Şafak, bataklığın üzerinde ağır ağır doğdu. Gökyüzü, gecenin son kalıntılarını hâlâ taşıyordu; yıldızlar birer birer soluklaşıyor, doğu ufkunda soluk bir pembelik beliriyordu. Güneş henüz tam yükselmemişti; ufukta soluk bir çizgi gibi duruyor, sisin içinden süzülen ışık bataklık suyunu donuk bir bakıra çeviriyordu. Su yüzeyi hareketsiz görünüyordu ama altında bir şeyler yaşıyordu—kabarcıklar ara sıra yüzeye çıkıyor, çürümüş bitki parçaları ağır ağır yer değiştiriyordu. Bataklık, ormanın en karanlık köşesiydi; suları yeşilimsiden siyaha dönük, etrafı sazlıklarla ve eğri büğrü ağaçlarla çevrili. Yosunlar, suyun kenarlarında kalın bir tabaka oluşturmuştu, yeşil ve yapışkan; dokunanı içine çekecek gibiydi. Hava, nemli ve ağır; her nefeste çürüme kokusu ciğerlere doluyor, boğazı yakıyordu. Kokunun katmanları vardı: Ölü bitkiler, çamurlu toprak, eski kemikler ve en derinde, metalik bir kan tadı. Rüzgâr esmiyordu; sis, beyaz bir örtü gibi her şeyi sarıyor, görüşü bulanıklaştırıyordu. Uzakta, bataklığın derinlerinden gelen hafif bir uğultu duyuluyordu; belki suyun altında gizlenen yaratıkların nabzı, belki sadece hayal.
Aurora bataklığın kenarında durdu. Çizmeleri çamura yarıya kadar gömülmüştü. Soğuk, kalın deriden içeri sızmaya çalışıyordu, ayak parmaklarını uyuşturuyordu. Vücudu yorgundu; omuzları önceki gecenin savaşının yüküyle eğilmiş, ama yeşil gözleri keskin ve uyanıktı. Saçları, nemden yapışmıştı, koyu kahverengi teller arasında ter damlaları parlıyordu. Elleri, kılıcının kabzasında dinleniyordu; parmakları, derideki yarıklarla ve kabarcıklarla kaplıydı, ama hiç titremiyordu. Hava ağırdı; nefes almak bile yoğun bir sıvıyı içine çekmek gibiydi. Çürüme kokusu artık uzaktan gelen bir tehdit değil, doğrudan ciğerlerine dolan bir gerçekti. Her solukta, kokunun detaylarını ayrıştırıyordu: Tatlımsı bir çürük, asidik bir küf, ve altında vampirlerin metalik izi. Zihninde, önceki gecenin anıları dönüyordu: Kael'in yere yığılışı, Eldric'in kırmızı parıltısı, ve içindeki boşluk. Bu, intikam değildi artık; bir hayatta kalma savaşıydı.
Arkasında Viktor, Mikhail ve Adrian sessizce bekliyordu. Viktor, uzun boylu ve kaslı; saçları kısa ve griye çalan siyah, yüzü sert hatlı. Elleri kılıcında, gözleri etrafı tarıyordu. Mikhail, daha ince yapılı, okçuluğuyla tanınan; saçları uzun ve bağlı, gözleri mavi ve keskin. Adrian, en gençleri; sarı saçları dağınık, mavi gözleri merak dolu, ama şimdi tedirgin. Grup, bir aile gibi birleşmişti, ama her biri yaralıydı: Viktor'un omzunda taze bir kesik, Mikhail'in kolunda morluklar, Adrian'ın ellerinde titreşimler.
“Burası canlı,” dedi Adrian alçak sesle, sesi hafif titrek. Etrafına bakıyordu; sisin içinde şekiller hayal ediyordu.
Haklıydı. Bataklık sadece bir yer değildi. Nabzı vardı. Görünmeyen bir dolaşımı. İnce, karanlık bir enerji zeminin altında dolaşıyor gibiydi. Toprak, hafifçe titreşiyordu; Aurora bunu ayaklarında hissediyordu. Suyun altında, kabarcıklar ritmik yükseliyordu, sanki bir kalp atışı gibi. Ağaç kökleri, suyun içinden dışarı taşmış, beyaz ve kemik gibi; bazıları kıvrılmış, pençe şeklinde. Rüzgâr esmediğinde bile, hafif bir esinti hissediliyordu; bataklığın kendi nefesi.
Mikhail diz çöktü, çamuru inceledi. Elleri, toprağa gömüldü; parmakları izleri yokladı. “Gece geç saatlerde hareket olmuş. En az dört farklı ayak izi. Biri ağır. Diğerleri hafif.” İzler, çamurda derin oyuklardı; ağır olanı, toprağı ezmiş, kenarları çatlaklı. Hafif olanlar, zar zor fark edilir, ama pençe izleri taşıyordu.
Aurora hemen sordu: “Ağır olan?” Sesinde bir aciliyet vardı, ama sakin.
“Muhtemelen Eldric.” Mikhail, izi parmağıyla takip etti; uzunluk, genişlik, derinlik.
Viktor çenesini sıktı, çenesi gerildi. “Demek saklanmıyor.” Sesinde öfke vardı; Eldric'in kurnazlığını biliyordu.
Aurora gözlerini sisin içine dikti, yeşil irisler daraldı. “Hayır. Hazırlanıyor.” Zihninde senaryolar dönüyordu: Tuzaklar, yeni vampirler, belki bir ritüel. Bataklık boyunca çarpık ağaç gövdeleri yükseliyordu. Kökleri suyun içinden dışarı taşmış, kemik gibi beyazlamıştı. Bazılarının dallarında eski kumaş parçaları asılıydı—belki yıllar önce kaybolmuş yolculardan kalma. Rüzgâr estiğinde hafifçe sallanıyor, neredeyse insan siluetleri gibi görünüyordu. Kumaşlar, yırtık ve soluk; bazıları kan lekeli, zamanla kahverengiye dönmüş. Ağaçlar, meşe ve söğüt karışımı; dalları aşağı sarkmış, suyun yüzeyine değiyordu. Yapraklar, sararmış ve çürük; bazıları suya düşüyor, yavaşça batıyordu.
“İçeri giriyoruz,” dedi Aurora, sesi kararlı. Grup, başını salladı; itiraz yoktu.
Viktor hemen yanına geçti. “Önde ben.” Gözleri, Aurora'ya bakıyordu; koruma içgüdüsü.
Aurora başını salladı ama itiraz etmedi. Bu bir gurur meselesi değildi; stratejiydi. Viktor'un gücü, öncü için idealdi.
Bataklığa ilk adımı Viktor attı. Çamur ayakkabısının altından emici bir sesle çekildi, şlop diye bir ses. İkinci adımda su dizine kadar çıktı, soğuk ve yapışkan. Ama zemini test ederek ilerledi; kılıcının ucuyla çamuru yokladı, sert mi yumuşak mı diye. Her adımda, su dalgalanıyor, etrafa halkalar yayılıyordu.
Mikhail sağdan ilerledi, daha kuru görünen toprak parçalarını seçerek. Adımları sessiz, ok yayını sırtında. Sazlıkları iterek geçiyordu; yapraklar ellerini sıyırıyordu.
Adrian en arkadaydı ama gözleri sürekli etraftaydı; enstrümanı sırtına bağlıydı, her an çıkarabilecek şekilde. Kulakları dikilmiş, en ufak sesi yakalamaya çalışıyordu.
Aurora ortadaydı, dengeli bir konum. Her adımda bataklık onları biraz daha içine çekiyor gibiydi. Sis kalınlaşıyor, görüş mesafesi beş–altı adımdan fazla olmuyordu. Güneş ışığı burada güçsüzdü. Ağaç dalları o kadar sık ve eğriydi ki gökyüzünü parçalara bölüyordu. Işık, lekeler halinde yere düşüyor, suyu parlatıyordu. Su, altında gizemler barındırıyordu; balıklar mı, yılanlar mı, yoksa daha kötüsü.
Bir süre sonra normal orman sesleri kayboldu. Ne kuş sesi, ötüşleri kesilmiş. Ne böcek uğultusu, cırcır böcekleri susmuş. Sadece suyun ağır şapırtısı ve uzaktan gelen, kaynağı belirsiz bir damlama sesi. Damlama, ritmik; belki bir mağara, belki bir yaratık.
Adrian fısıldadı: “Burası… yanlış.” Sesinde korku vardı; tüyleri diken diken olmuştu.
Aurora hissetmişti zaten. Hava daha soğuktu. Sadece fiziksel bir soğuk değil; içten gelen bir üşüme, ruhu sıkan. Derisinde karıncalanma, sanki gözetleniyorlardı.
Bir açıklığa çıktılar. Bataklığın ortasında, yarı çökmüş taş bir yapı yükseliyordu. Eski bir şapel kalıntısıydı. Duvarlarının yarısı yıkılmış, taşları yosun ve siyah küfle kaplanmıştı. Yosun, kalın ve yeşil; küf, siyah ve tozlu. Çatısı tamamen çökmüştü ama merkezdeki kemerli giriş hâlâ ayaktaydı, taş kemerler çatlaklı ama sağlam. Kapının üstünde silik bir sembol vardı, eski bir haç, ama çarpık ve aşınmış.
Mikhail gözlerini kıstı, yaklaştı. “Bu eski bir mezarlık şapeli.” Sesinde tarih bilgisi vardı; eski haritalardan biliyordu.
Viktor mırıldandı: “Kutsal toprak.” Ama şimdi kirletilmiş, enerjisi ters dönmüş.
Aurora’nın kalbi bir an hızlandı, göğsünde bir sıkışma. “Bu yüzden burayı seçti,” dedi, sesi düşünceli.
Vampirler kutsal yerleri severdi—çünkü kirletmekten haz alırlardı. Gücü tersine çevirmekten. Şapelin etrafındaki su daha koyuydu. Siyah gibi. Yüzeyinde ince kırmızımsı çizgiler vardı—kanın suyla karışmış hali, dalgalı ve taze.
Aurora ileri adım attı, çamurda şlop sesi.
Tam o anda suyun altından bir şey hareket etti. Bir kabarcık, sonra bir dalgalanma.
Bir el. Çamurdan ve sudan oluşmuş gibi görünen bir el yüzeye çıktı, Viktor’un bileğine yapıştı, parmakları çamur gibi yapışkan.
Viktor refleksle kılıcını indirdi. El ikiye ayrıldı ama hemen suyun içinde yeniden şekillendi, çamur akarak birleşti.
Sonra bir tane daha, soldan yükseldi.
Ve bir tane daha, arkadan.
Bataklığın yüzeyi kabarmaya başladı, kabarcıklar patlıyor, su fışkırıyordu.
Mikhail bağırdı: “Geri çekilin!” Okunu hazırladı, yay kirişi gerildi.
Ama artık çok geçti. Sudan yükselen figürler vardı. İnsan formunda ama yarı erimiş gibi. Göz çukurları boş, siyah delikler; derileri çamurla kaplı, damarlar gibi kırmızı çizgiler. Yavaş ama çok sayıdaydılar, en az on tane, etrafı sardılar.
Aurora dişlerini sıktı, kılıcını çekti. “Bunlar vampir değil.” Sesinde analiz vardı; bunlar daha ilkel, ama tehlikeli.
Adrian fısıldadı: “Cesetler…” Gözleri büyüdü; bataklığa atılmış eski cesetler, Eldric’in kanıyla uyanmışlardı. Cesetler, eski kıyafet parçalarıyla kaplı; bazıları kemikli, bazıları etli ama çürük.
Viktor birini biçti; çamur sıçradı ama yaratık durmadı. Gövdesi parçalandı, sonra tekrar birleşti, çamur akarak.
“Kalplerini hedef alın!” diye bağırdı Aurora, birine saldırdı. Kılıcı göğse sapladı, çamur ve kan karışımı fışkırdı.
Mikhail ok attı. Ok bir figürün göğsüne saplandı, derin. Yaratık bir an durdu, sonra çöktü ve dağılmaya başladı, suya karıştı.
“Kan onları bağlıyor!” diye bağırdı Mikhail, bir ok daha attı. “Merkezden kesmeliyiz!” Gözleri şapele döndü.
Aurora şapele baktı. Kapının içi karanlıktı. Ama o karanlık sabit değildi. Nabız gibi atıyordu, kırmızı bir titreşim.
“Orada,” dedi, sesi kesin.
Adrian enstrümanını çıkardı, elleri titreyerek. “Yine mi?” Önceki gecenin yorgunluğu vardı.
Aurora kısa bir bakış attı, yeşil gözleri parladı. “Bu kez ritmi boz.”
Adrian çalmaya başladı. Ama bu müzik önceki gibi davetkâr değildi. Keskin, düzensiz, çarpık notalar havayı doldurdu. Suyun yüzeyi titreşti, dalgalandı. Notlar, yüksek ve düşük, vampir enerjisini bozuyordu.
Çamur figürleri bir an sendeledi, hareketleri yavaşladı.
Viktor yolu açtı, kılıcı savurarak. Aurora onun arkasından koştu, su sıçratarak.
Şapelin içine girdiklerinde hava değişti. Burası daha soğuktu, buz gibi. Taş duvarlar siyah izlerle kaplıydı, damarlar gibi kıvrımlı. Zeminde eski mezar taşları kırılmış haldeydi, yazılar silik. Ortada büyük bir taş sunak duruyordu, kenarları oyulmuş, eski sembollerle.
Ve sunağın arkasında… Eldric.
Ayakta. Uzun boylu, soluk tenli; saçları siyah ve düz, yüzü keskin. Yaraları kapanmıştı ama tamamen değil. Göğsünde Aurora’nın açtığı derin kesik hâlâ koyu bir iz olarak duruyordu, kırmızı ve kabuklu. Derisi daha solgundu, neredeyse şeffaf. Ama gözleri… Daha parlaktı. Kırmızı değil, neredeyse yakut gibi yanıyordu, derin bir ateşle.
“Elveda demeye mi geldiniz?” dedi yumuşak, alaycı bir sesle, dudakları kıvrıldı.
Aurora ilerledi, adımları taşta yankılandı. “Saklanmak sana yakışmıyor.” Sesinde meydan okuma.
Eldric hafifçe güldü, sesi yankılandı. “Saklanmıyorum. Evriliyorum.” Gözleri, grubu taradı; alaycı.
Sunaktaki taşın üzerinde koyu kırmızı bir sıvı vardı. Kan. Taze, hâlâ sıcak, dumanı tüten.
Aurora’nın gözleri büyüdü, yeşil irisler genişledi. “Kaç kişi?” Sesinde öfke ve dehşet karışımı.
Eldric’in gülümsemesi genişledi, dişleri parladı. “Yeterince.” Elleri, kana dokundu; parmakları kırmızı oldu.
Adrian’ın müziği şapelin içinde yankılandı. Ama burada ses farklı davranıyordu. Duvarlardan geri dönüyor, çoğalıyor, çarpıtılıyordu, daha güçlü hale geliyordu.
Eldric başını hafifçe yana eğdi, dinledi. “Güzel oyuncak.” Alaycı.
Bir an içinde hareket etti. Görünmez gibiydi, hızı inanılmaz.
Viktor kılıcını kaldırdı ama Eldric çoktan yanındaydı. Pençeleri Viktor’un omzunu yardı, et yırtıldı. Kan sıçradı, sıcak ve kırmızı.
Aurora bağırmadı, duygusuz kaldı. Direkt saldırdı, kılıcı savurdu.
Kılıç çarpıştı. Çelik ve pençe birbirine sürtündü, kıvılcımlar karanlıkta parladı, mavi ve sarı.
Eldric artık daha güçlüydü. Daha hızlı. Her darbesi ağırdı, Aurora'yı geriye savuruyordu.
“Onu kızdırmak istedin,” dedi Eldric Aurora’ya yaklaşarak, nefesi soğuk. “Başardın.”
Aurora dişlerini sıktı, ter akıyordu. “Bu son.”
Eldric fısıldadı: “Hayır. Bu doğuş.” Gözleri parladı.
Zemin titredi, taşlar çatladı. Şapelin duvarlarındaki siyah izler hareket etmeye başladı, akarak. Çatlaklardan kırmızı ışık sızdı, nabız gibi.
Mikhail içeri daldı, iki ok birden fırlattı. Biri Eldric’in sırtına saplandı, derin. Eldric hırladı ama düşmedi, sadece döndü.
Adrian müziği yükseltti. Bu kez tiz ve delici, kulakları yırtan.
Eldric bir an sendeledi, gözleri kapandı.
Aurora o anı yakaladı, tüm gücüyle kılıcını savurdu. Bu kez hedef kalp değil— Boyun.
Çelik deriye girdi, yırtıldı. Kan fışkırdı, fıskiye gibi.
Ama Eldric geri çekildi. Yara derindi ama ölümcül değildi, kan akıyordu.
Gülümsedi, dişleri kanlı. “Daha değil,” dedi, sesi boğuk.
Ve zemindeki kan aniden yükseldi. Bir dalga gibi, kırmızı ve yapışkan.
Aurora’yı geri savurdu, taşlara çarptı.
Şapelin taşları çatladı, daha fazla. Eldric geri sıçradı, sunağın arkasındaki karanlığa çekildi.
Kırmızı ışık patladı, kör edici.
Ve bir anda— Yok oldu.
Şapel sessizliğe gömüldü, sadece nefes sesleri. Grup, yaralı ama ayakta; bataklık, hâlâ nabız atıyordu.
Ama Eldric gitmemişti. Sadece değişmişti. Hikaye, devam edecekti; yeni tehditler, yeni savaşlar. Aurora, kalktı; gözleri kararlı. "Bulacağız onu,"
Aurora, pes etmezdi.