24. BÖLÜM

2242 Kelimeler
Aurora cevap vermeden önce gözlerini kapadı. Kirpikleri titredi; sanki gözkapaklarının ardında, bin yıllık bir rüzgâr esiyormuş gibi hafifçe dalgalandılar. İçindeki kapının gıcırtısını yeniden dinledi. Bu kez o tanıdık, tırnak gibi sıyıran korku yoktu; sadece eşik hissi vardı—sanki bir odanın eşiğinde duruyorsun da, içeride ne olduğunu bilmeden, sadece o eşiğin varlığını hissediyorsun. Hava ağırlaştı, ama ağır değil, yoğunlaştı; sanki nefes almak yerine, nefesi içine çekiyordun. “Hazır doğmadık,” dedi yavaşça, sesi neredeyse kendi kulaklarına yabancı gelecek kadar yumuşak. “Ama hazır oluyoruz.” Mira ayağa kalktı. Dizlerinin üstündeki toprak, ince ince yapışmıştı; gri-kahve karışımı, nemli ve soğuk. Elleriyle silmedi o toprağı; parmak uçlarında bıraktı, sanki bir mühür gibi kalmasını istiyordu. Toprak onun tenine işlemiş gibiydi artık—çocukluğundan beri taşıdığı, hiçbir sabunla çıkmayan bir leke. Gözlerini siluetlere dikti; onlar hâlâ orada, şekilsiz ama varoluşları kesin, gölgeler arasında titreşen eski birer anı gibi. “Tamamlanmak istiyorlarsa,” dedi, sesinde kararlı bir tını, ama altında ince bir titreme, “biz de eksik parçalarımızı bırakmalıyız. Yarım hikâyelerle inemeyiz. Yarım hikâyeler, yarım köklerdir; yarım köklerle de yere tutunamazsın.” Adrian lavtasını eline aldı. Parmakları tellere dokundu ama basmadı, sadece yokladı. Her telin altında titreşen o minik, metalik nabız, havada asılı kaldı; sanki ses doğmadan önce, sesin potansiyeliydi bu. Lavtanın gövdesi, yılların yağından ve terinden koyulaşmıştı; ahşap damarları, Adrian’ın kendi damarlarıyla aynı ritimde atıyormuş gibi görünüyordu. Gözlerini kapadı bir an, sonra açtı. “Eğer öğretmense… ders verecekler,” dedi, kelimeleri ağır ağır seçerek. “Ders acıtabilir. Bazen öğretmenin eli, bıçaktan daha keskindir.” Lena, ışığın eşiğine bir adım attı. Işık ayak bileklerine yükseldi; su gibi değildi, daha koyu, daha viskoz, ama yine de akıyordu. Ayak parmaklarının arasından sızıyor, tenini yalıyor, sonra yukarı tırmanıyordu—yavaş, kasıtlı, sanki onu tanımak istiyormuş gibi. Lena’nın nefesi hızlandı ama korku değildi bu; bir tür teslimiyetti. Omuzları gerildi, sonra gevşedi. “Acıdan kaçmayacağız,” dedi, sesi kararlı ama yumuşak. “Ama onun içinde kaybolmayacağız. Acı bir nehir gibidir; ya yüzersin ya boğulursun. Biz yüzmeyi öğreneceğiz.” Siluetler birbirine karıştı. Önce ayrı ayrı gölgelerdi; sonra birleştiler, ayrıldılar, yeniden birleştiler—sanki tek bir varlığın farklı yüzleriydiler. İçlerinden biri öne çıktı. Yüzü hâlâ net değildi; hatları sis gibi dağılıyordu, ama gözleri… gözleri berraktı. Yaşlı bir gökyüzü gibi; bulutsuz, derin, her şeyi görmüş ama hiçbir şeyi unutmamış. “İlk ders,” dedi ses—ses birden fazla boğazdan geliyordu ama tek bir tınıda birleşiyordu—“dinlemek değil. Taşımak.” Aurora kaşlarını çattı. Alnında ince bir çizgi belirdi; yılların alışkanlığıyla. “Zaten taşıyoruz,” dedi, sesinde hafif bir meydan okuma. “Hayır,” diye cevap verdi ses, sakin ama keskin. “Siz hatırayı taşıyorsunuz. Biz yükü.” O anda toprak bir an ağırlaştı. Altlarındaki zemin inledi; sanki dev bir hayvan uyanıyormuş gibi. Kökler kalınlaştı, yüzeyde beliren damarlar şişti; içlerindeki ışık koyulaştı, zeytin yeşiline, sonra koyu orman yeşiline döndü. Lena’nın göğsü sıkıştı. Görünmez bir el omuzlarına bastırıyordu; nefes almak zorlaştı, ama aynı zamanda daha derin nefes almak zorunda kaldı. Kalbi kulaklarında atıyordu—tek, ağır, ritmik. Mira nefesini düzenledi. Birkaç kez derin derin içine çekti havayı, sonra yavaşça bıraktı. Ciğerleri genişledi, göğsü açıldı. “Nasıl paylaşacağız?” diye sordu, sesi neredeyse fısıltı. Siluetler aynı anda cevap verdi; sesler bir koro gibi yükseldi, ama uyumsuz değildi, tam tersi—mükemmel bir armoni: “Görerek.” Işık birden yükseldi. Parlak ama yakmayan bir ışık; gözleri kamaştırmıyor, aksine içini aydınlatıyordu. Etraflarındaki her şey titredi, sonra çözüldü. Kökler geri çekildi, toprak açıldı; yerini taş bir salon aldı. Duvarlar yüksek, kubbeli tavan uzaklarda kayboluyordu. Taş nemliydi; havada yosun, eski su ve unutulmuş tütsü kokusu vardı. Duvarlarda oyuklar açılmıştı—yuvarlak, derin oyuklar. Her oyukta bir anı dönüyordu; tıpkı suyun içindeki yansımalar gibi, ama daha katı, daha canlı. Görüntüler yavaşça dönüyor, renkler birbirine karışıyor, sonra yeniden ayrılıyordu. Aurora ilk oyuğa yaklaştı. Adımları yankılanıyordu; taş zeminde çıplak ayaklarının sesi, su damlalarının düşüşü gibi ritmik. Oyuğun içine baktı. Bir savaş sahnesi vardı—kırık zırh parçaları, çamura batmış bayraklar, havada asılı kalmış toz bulutları. Ama odak noktası bir asker değildi. Savaşın tam ortasında, diz çökmüş bir çocuk duruyordu. Küçük elleri toprağa gömülü, avuçlarında bir tohum. Tozun içinde bile o tohum parlıyordu; sanki savaşın bütün gürültüsü, bütün kanı, o minik tohuma sıkışmıştı. “Bu…” diye fısıldadı Aurora. Sesi boğazında düğümlendi. “Öfkenin doğduğu an,” dedi ses, hemen yanı başında, ama nereden geldiği belli değildi. “Toprağın kanla ıslandığı gün. O tohum, öfkenin ilk filiziydi.” Aurora diz çöktü. Dizkapakları soğuk taşa değdi; bir an irkildi, sonra bıraktı kendini. Elini uzattı. Parmakları görüntünün içinden geçti—fiziksel bir engel yoktu, ama his geldi. Soğuk. Kayıp. Suçluluk. Parmak uçlarında binlerce iğne batıyormuş gibiydi; gözleri doldu ama yaş akmadı, sadece içerde birikti. “Onlar ölmeseydi…” diye başladı, sesi kırık. “Onlar ölmeseydi,” diye karşılık verdi ses, nazik ama acımasız, “siz dinlemeyi öğrenmez miydiniz? Öfke, sessizliğin en yüksek sesidir. O sessizliği duymak için önce öfkeyi taşımak gerekir.” Aurora sustu. Başını öne eğdi; saçları yüzüne düştü, gölgeler yarattı. Mira başka bir oyuğa yöneldi. Adımları daha ağırdı; sanki her adımda biraz daha toprak taşıyordu. Oyukta hasta bir kadın yatıyordu. Yüzü solgundu, dudakları kurumuş, etrafında kurumuş otlar, yarım kalmış tütsüler, yere saçılmış çiçek yaprakları. Ama görüntü değişti—yavaşça, suyun yüzeyinde dalgalanan bir yansıma gibi. Kadının yüzü huzurluydu artık. Yanında küçük bir kız oturuyordu; minik elleriyle annesinin elini tutmuş, başını göğsüne yaslamıştı. İkisinin arasında ince bir ışık akıyordu—sıcak, altın sarısı. Mira’nın gözleri doldu. Bu kez yaşlar yanaklarından süzüldü; sessiz, ağır damlalar. “Onu hep acıyla hatırladım,” dedi, sesi titreyerek. “Hep o son nefesi, o son bakışı… Ama burada… sakin. Huzurlu.” “Hatıra tek yüzlü değildir,” dedi ses. “Siz sadece en keskin tarafını tuttunuz. Acıyı tuttunuz, çünkü acının kenarları keskindir. Ama huzuru da vardır. Huzur, acının altında yatan sessizliktir.” Mira elini oyuğa uzattı. Parmakları görüntünün içinden geçti; bu kez sıcaklık hissetti. Annenin elinin sıcaklığı, kızın nefesinin sıcaklığı. Göğsü açıldı; yıllardır sıkışmış bir şey çözüldü. Adrian üçüncü oyuğa yaklaştı. Lavtası hâlâ elindeydi; telleri hafifçe titreşiyordu, sanki kendi kendine şarkı söylüyordu. Oyukta bir ev vardı—loş bir oda, tek bir mum yanıyordu. Pencere kenarında bir adam oturuyordu. Dudakları kıpırdamıyordu ama elleri masaya ritim tutuyordu—yavaş, sabırlı, sanki görünmez bir enstrüman çalıyordu. Parmakları havada dans ediyordu; her vuruşta minik ışık zerrecikleri dağılıyordu. Adrian’ın nefesi kesildi. Gözleri faltaşı gibi açıldı. “Hiç fark etmemiştim,” dedi, sesi kırık bir notaya dönüştü. “O da müzik yapıyormuş. Sessizce. Ben çalarken o da çalıyormuş.” “Her sessizlik boşluk değildir,” dedi ses. “Bazısı tohumdur. Sessizlikte büyüyen melodiler vardır. Sen kendi müziğini duyuyordun, ama onun müziğini duymamıştın. Şimdi duyuyorsun.” Adrian lavtasını göğsüne bastırdı. Teller yanağına değdi; soğuk ama tanıdık. Gözlerini kapadı. Bir an için odadaki herkes sustu; sadece onun nefesi ve lavtanın minik titreşimleri vardı. Lena en son oyuğa gitti. Adımları tereddütlüydü ama kararlı. Oyukta fırtınalı bir gece vardı. Şimşekler gökyüzünü yırtıyordu; rüzgâr ağaçları eğiyor, yapraklar çığlık atıyordu. Bir kadın, büyük bir ağacın dibinde doğum yapıyordu. Yüzü ter içindeydi, saçları ıslak, elleri toprağı tırmalıyordu. Ama görüntü yumuşadı—yavaşça, bir battaniye gibi. Kadın bebeği kucağına aldı. Fırtına durdu; gök gürültüsü ışık oldu, şimşekler altın ipliklere dönüştü. Kadın gülümsedi. Bebek ağlamadı; sadece baktı. Lena’nın dizleri çözüldü. Taşa çöktü; elleri göğsüne gitti. “Onu hep kayıp sandım,” dedi, sesi boğuk. “Hep o fırtınayı, o çığlığı… Ama burada… korkmuyor. Hiç korkmamış.” “Çünkü korku senin gözündeydi,” dedi ses nazikçe. “Sen korkuyu ona yükledin. Oysa o, sadece yaşıyordu. Hayatın en çıplak haliyle.” Lena’nın omuzları sarsıldı. Ağladı—sessiz, derin, yılların gözyaşları. Ama aynı zamanda gülümsedi; dudakları titreyerek. Oda yeniden titreşti. Oyuklar kapandı; taşlar eridi, kökler geri geldi. Ama artık daha parlaktılar; damarlarında ışık dans ediyordu, zümrüt ve altın karışımı. Işık, dört kişinin göğsüne doğru ince iplikler gönderdi—ilk gece Lena’ya dokunan iplik gibi, ama bu kez her birine aynı anda. İplikler tenlerine değdi; sıcak, elektrikli, ama yakmayan. Aurora göğsüne dokundu. Parmakları titriyordu. “Bu ne?” “Yükün payı,” dedi ses. “Artık tek omuzda değil. Dört omuzda. Dört kalpte.” Mira derin bir nefes aldı. Ciğerleri genişledi; sanki yıllardır ilk kez tam kapasiteyle nefes alıyordu. Omuzları düştü; yılların yükü erimiş gibiydi. “Hafifledi,” dedi, şaşkınlıkla, neredeyse inanamayarak. Adrian bir akor çaldı. Bu kez ses yankılanmadı—doğrudan toprağa indi. Aşağıdan bir karşılık geldi; derin, kadim bir davul sesi. Bir… iki… bir… iki… Aynı ritim. Toprak nabızlandı; kökler titredi. Lena başını kaldırdı. Gözleri parlıyordu. “Kapı bu muydu?” “Hayır,” dedi ses. “Bu eşikti. Kapı hâlâ ileride.” Toprağın ortasında, az önce plakanın durduğu yerde bir yarık açıldı. Karanlık değildi; içinden yıldızlı bir gökyüzü görünüyordu—ama ters. Sanki yerin altında başka bir gök vardı; yıldızlar aşağıya doğru akıyor, karanlık yukarı yükseliyordu. Aurora gülümsedi. İçindeki kapı artık gıcırdamıyordu; sessiz, sakin, hazır. “Şimdi mi?” “Şimdi,” dedi sesler birlikte. “Ama bilin—derine indikçe zaman düzleşir. Yukarıda bir gece, burada belki bir yıl. Belki on yıl. Zaman burada hatıra kadar esnektir.” Adrian kısa bir hesap yaptı içinden; kaşları çatıldı, sonra gevşedi. “Bir gece,” dedi kararlılıkla. “Yukarıdakiler bizi bekler. Onlara borcumuz var.” Mira Lena’ya baktı. Göz göze geldiler; aralarında sessiz bir anlaşma geçti. “Dönüş yolu?” diye sordu Mira. Lena, kök merdivene baktı. Hâlâ oradaydı ama artık canlı bir varlık gibiydi. Nabzı vardı; damarlarında ışık akıyordu, dakikada belki yetmişe çıkmıştı—daha hızlı, daha uyanık, daha bilinçli. “Yol bizi tanıyor,” dedi Lena. “Unutursak çağırır. Kaybolursak bulur.” Aurora elini uzattı. Avucu yukarı dönüktü. “Bu kez sırayla değil.” Dört el yeniden birleşti. Parmak aralarında yeşil ışık dolaştı; iplikler birbirine dolandı, tek bir halat gibi kalınlaştı, güçlendi. El ele tutuşurken tenleri ısındı; sanki aynı kalbin dört odacığı birleşmişti. Siluetler geri çekildi ama kaybolmadı. Hâlâ oradaydılar; gölgeler arasında titreşiyor, bekliyorlardı. Ses son kez konuştu: “Öğrenin. Döndüğünüzde anlatın. Biz anı değiliz artık—biz akışız.” Ve birlikte, o ters göğe doğru adım attılar. --- Aşağısı yukarıdan çok farklıydı. Yerçekimi hafifti; adımlar su üstünde yürür gibi yumuşak, neredeyse havada süzülüyordu. Her adımda ayaklarının altında minik dalgalar oluşuyor, sonra dağılıyordu. Gökyüzü yıldız doluydu ama yıldızlar sabit değildi; hareket ediyorlardı—kök uçları gibi kıpır kıpır, yavaşça dönerek, birbirine yaklaşıp uzaklaşarak. Bazı yıldızlar o kadar yakındı ki, parmak ucuyla dokunulabilecekmiş gibi duruyordu; bazıları ise sonsuz uzaklıkta, iğne ucu kadar. Hava serindi ama üşütmüyordu; teninde ince bir sis tabakası bırakıyordu, ama ıslak değildi—sadece varlığını hissettiriyordu. Kokular da farklıydı; yukarıdaki nemli toprak kokusu yoktu burada. Bunun yerine eski bir kütüphane kokusu vardı—kâğıt, mürekkep, toz, ama aynı zamanda çiçek, taze kesilmiş ot ve uzak bir deniz. Aurora etrafına baktı. Saçları hafifçe havalandı; yerçekimi yüzünden aşağı değil, yanlara doğru dalgalanıyordu. “Burası… geçmiş mi?” diye sordu, sesi yankılanmadı—sözcükler havada asılı kaldı, sonra yavaşça eridi. Lena başını salladı. Gözleri yıldızlara takıldı. “Ne geçmiş ne gelecek. Hatıranın tohumu. Zaman burada katlanıyor; her an, her diğer anın içinde saklı.” Uzakta bir ağaç belirdi. Önce silik, sonra giderek netleşti. Gövdesi şeffaftı; içinden ışık akıyordu—yavaş, nabız gibi. Dalları ikiye ayrılmıştı; bir tarafında kalp biçimli yapraklar, koyu kırmızı damarlı, diğer tarafında kulak biçimli yapraklar, ince, neredeyse saydam. Yapraklar titreşiyordu; rüzgâr yoktu ama onlar kendi ritimlerinde dans ediyordu. Mira fısıldadı, sesi hayranlıkla doluydu: “İki ağaç… tek kök.” Adrian yavaşça çalmaya başladı—bu kez bilinçli, kasıtlı. Parmakları tellerde gezindi; melodi ne yukarı ne aşağı gidiyordu; yatay akıyordu, düz bir çizgi gibi, ama o çizgi içinde sonsuz kıvrımlar taşıyordu. Notlar havada asılı kaldı; her nota bir ışık zerresi doğurdu, sonra zerreler ağaca doğru süzüldü. Ağaç titreşti; gövdesindeki ışık hızlandı, nabzı yükseldi. Gövdeden bir yarık açıldı—yavaş, sessiz, neredeyse saygılı. İçinde küçük bir çocuk duruyordu. Ne kız ne erkek; yüzü hem genç hem yaşlıydı. Gözleri… gözleri hepsine benziyordu biraz—Aurora’nın kararlı bakışını, Mira’nın hüznünü, Adrian’ın merakını, Lena’nın derinliğini. Aynı anda dört kişiydi ve hiçbirisi değildi. “Tamamlanmak için geldiniz,” dedi çocuk. Sesi yumuşak ama çok katmanlıydı; her kelime başka bir tonda yankılanıyordu. Aurora bir adım öne çıktı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. “Öğrenmek için,” dedi. Çocuk başını salladı. Yapraklar hışırdadı; sanki ağaç da onaylıyordu. “O zaman bilin,” dedi. “Öfke ateştir—yakmak için doğar, ama aynı zamanda aydınlatır. Sabır toprak—her şeyi kabul eder, ama hiçbir şeyi aceleye getirmez. Dinlemek sudur—her şekle girer, ama kendi özünü kaybetmez. Anlatmak rüzgârdır—taşır, yayar, ama asla zorla durmaz. Dördü bir araya gelmeden kök büyümez.” Lena derin bir nefes aldı. Göğsündeki iplik hâlâ nabız atıyordu. “Peki ya biz?” diye sordu. Çocuk gülümsedi—o gülümseme, bir anda bütün yıldızları aydınlattı. “Siz beşincisiniz.” “Beşinci?” Mira sordu, kaşları kalktı. “Işık.” O an, dört kişinin göğsündeki iplikler parladı. Yeşil değildi artık—altınla karışık, saf, neredeyse beyaz bir renk. Işık o kadar yoğundu ki, etraflarında minik gölgeler bile oluşmadı. Ağaçtan bir tohum düştü; yavaşça, süzülerek, Lena’nın avucuna kondu. Sıcaktı. Nabızlıydı. Avucunun içinde minik bir kalp gibi atıyordu. “Bunu yukarı taşıyın,” dedi çocuk. “Ama ekmeyin. Bekleyin. Ne zaman ki köy susar… o zaman.” Adrian notayı susturdu. Teller titremeyi bıraktı. “Ne zaman susarız?” diye sordu, sesinde hem merak hem korku. Çocuk cevap vermedi hemen. Gözleri uzaklara daldı; sanki yukarıdaki dünyayı görüyordu. “Susmak, konuşmayı bırakmak değildir,” dedi sonunda. “Susmak, dinlemeye başlamaktır. Köy sustuğunda, siz susmayacaksınız. Siz konuşacaksınız. Ama bu kez sözleriniz tohum olacak.” Tohum Lena’nın avucunda bir an daha parladı, sonra hafifçe soldu—ama sıcaklığını bırakmadı. Lena yumruğunu kapattı; tohumu korumak istercesine.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE