25. BÖLÜM

1919 Kelimeler
Zemin bir kez daha titreşti. Bu titreşim korkutucu değildi; daha çok derin bir göğüs boşluğundan gelen uzun, içten bir iç çekiş gibiydi. Toprak, sanki kendi nabzını hatırlamaya çalışıyordu. Parmak uçlarında hissedilen o hafif dalgalanma, kemiklere kadar iniyor, oradan kalbe ulaşıyordu. Kök-merdivenin nabzı hızlandı—dakikada belki seksen beş, belki seksen yedi; tam saymak imkânsızdı çünkü ritim sabit değildi, canlıydı. Zaman, ince bir ip gibi geriliyordu; öyle ki nefes almak bile o ipin gerilişini hissederek yapılmak zorundaydı. Her soluk alışta göğüs kafesi genişliyor, her verişte daralıyordu. Sanki evrenin kendisi bir an için soluklanmayı unutmuştu. Aurora ilk geri adımı attı. Ayakları çıplaktı ve toprağın serinliği tabanlarına işliyordu. Parmakları hafifçe kıvrıldı, sanki toprağı kavramak, ona tutunmak istiyordu ama aynı anda bırakmak da istiyordu. Gözleri hâlâ ağacın en yüksek dallarına takılıydı; oradaki yapraklar, ışıkla gölge arasında titriyor, kendi içlerinde minik gökler taşıyor gibiydi. “Artık öğrendik,” dedi, ama sesi soru gibiydi. Kelimeler ağzından çıkar çıkmaz havada asılı kaldı, sanki onlara inanmak için bir onay bekliyorlardı. Boğazında bir düğüm vardı; yutkundu, düğüm inmedi. Gözleri nemlendi ama ağlamadı—henüz değil. Sadece bakışları ağırlaştı. Çocuk başını yana eğdi. Saçları rüzgârın ters yönde estiği bir yöne doğru savruluyordu ama yüzü sakindi. Gözleri, sanki bin yıllık bir gölün dibinden bakıyordu; derin, dingin ve biraz da yorgun. Dudakları kıvrıldı—gülümseme mi, hüzün mü, yoksa ikisinin arasında bir şey mi, belli değildi. “Öğrenmek bir başlangıçtır,” dedi yavaşça, her kelimeyi ayrı ayrı tartarak. “Taşımak yolculuk. Paylaşmak tamamlanış.” Sesi çocuk sesi değildi artık; ne çok tiz, ne çok kalın. Sanki birdenbire içindeki bütün çağları aynı anda taşıyordu. Elleri kucağında duruyordu ama parmakları hafifçe oynuyordu—sanki görünmez bir ip eğiriyordu, sanki zamanı örmeye çalışıyordu. Mira elini Lena’nın kapalı yumruğuna koydu. Parmakları uzun ve inceydi; tırnakları kısa kesilmiş, kenarları hafifçe çatlamıştı—toprakla, taşla, köklerle çok vakit geçirmiş eller. Lena’nın yumruğu sıcaktı, neredeyse yanıyordu. Tohumun sıcaklığı oradan oraya, avuçtan avuca, damardan damara yayılıyordu; bir nabız gibi, ama bu nabız sadece kanın değil, bir şeyin daha—belki hatıranın, belki acının, belki umudun—nabzıydı. Mira’nın avucunun ortasında minik ter damlaları belirdi. “Bu ağırlaşacak mı?” diye sordu. Sesinde korku yoktu, sadece merak vardı; derin, dürüst bir merak. Gözleri Lena’nın yüzüne kilitlenmişti; orada bir cevap arıyordu, ama aynı zamanda o cevabı taşımaya da hazır olduğunu gösteriyordu. “Eğer saklarsanız, evet,” dedi çocuk. “Eğer akıtırsanız, hayır.” Cümle o kadar yalın, o kadar kesin geldi ki kimse itiraz edemedi. Çocukun bakışları bir an için yere indi; sanki toprağın altındaki kökleri, damarları, su yollarını görüyormuş gibi. Sonra tekrar başını kaldırdı ve gözleri sırayla herkesin yüzünde durdu—her birinde bir parça bırakarak, her birinden bir parça alarak. Adrian gökyüzüne baktı. Yıldızlar yavaş yavaş yer değiştiriyordu; sanki görünmez bir el, sabırla, özenle takımyıldızlarını yeniden çiziyordu. Büyük Ayı’nın kuyruğu uzuyor, Küçük Ayı’nın burnu kısalıyordu. Orion’un kemerindeki üç yıldız hafifçe yana kayıyor, aralarındaki mesafe açılıyordu. Gökyüzü bir tuvaldi ve biri fırçayı eline almış, resmi silip yeniden yapıyordu. Adrian’ın boğazı düğümlendi. Nefesi kesik kesik geliyordu. “Zaman düzleşiyor,” dedi alçak sesle, neredeyse fısıltıyla. “Gitmeliyiz.” Sesi rüzgârın içinden geçti; yapraklar ona cevap verir gibi hışırdadı. Lena son kez ağaca baktı. Kalp yapraklar hafifçe çarptı; her çarpışta minik bir gök gürültüsü gibi, ama yumuşak, içe doğru. Kulak biçimli yapraklar titreşti—sanki bütün söylenmemiş sözleri, bastırılmış çığlıkları, unutulmuş ninnileri dinliyorlardı. Ağacın gövdesindeki damarlar, koyu kırmızıdan mora, mor dan laciverte dönüyordu; sanki ağaç da nefes alıyordu, sanki onun da bir kalbi vardı ve o kalp şu anda herkesinkine eşlik ediyordu. Lena’nın gözleri doldu. Bir damla yanağından süzüldü, çenesine ulaştı, sonra damla toprağa düştü. Toprak onu hemen emdi. “Döneceğiz,” dedi. Sesinde hem söz, hem yemin, hem dua vardı. “Zaten dönüyorsunuz,” diye karşılık verdi çocuk. “Her iniş bir dönüş içerir.” Bu son cümle havada asılı kaldı. Kimse cevap vermedi. Çünkü cevap verilecek bir şey değildi; sadece yaşanacaktı. Işık katlandı. Önce kenarlardan başladı kıvrılmaya; maviler, morlar, altın sarıları iç içe geçti. Sonra gökyüzünün tamamı bir kâğıt gibi büküldü, buruştu, yeniden açıldı. Yıldızlar çizgi oldular, çizgiler halka oldular, halkalar kök-merdivene dönüştü. Ayaklarının altındaki hafiflik ağırlaştı; yerçekimi geri geldi, önce dizlere, sonra kalçalara, sonra omuzlara çöktü. Nefesleri yoğunlaştı. Göğüs kafesleri daraldı, genişledi, daraldı. Bir an için her şey beyaza kesildi—tam bir beyaz, hiçbir gölge, hiçbir çizgi olmayan bir beyaz. Gözler yanıyordu ama kapanmıyordu. Sonra beyazlık dağıldı, yavaşça, pamuk gibi. --- Kuyunun içinden yukarı çıktıklarında gece hâlâ oradaydı. Aynı ay, aynı solgun ışık, aynı yıldızlar. Ama ağaç farklıydı. Kulak biçimli yapraklar tek tek onlara doğru eğilmişti; her biri ayrı bir yönü dinliyormuş gibi. Kalp biçimli olanlar ise yavaşça çarpıyordu—dakikada yetmiş iki, düzenli, sakin. Gövde daha kalın görünüyordu; kabukta yeni çatlaklar açılmış, içlerinden hafif bir altın tozu sızıyordu. Rüzgâr estiğinde toz havaya kalkıyor, ay ışığında dans ediyordu. Viktor ilk konuşan oldu. Ellerini beline koymuş, sırtı hafif kambur, gözleri herkesi tek tek sayıyordu. “Bir gece,” dedi, sesi boğuk. “Tam bir gece.” Ama sesinde şaşkınlık yoktu; daha çok bir kabul, bir teslimiyet vardı. Yüzünde derin çizgiler daha da belirginleşmişti, ama gözleri parlıyordu—sanki uzun zamandır görmediği bir ışığı yeniden bulmuş gibi. Yaşar ateşi karıştırdı; kıvılcımlar yükseldi. Kuru dallar çıtırtıyla yandı, alevler turuncu-kırmızı-mor dans etti. Yüzüne vuran ışık, sakalındaki gri telleri altın rengine boyadı. Gözleri kısılmış, düşünceliydi. “Yüzleriniz değişmiş,” dedi yavaşça. “Ağır ama aydınlık.” Kelimeyi söylerken kendi yüzüne dokundu; parmakları yanaklarında gezindi, sanki o ağırlığı, o aydınlığı kendi teninde de arıyordu. Aurora kuyunun kenarına oturdu. Taş soğuktu, ama o soğuğu hissetmiyordu. Göğsündeki iplik hâlâ oradaydı; ince, gümüş bir tel gibi derisinin altından geçiyor, kalbine bağlanıyordu. Ama artık sızlamıyordu. Sadece varlığını hissettiriyordu—nazik, sessiz, kalıcı. “Onlar yükü paylaştı,” dedi. “Ama karşılığında bizden söz istediler.” Sesi titremiyordu. Gözleri uzaklara bakıyordu; köyün ışıklarına, bacalardan yükselen dumana, karanlıkta belli belirsiz seçilen evlere. Mira toprağa diz çöktü; bu kez ellerini bilerek bastırdı. Parmakları toprağa gömüldü, tırnaklarının altına kara toprak doldu. Gözlerini kapattı. Nefesini tuttu. Sonra yavaşça bıraktı. Toprak onun nefesini aldı, sanki teşekkür eder gibi hafifçe titredi. “Yarım hikâye yok,” dedi. “Artık yok.” Cümle bittiğinde gözlerini açtı. Kirpiklerinde minik toprak tanecikleri parlıyordu. Adrian lavtasını omzundan indirdi. Ahşap hâlâ sıcaktı; sanki bütün yolculuk boyunca çalmaya hazır beklemişti. Parmakları tellere dokundu—önce hafif, sonra kararlı. Bir akor çaldı—kısa, net, tek bir nefes gibi. Ses ağaçta yankılandı; kulak yapraklar titreşti, kalp yapraklar karşılık verdi. Bu kez davul sesi gelmedi; onun yerine ince bir uğultu yayıldı—köyün derinlerinden, evlerin duvarlarından, insanların göğüs kafeslerinden yükselerek. Lena avucunu açtı. Tohum oradaydı. Artık parlamıyordu, ama sıcaktı. Nabzı yavaştı—dakikada altmış gibi, sabırlı, bekleyen. Derisinin altında minik bir kalp atıyordu sanki. Lena’nın gözleri tohuma kilitlendi. Dudakları kıvrıldı—küçük, hüzünlü bir gülümseme. Parmakları tohumu okşadı; teninin sıcaklığı tohuma geçti, tohumun sıcaklığı tene geri döndü. Viktor yaklaştı. Adımları ağırdı, ama kararlıydı. Çömelip Lena’nın yanına oturdu. Omuzları birbirine değdi. “Ekecek misiniz?” diye sordu. Sesinde ne emir, ne rica vardı; sadece merak. Lena başını salladı. “Hayır. Bekleyeceğiz.” “Ne için?” Aurora ayağa kalktı. Köyün ışıklarına baktı. Evlerin bacalarından ince dumanlar yükseliyordu—gri, mavi, beyaz. Uzaktan bir bebek ağladı; sesi keskin, kısa, sonra sustu. Bir kapı kapandı—gıcırdayarak, sonra tok bir sesle. Bir köpek havladı—bir kez, iki kez, sonra o da sustu. Gürültü normaldi—ama içinde telaş vardı, bastırılmış bir telaş. “Köy sustuğunda,” dedi Aurora. Yaşar gözlerini kıstı. Ateşin ışığı gözlerinde dans ediyordu. “Ve köy ne zaman susar?” Mira cevap verdi, sesi yumuşak ama kesin: “Birlikte dinlediğinde.” --- Ertesi gün, hiçbir şey değişmemiş gibi göründü. Pazar kuruldu. Tezgâhların üstünde elmalar kırmızı, armutlar sarı, üzümler mor-mavi yığılı duruyordu. Kadınlar tartıyı dikkatle dengeliyor, terazinin kefelerini sağa sola yatırıp kaldırıyordu. Çocuklar koşuşturuyor, toz kaldırıyor, kahkahalar atıyor, birbirine çamur atıyordu. Erkekler yüksek sesle tartışıyordu—fiyatlar, hava, siyaset, eski hesaplar. Ama dört kişi farklı yürüyordu. Adımları daha yavaş, omuzları daha dik, bakışları daha derindi. Sanki içlerinde bir boşluk açılmış, o boşluğa sessizlik dolmuştu. Aurora kavga eden iki gencin yanından geçti. Birinin yüzü kıpkırmızıydı, diğeri yumruklarını sıkmıştı. Sözler keskin bıçak gibi uçuşuyordu—hakaretler, suçlamalar, eski yaralar yeniden kanıyordu. Aurora önceki gibi araya girip susturmadı. Yanlarında durdu. Sadece durdu. Elleri yanındaydı, avuçları açıktı. Dinledi. Gerçekten dinledi. Onlar bağırdıkça o suskun kaldı. Bakışları ne suçlayıcı, ne acıyandı—sadece oradaydı. Bir süre sonra bağırışlar azaldı—çünkü karşılarında yankı yoktu. Sesler boşluğa çarpıp dağılıyordu. İki genç birbirine baktı. Birinin omzu düştü. Diğeri derin bir nefes aldı. Sonra ikisi de sustu. Aurora tek kelime etmeden oradan ayrıldı. Arkasında bıraktığı sessizlik, ağır ve yumuşaktı. Mira hasta bir kadının evine gitti. Kadın yatağında yatıyordu; yüzü solgundu, gözleri çökmüştü. Nefesi hırıltılıydı. Mira yatağın kenarına oturdu. Kadının elini tuttu—kuru, soğuk, titrek bir el. Acıyı inkâr etmedi. “Çok ağrıyor,” dedi kadın. Mira başını salladı. “Evet,” dedi sadece. Sonra sustu. Aralarındaki sessizlik uzadı. İlk başta tehdit gibiydi—kadın rahatsız oldu, gözlerini kaçırdı. Ama Mira çekilmedi. Sessizlik büyüdü, büyüdü, sonra bir alana dönüştü. Kadın ağlamaya başladı—sessiz, içten. Mira elini bırakmadı. Gözyaşları battaniyeye damladı. Kadın fısıldadı: “Kimse dinlemedi bugüne kadar.” Mira cevap vermedi. Sadece elini sıktı. O an, odadaki hava değişti—daha hafif, daha temiz. Adrian meydanda çaldı. Ama bu kez gösteriş yoktu. Lavtanın telleri çıplaktı, süs yoktu. Melodi basitti—dört nota, tekrar eden. Re – Fa – La – Do. Sonra tekrar. İnsanlar önce fark etmedi; konuşmaya devam ettiler, pazarlık ettiler, bağırıştılar. Ama melodi bir nehir gibi aktı; sözlerin altından geçti, cümlelerin arasından sızdı. Konuşmalar yavaşladı. Bir kadın elindeki sepeti yere bıraktı. Bir adam bastonuna yaslandı. Çocuklar koşmayı kesti, çember olup Adrian’ın etrafına toplandılar. Melodi durmuyordu. Dört nota, tekrar tekrar. İnsanların nefesleri melodiyle aynı ritme girdi. Göğüsler inip kalkıyordu. Gözler uzaklara bakıyordu. Kimse konuşmuyordu artık. Meydan, sessiz bir deniz gibiydi—dalgalı ama sakin. Lena tohumu cebinde taşıdı. Her adımda nabzını hissetti. Köyün sesini dinledi—gerçekten dinledi. Gürültünün altında bir uğultu vardı; yorgunluk, kırgınlık, bastırılmış cümleler, söylenmemiş özürler, tutulmuş gözyaşları. Lena o uğultuyu göğsünde taşıyordu. Yürürken gözleri insanların yüzlerinde geziniyordu—her yüzde bir hikâye, her hikâyede bir yara, her yarada bir sessizlik. Üçüncü günün akşamı oldu. Güneş batarken meydanda bir tartışma başladı; eski bir mesele, eski bir suçlama. Sesler yükseldi, sertleşti. İnsanlar ikiye ayrıldı. Bir taraf bağırıyor, diğer taraf karşılık veriyordu. Köy yine eski haline dönecek gibiydi—bağıran, keskin, kör. Hava ağırlaştı. Toz yükseldi. Kuşlar sustu. Aurora ileri çıktı. Ama bağırmadı. “Bir dakika,” dedi sadece. Sesi yüksek değildi. Ama oradaydı. İnsanlar bir an duraksadı. Sonra devam ettiler. Adrian çalmaya başladı—aynı dört nota. Mira iki tarafın ortasına yürüdü, yere oturdu. Dizlerini kendine çekti, ellerini dizlerinin üstüne koydu. Gözlerini kapattı. Lena cebindeki tohumu tuttu; nabız hızlandı—dakikada doksan. Kalbi göğsünde çarpıyordu. Elleri titriyordu. Sonra… biri sustu. Neden sustuğunu bilmeden. Gözleri şaşkınlıkla açıldı. Ardından diğeri. Sesler tek tek düştü; taş gibi değil, yaprak gibi. Yavaşça, nazikçe. Bir kadın ağladı—yüksek sesle değil, sessizce, omuzları sarsılarak. Bir adam başını eğdi; şapkasını çıkardı, göğsüne bastırdı. Çocuklar bile koşmayı bıraktı. Ellerindeki sopalar yere düştü. Ve bir an geldi—kısa ama gerçek—köy sustu. Bu, boş bir sessizlik değildi. İçinde nefes vardı. İçinde dinleme vardı. İçinde binlerce söylenmemiş kelime, tutulmuş gözyaşı, bastırılmış özür, unutulmuş sevgi vardı. Hava titreşiyordu. Toprak nabız atıyordu. Gökyüzü daha alçalmış gibiydi—sanki dinlemek için eğilmişti. Lena diz çöktü. Avucunu açtı. Tohum parlaklaştı—altın, saf, neredeyse sıvı gibi. Toprağa küçük bir çukur açtı; bu kez acele etmeden. Parmakları toprağı sevgiyle itti, sevgiyle açtı. Tohumu koydu. Üzerini kapattı. Parmakları toprağın üstünde gezindi—sanki ninnileştiriyordu. Kimse alkışlamadı. Kimse bağırmadı. Sadece izlediler.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE