Aurora ve Viktor tapınağın kalıntıları arasında durduklarında, gece birden çok daha derin bir karanlığa gömüldü. Sis, sanki yerden değil de havadan doğuyormuş gibi yükseldi; gri-mavi, hafifçe parlayan, nefes alan bir sis. Her nefeste soğuk bir ıslaklık ciğerlerine doluyordu. Aurora’nın çıplak ayakları toprağa bastığında, zemin hafifçe titredi; sanki altında bir şey uyanıyor, kalp atışı gibi nabız atıyordu. Kalbi kendi göğsünde deli gibi çarpıyordu: yüz doksan… iki yüz… iki yüz on… Göğsü patlayacak gibi yanıyordu, sıcak kan kulaklarında uğulduyor, damarları şişiriyordu. Veyr hâlâ hareketsizdi. Siyah pelerinin altında bedeninin hatları bile belirsizdi; sanki ışık onu yutuyor, gölgeyi büyütüyordu. Parmak uçlarındaki mavi ışık artık küçük birer alev gibi yanıyordu; soğuk, hipnotik, insanı içi

