ Gecenin sonunda Nilüfer ile kendi evlerine geçecekleri aklına gelince yüzüne büyük bir gülümseme yerleşti Ali’nin. ‘‘Hayırdır delikanlı? Neye gülüyorsun böyle?’’ diye soran kayınpederine ‘Kızınızla geçireceğim geceyi düşündükçe mutluluktan gülüyorum,’ diyemeyeceği için önce dudaklarını birbirine sımsıkı bastırıp yüzünü ifadesizleştirdi. Ardından ‘‘Hiç... Güzel telaşlar bunlar babacığım. O geldi de aklıma...’’ diye açıkladı durumu. Duyduğu ‘‘Baba’’ kelimesiyle tüyleri diken diken olan Mehmet, Ali’ye çıkışacaktı ki Roza araya girip ‘‘Oğlum bizi yollamadınız bir yere hazırlıklar zamanında yetişecek mi?’’ diye sordu. ‘‘Üç teyzem var benim. Üstelik üçü de evleneyim diye gözümün içine bakıyordu. Her şeyi onlara havale ettim bende.’’ ‘‘Kızımın başını yakacak bu,’’ diye mırıldanan Mehmet, herkes tarafından duyulmuş ama duymazlıktan gelinmişti. *** Hazırlıkları biten Nilüfer, salona indiğinde herkesi onu beklerken buldu. Düz gelinliğinin üstüne giydiği hırkanın kollarını düzeltip eline tutuşturdukları şalla da başını örttü. Gözleri dolan annesinden bakışlarını kaçırırken önüne gelip alnına derin bir öpücük konduran babasıyla içinin titrediğini hissetti. ‘‘Nilüfer çiçeğim henüz geç değil. Eğer evlenmek istemediğini söylersen anlarım,’’ diyen babasına tebessüm etti. ‘‘Baba, Ali benim için en doğru insan. Onu gerçekten seviyorum,’’ diyen kızıyla dudaklarını büktü Mehmet. ‘‘Benden de mi çok seviyorsun?’’ sorusuna olumsuz anlamda bir baş sallama alınca yüreği hafifledi yaşlı adamın. ‘‘Senin sevginle kıyaslanamaz ama bu onu az sevdiğim anlamına da gelmez. Ona alışsan iyi olur baba,’’ diyen kızıyla omuzlarını silkip ‘‘Bakarız,’’ dedi. Ardından kızına sıkıca sarılıp diğerlerinin de sarılması için Ali’nin yanına ilerledi. Kızına bakarken gözlerinin ışıldadığına şahit olduğu adam içini biraz olsun rahatlatırken kız babası olmanın verdiği yetkiyle ‘‘Kızımı üzersen ile başlayan cümleler kurmuyorum çünkü öyle bir hakkın yok damat bilesin,’’ dedi. Mehmet’in konuştuğu her sefer olduğu gibi yine derince yutkunan Ali, ‘‘Gözünüz arkada kalmasın efendim. Ona çok iyi bakacağım,’’ karşılığını verdi. ‘‘Gözümün arkada kalmaması imkânsız ama ne yaparsın. Gönül bu kime konacağı da belli olmuyor. Sen yat kalk kızıma dua et. Yoksa…’’ ‘‘Ee, artık kıyalım şu nikâhı,’’ diyen Adalet’in sesi Ali’nin kurtarıcısı olmuştu. Evlenecek çift ile aileleri salona geçerken Sevda da çocukları mutfağa götürmüştü. Günlerdir farkında olduğu bir durum yüzünden ne yapacağına tam karar verememişken konuyu Mert ile paylaşması sonucu genç adamın rızasını almıştı. Bu sebeple eline aldığı orta büyüklükte iki elmayı mutfak sandalyesinde usul usul oturup onu izleyen Can ve Çiçek’e doğru uzattı. Mehmet gördüğü elmalarla az sonra olacakları tahmin eder gibi kulaklarını elleriyle kapatırken Gülce ve Gurur da kıyafetleri buruşmasın diye dikildikleri köşede yüzlerini buruşturmuşlardı. Önlerine tutulan elmaları sevecenlikle kabul eden ikizlerden Çiçek, ‘‘Çoook teşekkür ederim canımcığım. İçimde elma çekmişti zaten,’’ deyip elmayı ağzına götüreceği sırada Mert tarafından durduruldu. ‘‘İkiniz birlikte aynı anda ısırın,’’ deyip ona gülümseyen babasıyla Can’a dönen Çiçek, ‘‘Hadi ikiz canım, ‘İkiz’ deyince kocaman ısırıyoruz,’’ dedi ve ona başıyla onay veren kardeşiyle var gücüyle ‘‘İkiz!’’ diye bağırdı. Bu esnada mutfak kapısını kapatan Gurur, kulaklarına çalınan kütürdeme sesinin arasına karışan inleme sesleriyle yüzünü buruşturdu. Isırmak istedikleri elmada dişleri kalan ikizler önce ellerindeki elmalara ardından elmayı onlara veren Sevda’ya ve babalarına baktıktan sonra birbirlerine bakıp dudaklarına bulaşan hafif kan lekelerini görünce çığlığı bastılar. Herkesten önce Can’a koşan Gurur, küçük kardeşini kollarının arasına alıp sırtını sıvazlarken Çiçek’i teselli etmekte babasına düşmüştü. Gülce ise yanına gelen Mehmet’e sarılmış, ağlamamaya çalışıyordu. ‘‘Dişçiklerim gitti babacığım,’’ deyip hüngür hüngür ağlayan kızını teselli etmekte zorlanan Mert, düğün günü bu işe kalkıştıkları için kendine küfretmek üzereydi. ‘‘Yok, bir şey Çiçeğim yine çıkacak dişlerin. Üzülme kızım,’’ diyerek Çiçek’i teselli etmede yetersiz kalırken Can’ın sustuğunu fark edince başını oğlundan tarafa çevirdi ve küçük çocuğun Sevda’nın kollarında sayıkladığını fark etti. Sırtını sıvazladığı kızına kardeşini işaret ederek, ‘‘Bak abin nasılda yatıştı gördün mü? Hadi sende git Sevda ablanın kollarına uyu biraz,’’ dedi ancak Çiçek’in tekrardan bağırıp ‘‘Hayır o kötü cadı! Bana elma verip dişçiklerimi aldı benden!’’ demesiyle Sevda dâhil herkesin yüreğine ağır bir taş oturdu. ‘‘Hayır Çiçeğim. Elmayı ben vermesini istedim Sevda ablandan,’’ dese de kızının başını olumsuz anlamda sallayıp ‘‘İkizcanımı kurtarın o cadının elinden!’’ diye bağırmasıyla Gurur istemeyerek de olsa Can’ı Sevda’nın kollarından aldı. Bu hareketle genç kadının gözleri dolsa da bir şey demek yerine rahatça ağlayabilmek için Mert’in odasının yolunu tuttu. *** Her şeyden habersiz olan aile üyeleri ise salonda mehir tartışmasına girmişti. Mehmet, kızının ağırlığınca altın isterken Adalet buna karşı çıkıyordu. Ne olursa olsun nikâhının kıyılmasını isteyen Ali ise Mehmet ne derse kabul etmeye dünden razıydı ancak annesi susmadığı için olaya müdahil olamıyordu. En sonunda Roza’nın araya girerek ‘‘Hanımlar beyler! Lütfen biraz sessiz olabilir misiniz? Sonuçta mehiri alacak olan Nilüfer. Bence onun söylemesi lazım ne istediğini,’’ demesiyle ortalık biraz yatıştı. Ancak Mehmet’in, ‘‘Kızım tabii ki de ağırlığınca altın isteyecek,’’ demesiyle Adalet’in ‘‘Ama dünürüm olmuyor böyle,’’ demesi bir oldu. ‘‘Olmuyorsa zorlamayalım efendim. Benim kızımı isteyen çok!’’ ‘‘Kimmiş o isteyen, Nilüfer ne diyor baban?’’ diye araya giren Ali ile iyice gerginleşen ortamı sakinleştirmek Nilüfer’e düşmüştü. Müstakbel kocasının elini tutup gözleriyle sakin olmasını işaret ettikten sonra babasına dönüp ‘‘Babam benim için en iyisini istiyor,’’ dedi. Ali ve ailesinin yüzünün düştüğünü fark edince hemen devam etti: ‘‘Ancak kilomca mehir fikrine sıcak bakmıyorum. Ben zaten mehir filan istemiyorum.’’ Mehmet yüzünü asarken bu sefer de Ali’nin babası Halil karşı çıktı bu fikre. ‘‘Kızım usulü neyse o olsun. 50 gram altın diyelim şu işi tatlıya bağlayalım,’’ diyen adama başını sallayarak onay verdi. İmam önündeki kâğıda çiftle ilgili bilgileri yazdıktan sonra belirlenen mehiri de yazıp şahitler huzurunda ikilinin nikâhını kıydı. Nilüfer bu nikâhla derin bir nefes alırken Ali, ‘‘Biri gitti kaldı ikisi,’’ diye mırıldandı kendi kendine. Gözünde canlanan gece, yüzünde derin bir gülümseme peyda ederken ‘‘Neye gülüyorsun damat?’’ sorusuyla dudaklarını birbirine bastırıp ‘‘Talihime babacığım,’’ dedi ve ekledi: ‘‘Sizin gibi bir adamın damadı olmak herkese nasip olmaz sonuçta.’’ Yolcu edilen imamın ardından toparlanıp çıkma sırası Toprak ve Özdemir Aileleri’ndeydi. Kilisede kıyılacak nikâhın ardından polis evine geçeceklerdi. Dişlerini kaybeden Çiçek ve Can’ın ağzını bıçak açmazken moralleri de oldukça bozuktu. İki kardeşin bu hayatta en çok korktukları şeylerden birisi de dişsiz kalmaktı ve bu korkuları gün yüzüne çıkmıştı. Ablaları onları teselli etmekte yetersiz kalırken Mert de durumdan hoşnut değildi. Üstelik kızının Sevda’ya söylediklerini düşündükçe pişmanlığı da artıyordu. Oluşturulan konvoyla Sevda hariç herkes arabalara doluşup kiliseye doğru yola çıkmıştı. Çiçek, babasının kucağından ayrılmak istemediği için bulundukları arabayı Aleksis kullanıyordu. Oturma düzeni konusunda kendini en şanssız hisseden muhakkak ki Ali’ydi. Can’ın halasını gördüğü gibi kucağına atlaması ve ayrılmak istememesi yüzünden gelin arabasında karısının elini tutması gerekirken Nilüfer gibi o da Can’ın elini tutuyordu. Halasının üstü buruşmasın diye ikilinin arasına oturmayı kabul eden Can’ın ise keyfine diyecek yoktu. Çiçek yanında olmadığı zaman dişi için ağlamıyor ya da sızlanmıyordu bile. Bir de Ali’nin ona artık büyüdüğünü söylemesi gururunu okşadığından halinden oldukça memnundu. Arabanın yavaşlaması ile başını camdan tarafa çevirdiğinde geldiklerini anladı. Daha önceden sözleştikleri gibi polis muhabiri arkadaşının fotoğraf makinesiyle onları beklediğini görünce biraz olsun keyfi yerine geldi. Kornolar eşliğinde arabadan inip Can’ı kucağına çekti ve Nilüfer’e de inmesi için yardım etti. Ona her zaman soğuk ve hissiz gelen kiliseye doğru sevdiği kadınla alkışlar eşliğinde yürüdü. Kilisenin iç karartıcı havası tüylerini diken diken ederken Roza’nın istavroz çıkardığını görünce bakışlarını karısına çevirdi. Nilüfer’in ona gülümseyerek bakıp ‘‘Hıristiyan değilim Ali. Bu annem için,’’ demesiyle rahatladığını hissetti. Kaç çocuğu olur bilmiyordu ama çocukları için sünnet ya da din kavgasına girişmek bu hayatta isteyeceği en son şeydi. Üstelik Nilüfer’e karşı kazanamayacağının da bilincindeydi. Derken kulağına çalınan müzikle irkildi genç adam. Başını sesin geldiği yöne çevirdiğinde bir grup insanın evlenecekleri kürsünün kenarında opera tarzı bir ilahi söylediklerini fark etti. Etrafa dikkatle baktığında her yerin beyaz çiçeklerle süslenmiş olduğunu gördü. Sayıca çok kalabalık olmamalarına rağmen yapılan hazırlığın fazla olduğuna kanaat getirdi. Kucağındaki küçük adamı yere bıraktıktan sonra karısının koluna girmesini bekledi ve baş ağrıttığını düşündüğü seslerin arasında nikâhlarını kıyacak rahibin yanına kadar gergince ilerledi. Tam tamına 10 dakika süren seremoniden Ali’ye kalan koca bir baş ağrısıydı. Nikâhlarının kıyıldığını anlayınca cebinde taşıdığı yüzüğü çıkarmış ve Nilüfer’in parmağına takmıştı. Birkaç kare fotoğraftan sonra da kaçar adım uzaklaşmıştı karısıyla kiliseden. Onları bekleyen arabaya bindiği gibi derin bir nefes veren adam, karısının oldukça komiğine gitmişti. ‘‘Ne oldu Alicim siren sesine benzemiyormuş değil mi?’’ diye soran kadınla başını yaslandığı yerden kaldırıp Nilüfer’e döndü. ‘‘Bir daha siren sesine laf edersem eşekler kovalasın beni yavrum! Evlendik mi yoksa zihnen kirletildik mi anlamadım. Bak bir daha adres sormak için bile kiliseye girmem bilgin olsun. Olası çocuklarımızın Müslüman olduklarını bilgilerine arz ederim. Aksi söz konusuysa bu kirli dünyaya çocuk getirmek istemiyorum yavrum bilesin.’’ Kocasının laflarıyla kahkaha atan Nilüfer, Ali’ye yaklaşıp ‘‘Hani 12 ay sonra çocuğumuz kucağımdaydı?’’ diye sordu. Nilüfer’in kendisiyle dalga geçtiğinin farkında olan adam, ‘‘12 ayı 9 aya indirmemi istemiyorsan rahat dur yavrum,’’ dedi ve karısını dudaklarından öptü. Bu esnada arabanın tıklatılan camıyla başını çevirdiğinde kayınbabasının kucağında Can ile ona gülümsediğini gördü. Arabanın kapısını açan adam, ‘‘Torunum halasının arabasında gitmek istiyormuş damat,’’ deyip Can’ı Ali’nin kucağına verdi. Buna anlayış gösterebilirdi Ali ancak Mehmet’in giderayak ‘‘Bu geceyi de sizde geçirse fena olmaz,’’ cümlesi adeta yüreğine oturdu. Bakışları Nilüfer’e kayarken ‘‘Lülü sen artık bizde kalmayacaksın ya ben sende kalsam olur mu?’’ diye soran Can ile gözlerini acıyla yumdu. ‘Ağzımızın tadıyla gerdeğe bile giremeyecek miyiz?’ düşüncesinin Nilüfer’de de olduğundan habersiz arkasına yaslanıp kafasında çalan fantezi müziklerle, hareket halinde olan arabadan geçtikleri yolları seyre koyuldu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE