Ayvalık’a vardıklarında sabahın ilk ışıkları, denizle gökyüzü arasındaki sınırı silmeye başlamıştı. Gri, mavi ve solgun turuncunun birbirine karıştığı bir ufuk çizgisi… Yorgunluk, Mina’nın kemiklerine işlemişti ama arabayı durdurduğu anda derin bir sessizlik çöktü içlerine. Küçük Esila arka koltukta sızmıştı, bir battaniyeye sarılı halde. Arada bir dudaklarını kıpırdatıyor, mırıldanıyor ama ağlamıyordu artık. Yol boyunca çok ağlamıştı. Açlıktan, yabancılıktan, uykusuzluktan… ve belki de bilinmeyen bir korkudan. Ama şimdi uykusuzluk kazandı. Mina ise sadece direksiyona tutunuyordu. Bilekleri ağrıyordu. Gözleri yanıyordu. Ve kalbi... kalbi hâlâ oradaydı. Paris’in puslu sokaklarında, Cem’in yaralı bedeninin başında. Onu hayatta tutmak için yaptığı şey, doğru muydu? Hayır. Ama bazen doğrul

