Lena, Aurora’nın yüzüne baktı; çenesinden süzülen meyve suyunun, ateşin titrek ışığında yeşil bir mücevher gibi parlayışını izledi. O yeşil damla, yavaşça aşağı doğru kayarken, sanki ormanın derinliklerinden fırlamış bir yaprağın özsuyu gibiydi – taze, canlı, ama bir o kadar da kırılgan. Aurora’nın teni, loş ışık altında soluk bir ayva rengindeydi; kirpikleri hafifçe titriyor, sanki rüyasının eşiğinde asılı kalmış bir kelebek gibi. Ormanın kokusu – nemli toprak, çürüyen yapraklar ve uzaktan gelen tuzlu bir rüzgârın izi – havayı ağırlaştırmıştı. Kulak biçimli yapraklı ağaç, grubun etrafında bir nöbetçi gibi dikiliyordu; dalları, hafif bir esintiyle kıpırdanıyor, yaprakları fısıltı gibi hışırdıyordu. Ateşin çıtırtısı, odunların içindeki saklı hikayeleri fısıldar gibiydi; her patlamada, kıvılcımlar gökyüzüne doğru sıçrıyor, yıldızların arasında kayboluyordu.
“Ne duydun?” diye sordu Lena fısıltıyla, sesi ormanın derin sessizliğine karışarak neredeyse kayboluyordu. Kalbi, göğsünde bir davul gibi atıyordu; yıllardır bu ormanda yaşasa da, her vizyon anı onu yeniden bir çocuğa dönüştürüyordu – korkuyla dolu, ama merakla yanıp tutuşan.
Aurora yutkundu. Gözleri hâlâ kapalıydı; kirpiklerinin ucunda, minik ter damlaları birikmişti, sanki içindeki fırtınanın dışa vurumu gibi. Dudakları hafifçe aralandı, nefesi sıcak ve düzensizdi. “Bir kapı gıcırdadı,” dedi yavaşça, kelimeler boğazından zorla çıkıyormuş gibi. “Taştan bir kapı. Açılmadı… ama ardında biri bekliyor. Yalnız değil. Çok ses var. Fısıldaşmıyorlar—sabrediyorlar.” Aurora’nın sesi, ormanın rüzgârına karışan bir ney sesi gibiydi; derin, yankılı, ama kırılgan. O an, Lena onun zihninin derinliklerini hayal edebiliyordu: karanlık bir koridor, taş duvarlar nemli ve soğuk, ve o kapının ardında, sabırla bekleyen gölgeler. Aurora çocukluğundan beri bu vizyonlara sahipti; ormanın onu seçtiği gece, bir fırtınada kaybolduğunda başlamıştı her şey. O gece, ağaçlar fısıldamış, kökler yol göstermiş, ama bedeli öfkeyle dolu bir kalp olmuştu.
Mira bir adım yaklaştı, ağacın gövdesine iki parmağını dayadı. Parmak uçları, kabuğun pürüzlü dokusunu hissediyordu; o kabuk, yılların izlerini taşıyordu – derin çatlaklar, yosun lekeleri, ve yer yer sızan reçine damlaları ki her biri bir hikaye gibi parlıyordu. Mira’nın elleri titremiyordu; o, ormanın kızıydı, toprakla doğmuş gibi. Saçları, geceye karışan siyah bir nehir gibiydi; gözleri ise kehribar rengi, ateşin yansımasıyla altın gibi parlıyordu. “Sabır da bir hatıradır,” dedi, sesi sakin ama derin bir nehir gibi akıcı. “Öfke yanar, sabır kök salar.” Kelimeleri havada asılı kaldı; sanki ağacın yaprakları onları yakalayıp emmiş gibiydi. Mira, bu sözleri babasından duymuştu – yaşlı bir şifacı, ormanın sırlarını bilen tek adam. O, sabrı kök salmış bir ağaç gibi tarif etmişti: Yavaş büyür, ama fırtınalara dayanır. Mira’nın içinde, o sabırla örülmüş bir ağ vardı; kardeşini kaybettiği yıldan beri, öfkesini toprağa gömmeyi öğrenmişti.
Adrian lavtasını dizlerine bıraktı. Lavta, eski bir meşe ağacından oyulmuştu; tellerinde, ormanın rüzgârı saklı gibiydi – her dokunuşta, yaprak hışırtıları ve uzak bir şelalenin mırıltısı duyulurdu. Adrian’ın parmakları, tellerin üzerinde geziniyordu hâlâ, sanki müziği bırakmak istemiyormuş gibi. Yüzü, ateşin gölgesinde yarım kalmış bir heykel gibiydi; sakalı hafifçe kıvırcık, gözleri mavi bir gölün derinliği gibi. “Melodi değişti,” diye mırıldandı, sesi lavtanın son notalarının yankısı gibi alçak. “Artık yukarı çıkmıyor. Aşağı iniyor. Sanki notalar toprağa kazınıyor.” Adrian, müzikle konuşurdu; çocukluğundan beri, babasının sessizliğini lavtayla doldurmuştu. O sessizlik, bir hastalıkla gelmişti – kelimeler boğazında düğümlenmiş, sadece notalarla akmıştı. Şimdi, bu vizyonla, müziği ormanın kalbine indiriyordu; notalar, kökler gibi toprağa sızıyor, gizli bir dilde fısıldıyordu.
Viktor kaşlarını çattı ama yüzünde sertlik yoktu; o sertlik, yılların yüküyle yumuşamıştı. Viktor, grubun demircisiydi – elleri nasırlı, omuzları geniş, ama kalbi bir çocuğunki gibi hassas. Saçları griye çalan kahverengi, alnında derin bir yara izi vardı; ormanın bir pençesinden kalma. “Kapı diyorsun,” dedi Aurora’ya, sesi toprağı ezer gibi kalın ama şefkatli. “Nerede?” Gözleri, Aurora’nınkileri tarıyordu; o bakışta, bir baba şefkati saklıydı, kaybettiği oğlunun hatırasıyla örülmüş.
Aurora gözlerini açtı. O gözler, yeşil bir ormanın derinliği gibiydi; içinde fırtınalar kopmuş, ama şimdi sakin bir göl gibi durulmuştu. “Kuyunun altında değil. Daha derinde. Köklerin birleştiği yerde. İki ağacın arasında.” Kelimeleri söylerken, eli istemsizce göğsüne gitti; kalp atışlarını hissediyordu, her vuruşta o kapının gıcırtısını duyuyordu. Aurora, bu vizyonları bir lanet gibi taşırdı; ama aynı zamanda bir hediye – ormanın onu seçtiği için, yalnız olmadığını hissettirirdi.
Lena başını eğdi, kulak yapraklı ağacın gövdesine alnını dayadı. Kabuk, serin ve nemliydi; altında, ağacın nabzı gibi hafif bir titreşim vardı. Lena’nın saçları, siyah ipek gibi dökülüyordu omuzlarına; yüzü, ay ışığının dokunuşuyla gümüş gibi parlıyordu. “Evet,” dedi, sesi ağacın hışırtısına karışarak. “Onlar çağırmıyor. Dinlememizi bekliyorlar. Bu kez biz ineceğiz.” Lena, ormanın bekçisiydi; çocukluğundan beri, köklerle konuşurdu. O, bir fırtınada doğmuştu – annesi ağacın altında doğururken, gökler öfkeyle kükremişti. O öfke, Lena’nın damarlarında akardı; ama şimdi, sabra dönüşüyordu.
Yaşar ağır ağır öne çıktı. Yaşar, grubun en yaşlısıydı; sırtı hafif kambur, ama adımları toprağı selamlar gibi sağlam. Sakalı beyaz bir nehir gibi uzanıyordu göğsüne; gözleri, yılların bilgeliğiyle soluk mavi. Elleri, kökler gibi buruşuk ama güçlüydü. “Her iniş bir bedel ister,” dedi, sesi rüzgârın içinden gelen bir fısıltı gibi. “Ne bırakacağız geride?” Soru, havada asılı kaldı; sanki ağaçlar bile nefeslerini tutmuş gibiydi. Yaşar, bu sözleri defalarca söylemişti – her macerada, her kayıpta. O, ormanın tarihçisiydi; hikayeleri ezberlemiş, ama bedellerini de ödemişti: Bir kol, bir kardeş, bir umut.
Kısa bir sessizlik oldu. Ateşin çıtırtısı duyuldu; her patlamada, kıvılcımlar dans ederek yükseliyor, sonra karanlığa gömülüyordu. Rüzgâr yaprakları titretti; kulak biçimli yapraklar hep birlikte hafifçe kıvrıldı, sanki soruyu yutmuş gibiydi. O yapraklar, ormanın kulaklarıydı – her fısıltıyı, her çığlığı duyar, ama yargılamazdı. Sadece dinlerdi, köklerine taşırdı.
Mira cevap verdi: “İsimlerimizi değil. Korkularımızı.” Sesinde, bir nehirin dingin akışı vardı; korkuları, toprağa gömmeyi öğrenmişti o. Korku, onun için bir tohumdu – ekilirse büyür, ama bırakılırsa solar.
Adrian tek bir alçak nota çaldı. Lavtanın teli, titreşerek havayı yardı; nota, toprağa sızdı, sanki kökleri uyandırdı. “Ve acelemizi,” dedi. “Aceleyle girilen kapı kapanır.” Adrian’ın sesi, müziğin yankısı gibiydi; acele, onun düşmanıydı – babasının sessizliğinde öğrenmişti bunu. Acele, notaları bozar; sabır, senfoniye dönüştürür.
Aurora ayağa kalktı. Bacakları hafifçe titriyordu, ama duruşu dimdikti; meyve suyu lekesi hâlâ çenesinde parlıyordu, bir savaş boyası gibi. “Kaç kişi?” diye sordu, sesi kararlı ama içinde bir tereddüt saklı.
Lena tereddüt etmedi. Gözleri, grubun her birini taradı; o bakışta, bir liderin ağırlığı vardı. “Dört.” Kelime, taş gibi indi; kesin, değiştirilemez.
“Kimler?” Aurora’nın sesi, hafifçe yükseldi; merakla karışık bir rahatlama.
“Sen. Ben. Mira. Adrian.” Lena’nın listesi, bir büyü gibiydi; her isim, ormanın bir parçasıydı – vizyoncu, bekçi, şifacı, müzisyen.
Viktor homurdandı. Göğsü kabardı, sonra indi; homurtusu, bir ayı gibi derin ama yaralı. “Ben ne olacağım?” Sesi, kırgınlıkla doluydu; yıllardır grubu korumuş, ama her seferinde dışarıda kalmıştı. O, gücü temsil ederdi – demir gibi, ama kalp gibi yumuşak.
Lena ona baktı; gözleri yumuşak ama kararlıydı, bir annenin bakışı gibi. “Sen burada kalacaksın. Ağacı koruyacaksın. Eğer kapı kapanırsa… bizi geri çağıracak olan güç sen olacaksın.” Kelimeler, Viktor’un kalbine dokundu; o güç, onun gücüydü – sadakat, dayanıklılık. Viktor, oğlunu kaybettiğinde, bu gücü toprağa gömmüştü; şimdi, yeniden kök salıyordu.
Viktor’un çenesi gerildi, kasları taş gibi sertleşti; sonra gevşedi, bir nehir kenarındaki kaya gibi. “Geri çağırmam gerekirse,” dedi, sesi şimdi daha yumuşak, “sesiniz yankı yapmalı. Susmayın.” Bu, bir yemin gibiydi; Viktor’un yeminleri, demirden daha sağlam olurdu.
Aurora başını salladı. Saçları, hareketle dalgalandı; gülümsemesi, karanlıkta bir yıldız gibi parladı. “Susmayacağız.” Sözü, gruba yayıldı; bir bağ, görünmez ama güçlü.
Gece yeniden ağırlaştı. Hava, ormanın nefesiyle doluydu – nemli, serin, yaprakların kokusuyla karışık. Lena kuyunun kenarına yürüdü; adımları, toprağı öper gibi yumuşak. Kuyu, eski bir yara gibiydi ormanda: Taş duvarları yosun kaplı, dibinde karanlık bir göl gibi sessizlik. Kulak yapraklı ağacın bir dalı, rüzgâr olmadan eğildi; sanki bir el uzatır gibi. İnce bir kök, kuyunun içine doğru sarktı – yeşil, canlı, damarlarında özsu akan bir ip gibi parlaktı. O kök, yılların birikimiydi; toprağın derinliklerinden fırlamış, ışığı emmiş, şimdi yol gösteriyordu.
Mira fısıldadı: “Yol hazır.” Sesinde, bir rahibenin kutsaması gibi bir dinginlik vardı; Mira, yolları hisseder, kökleri okurdu.
Adrian lavtasını sırtına astı. Lavta, sırtında bir kalkan gibi duruyordu; teller, hafifçe titreşerek şarkı söylüyordu hâlâ. “Bu kez çalmak için değil,” dedi. “Dinlemek için.” Adrian, dinlemeyi babasından öğrenmişti; sessizlikte, en derin melodiler saklıydı.
Aurora kuyunun taşlarına bastı. Taşlar, ayaklarının altında serin ve pürüzlüydü; yosunlar, parmaklarının arasında ezildi, yeşil bir leke bıraktı. “Önde sen,” dedi Lena’ya, sesi meydan okur gibi ama güven dolu.
Lena derin bir nefes aldı; göğsü kabardı, ormanın havasını içine çekti – yaprak, toprak, gizem. “Hayır,” dedi. “Birlikte.” Bu, bir manifesto gibiydi; yalnızlık, ormanda bir lanetti.
Dört el, kuyunun kenarında birleşti. Parmaklar iç içe geçti; tenler, farklı hikayelerle dokunuyordu – Aurora’nın yumuşaklığı, Lena’nın gücü, Mira’nın şefkati, Adrian’ın hassasiyeti. Taşlar bu kez soğuk değildi; hafif bir nabız vardı, dakikada belki altmış vuruş – sakin bir kalp gibi, ormanın kalbi. O nabız, grubun ellerine yayıldı; kalp atışları senkronize oldu, bir ritim yarattı.
Kuyu kararmadı. Aksine, aşağıya doğru soluk bir yeşil ışık açıldı; spiral bir yol gibi, köklerin izini takip eden bir merdiven. Işık, yaprak damarları gibiydi – ince, dallanan, derinlere inen. Duvarlar, yosun ve köklerle kaplıydı; her adımda, minik böcekler kaçışıyor, yapraklar hışırdıyordu.
Yaşar arkalarından seslendi: “Unutmayın—öfkelenirlerse korkmayın. Özlerlerse dinleyin.” Ses, yukarıdan bir yankı gibi indi; Yaşar’ın bilgeliği, bir meşale gibiydi.
Aurora gülümsedi; dudakları kıvrıldı, gözleri parladı. “Duyduk.” Ve birlikte indiler.
İniş, bir rüya gibiydi – yavaş, hipnotik. Her basamak, taş ve kök karışımıydı; ayaklar altında ezilen yosunlar, yeşil bir halı gibi yayılıyordu. Hava, yukarıdakinden farklıydı: Daha nemli, ama ferah; toprağın kokusu, mantar ve eski kitaplar gibiydi. Duvarlardaki kökler, parmak gibi uzanıyordu; bazıları dokunulduğunda titreşiyor, sanki bir selam veriyordu. Yeşil ışık, etraflarını sarıyordu; gölgeler dans ediyor, yüzlerini aydınlatıyordu. Aurora, kalbinin atışını duyuyordu – hızlı, ama korkudan değil, heyecandan. Lena’nın eli, sıcaktı; Mira’nın nefesi, düzenliydi; Adrian’ın adımları, bir melodi gibi ritimli.
Yol, spiral olarak kıvrılıyordu; her dönüşte, ormanın katmanlarını açığa vuruyordu. Üst katmanlar, genç köklerdi – parlak, esnek; altlara indikçe, yaşlılar geliyordu: Kalın, buruşuk, hikayelerle dolu. Bazen, duvarlarda semboller beliriyordu – dalga şekilleri, yaprak motifleri, eski bir dilin izleri. Aurora, parmağını birine dokundurdu; taş ısındı, sanki bir anı canlandı. Lena, sessizce fısıldadı: “Bu yol, bizim yolumuz.” Grup, konuşmadan ilerliyordu; sessizlikleri, bir dua gibiydi.
Yaklaşık yüz basamak sonra, hava değişti – daha ağır, daha eski. Toprak, duvarlara yapışmıştı; kökler, bir ağ gibi örülmüştü. Işık, soluklaşıyordu; ama karanlık değildi, sadece derinleşiyordu. Mira, bir an durdu; burnunu çekti, kokuyu aldı. “Burası,” dedi, sesi yankılandı. “Kalbin odası.”
Aşağıda hava nemliydi ama boğucu değildi; serin bir esinti, yüzlerine çarpıyordu – sanki derinlerden bir nefes gibi. Kökler duvarlara sarılmıştı; kalın, yaşlı kökler, yüzlerce yıllık ağaçların damarları gibi kıvrımlı ve pütürlü. Onların arasından geçen genç, parlak iplikler, gümüş bir ışıkla parlıyordu; her biri, bir damar gibi nabız atıyordu. Her adımda, toprak hafifçe titreşiyordu – minik bir deprem gibi, ama uyumlu, ritmik. O titreşim, ayaklarından yukarı çıkıyordu; kemiklerine, kalplerine sızıyordu. Aurora, dizlerinin titrediğini hissetti; ama bu, korkudan değil, toprağın şarkısından geliyordu.
Mira diz çöktü, avucunu toprağa koydu. Toprak, nemli ve serindi; parmaklarının arasında, minik kum taneleri ezildi, bir koku yayıldı – taze kazılmış bahçe gibi. Mira’nın gözleri kapandı; avucu, toprağın nabzını aldı – yavaş, derin. “Burada,” dedi, sesi bir kehanet gibi. “Kapı burada.” Mira, toprağı okurdu; çocukluğunda, kız kardeşinin mezarını kazarken öğrenmişti bunu. Toprak, yalan söylemezdi – sadece fısıldardı.
Toprak, yuvarlak bir taş plakayla örtülüydü. Plaka, yaklaşık bir metre çapındaydı; yüzeyi, yılların aşındırmasıyla pürüzlüydü. Üzerinde çizikler vardı – eski semboller, dalga ve yaprak şekilleri, sanki bir çocuğun parmak izleri gibi karmaşık ama anlamlı. Semboller, yeşil ışıkta parlıyordu; her biri, bir hikaye anlatıyordu – dalgalar öfkeyi, yapraklar sabrı temsil ediyordu. Kenarları, köklerle çevriliydi; kökler, plakayı bir taç gibi sarıyordu.
Adrian eğildi. Dizleri toprağa battı; elleri, plakaya dokundu – soğuk, ama canlı. Parmakları, sembolleri izledi; her çizik, bir nota gibi hissettirdi. “Bu bir kilit değil,” dedi, sesi hayret dolu. “Bu bir kulak.” Adrian, kulakları severdi; müzik, kulakların hediyesiydi. Bu plaka, ormanın kulağıydı – dinleyen, ama yargılamayan.
Lena gözlerini kapadı. Nefesi yavaşladı; göğsü, ritmik inip kalkıyordu. “Konuşmayacağız,” dedi. “Anlatacağız.” Lena, anlatmayı bilirdi; hikayeler, onun silahıydı. Ormanda kaybolduğu geceden beri, kelimeleriyle yol bulurdu.
Aurora kaşını kaldırdı. Gözleri, merakla parladı; ama içinde bir tedirginlik vardı – vizyonu, bu anı göstermişti, ama detayları belirsizdi. “Nasıl?” Sesi, hafifçe titredi; Aurora, duygularını saklamazdı – onlar, onun gücüydü.
Lena elini göğsüne koydu. Kalp atışını hissetti; o atış, öfkenin izlerini taşıyordu. “Öfkeni hatırla. Ama ona tutunma. Sadece göster.” Lena’nın sesi, bir rehber gibiydi; öfke, onun eski düşmanıydı – ormanı seçtiği için kızmıştı, ama şimdi anlıyordu: Seçim, karşılıklıydı.
Aurora’nın nefesi ağırlaştı. Göğsü kabardı; anılar, zihninde bir sel gibi aktı. “Kaybolduğum gece,” dedi alçak sesle, kelimeler boğazını yakıyordu. “Karanlığa bağırmıştım. Kimse gelmedi sanmıştım.” Bir an durdu; gözleri doldu, ama yaşlar akmadı – sadece parladı. O gece, ormanın derinliğinde, fırtına uluyordu; ağaçlar eğiliyor, yapraklar kırbaç gibi şaklıyordu. Aurora, on iki yaşındaydı; ailesinden kaçmıştı, bir tartışmadan sonra. Karanlık, onu yutmuştu; öfkesi, bir ateş gibi yanıyordu. “Ama rüzgâr gelmişti. Onu duymamıştım.” Aurora’nın sesi, yumuşadı; rüzgârı hatırladı – nazik bir dokunuş, yaprakları okşayan. O rüzgâr, ormanın nefesiydi; onu eve getirmişti, ama bedeli sessiz bir yara olmuştu.
Toprak hafifçe ısındı. O ısı, ayaklarından yukarı yayıldı; plaka, nabız gibi attı. Semboller, daha parlak parladı – dalgalar kıvrıldı, yapraklar açıldı.
Mira konuştu; sesi, bir nehir gibi akıcı ama duygulu. Dizleri hâlâ toprağa gömülüydü; elleri, yumruk oldu. “Kız kardeşimi suçladım. O hasta değildi, ben zayıftım diye düşündüm.” Gözleri doldu ama ağlamadı; yaşlar, kirpiklerinde asılı kaldı, elmas gibi. Mira, on beş yaşındaydı o zaman; köylerinde salgın vardı – gölgeler gibi gelen bir hastalık. Kız kardeşi, solgun bir gül gibi solmuştu; Mira, şifalı otlar aramış, ama bulamamıştı. Öfkesi, kendine dönmüştü – zayıfım diye. “Öfkem, sevgimi sakladı.” Mira’nın sesi kırıldı; ama devam etti. O öfke, sevgiyi gömmüştü; kız kardeşinin son gülümsemesini hatırlamıyordu bile, sadece suçlamayı. Şimdi, toprağa dokunarak, sevgiyi çıkarıyordu – kök gibi, derinlerden.
Adrian dizlerini toprağa bastırdı. Toprak, yumuşak ama dirençliydi; parmakları, kazdı hafifçe, bir nota gibi. “Babam sustuğunda, ben de sustum. Ona kızdım. Oysa o acısını yutuyordu.” Adrian’ın sesi, lavtasının teli gibi titredi. Babası, bir maden kazasında yaralanmıştı; kelimeler, boğazında düğümlenmişti. Adrian, on dört yaşındaydı; ev sessizleşmişti, sadece lavtanın notaları doluyordu odayı. Öfkesi, babaya dönmüştü – neden konuşmuyorsun diye. Ama şimdi anlıyordu: Acı, sessizliği doğurur. Adrian, gözlerini kapadı; babasının elini hatırladı – nasırlı, ama sıcak.
Lena son olarak fısıldadı; sesi, grubun kalbine sızdı. Alnı hâlâ plakaya yakındı; nefesi, sembolleri buğulandırdı. “Ormana kızdım. Beni seçti diye. Ama belki de ben onu seçtim.” Lena’nın hikayesi, en eskisiydi; doğum fırtınasında, annesi ölmüştü. Orman, onu kabul etmişti – kökler sarılmış, yapraklar korumuş. Ama Lena, öfkelenmişti: Neden ben? Neden yalnız? O öfke, yıllarca yanmıştı; şimdi, toprağa bırakıyordu – bir tohum gibi, büyüyecek ama zincir olmayacaktı.
Taş plaka çatlamadı. Açılmadı. Ama derin bir nefes duyuldu – toprağın içinden, bir akciğer gibi. O nefes, grubu sardı; nemli, eski, ama davetkar.
Ve ardından bir ses – bir değil, birçok. Çocuk sesleri değil; yaşlı değil. Zamanı olmayan sesler – yankılar gibi, katman katman. “Dinliyorsunuz,” dediler birlikte, sesleri bir koro gibi uyumlu.
Aurora gözlerini açtı; kalbi hızlandı, ama korku yoktu – sadece hayret. “Evet.” Cevabı, net ve güçlüydü; vizyonu doğrulanmıştı.
“Öfkeyi gömmeyeceksiniz?” Sesler, merakla sordu; o merak, bir çocuğunki gibi masum ama derin.
Mira cevap verdi: “Hayır. Onu taşıyacağız, ama zincir gibi değil.” Mira’nın sesi, şifacı gibiydi; öfke, bir ilaç olabilirdi – dozunda.
Kısa bir sessizlik. Toprak, yeniden titreşti; kökler, kıvrıldı hafifçe. Sonra taş plaka yavaşça saydamlaştı. Kenarları eridi gibi; altında karanlık değil, ışık vardı – daha eski, daha derin bir ışık. O ışık, kehribar gibiydi; içinde, ormanın anıları yüzüyordu – eski ağaçlar, unutulmuş meyveler, kayıp yollar.
Ve o ışığın içinde siluetler belirdi. Kayıp olanlar. Unutulanlar. Savaşta düşenler – zırhları paslanmış, kılıçları kırık; hastalıkta solanlar – tenleri soluk, gözleri hâlâ parlayan; ormanda kaybolanlar – saçları yaprak dolu, ayakları köklenmiş. Siluetler, netleşmiyordu; sadece dans ediyor, hikayelerini fısıldıyordu. Bir siluet, Aurora’ya yaklaştı – bir kız, on iki yaşında gibi; gözleri, Aurora’nınkine benziyordu. Başka biri, Mira’ya uzandı – bir kadın, elleri ot dolu. Adrian’ın babasının gölgesi gibi bir adam, sessizce başını salladı. Lena’nın annesi, bir fısıltıyla selam verdi.
Lena’nın sesi titremedi; duruşu, bir kaya gibi sağlamdı. “Ne istiyorsunuz?” Soru, havaya karıştı; ama cevap, bekleniyordu.
Cevap netti: “Hatırlanmak değil. Tamamlanmak.” Sesler, bir dalga gibi yayıldı; tamamlanma, bir bulmacanın son parçası gibiydi.
Aurora bir adım öne çıktı. Işık, tenini boyadı; gölgesi, siluetlerle dans etti. “Nasıl?” Sesi, meydan okur ama saygılıydı.
Işık dalgalandı; siluetler, yaklaştı – dokunmadan, ama hissedilir. “Bizi hikâyeye dahil edin. Kurban olarak değil. Öğretmen olarak.” O sözler, bir kehanet gibiydi; öğretmenler, ders verir, ama bedel almaz.
Adrian nefes verdi; göğsü indi kalktı, rahatlama dolu. “Şarkılarımızda mı?” Lavtasını sırtından indirdi istemsizce; teller, hafifçe çınladı.
“Şarkılarda. Meyvelerde. Çocukların adımlarında.” Sesler, örnekler verdi; meyveler, özsuyuyla anı taşır; çocuklar, masum adımlarla geleceği eker.
Mira’nın yüzü aydınlandı; gülümsemesi, bir şafak gibi. “Öfke… öğretmen olabilir.” Anladı; öfke, dersin ta kendisiydi – yakar, ama aydınlatır.
“Evet,” dedi sesler. “Ama dinleyen için.” Bu, bir uyarıydı; dinlemek, anahtardı.
Toprak titreşti; plaka tamamen ışığa dönüştü. Kökler geri çekilmedi – aksine daha da güçlendi; dallandılar, grubu sardı – koruyucu bir kucak gibi. Işık, genişledi; siluetler, netleşti – yüzler belirdi, gülümsemeler yayıldı. Bir siluet, elini uzattı; dokunuşu, bir rüzgâr gibiydi – serin, ama ısıtan.
Lena arkasına baktı; yol, hâlâ açıktı, ama değişmişti – kökler, bir merdiven gibi uzanmıştı. “Hazır mıyız?” diye sordu.