22. BÖLÜM

2693 Kelimeler
Işık zerrecikleri, gökyüzünden süzülürken, sanki unutulmuş bir rüyanın parçaları gibiydi. Her biri, minik bir yıldız tozu damlası, geceye karışmış gizli bir fısıltı. Meydanın taşlarına değdikleri anda, o eski, aşınmış granitler bir an için mucizevi bir dönüşüm geçirdi. Şeffaflık, taşların damarlarında yayıldı; içlerindeki çatlaklar, kristal bir labirent gibi açığa çıktı. Sanki her taşın altında, toprağın derinliklerinden gelen bir kalp atıyordu—yavaş, ritmik, yılların biriktirdiği acıları taşıyan bir nabız. Taşlar, o an için duvar olmaktan çıktı; pencereye dönüştüler, geçmişin hayaletlerini yansıtan pencerelere. Kimileri, taşların altında gömülü kemiklerin siluetlerini gördü—belki de atalarının kalıntıları, belki de unutulmuş bir savaşın yankıları. Ama insanlar fark etmedi önce. Dansın coşkusu, ayakların tozlu zeminde çıkardığı ritmik gümbürtü, kalplerini ele geçirmişti. Şarkının yükselişi, havayı titreten o tiz notalar, gözlerini doldurmuştu; gözyaşları yanaklardan süzülürken, mutluluğun sıcaklığıyla karışmış, tuzlu bir ırmağa dönüşmüştü. Kahkahalar yükseliyor, eller havada sallanıyordu; erkekler kollarını açmış, kadınlar eteklerini döndürürken, meydan bir girdaba dönüşmüştü. Meşalelerin alevleri, rüzgârın esintisiyle dans ediyor, gölgeleri duvarlara yansıtıyor—uzun, eğri büğrü gölgeler ki, sanki hikâyelerin kendileriydi o gölgeler, anlatılmayı bekleyen. Ama Lena fark etti. O, kalabalığın kenarında, bir gölgenin kucağında duruyordu. Gözleri, diğerlerinden farklıydı; ormanın derinliklerini yansıtan, yaprak yeşili bir derinlik. Rüzgârın yön değiştirdiğini duydu—önce bir fısıltı olarak, sonra bir nefes gibi. Rüzgâr, meydanın etrafında dairesel bir yol çizmişti; dansçıların saçlarını okşuyor, etekleri savuruyor, ama şimdi... şimdi yönü değişmişti. Kuzeyden gelen serin bir esinti, güneyin sıcaklığını kesmişti. Lena'nın teninde, o değişim bir ürperti olarak yayıldı; kollarındaki tüyler diken diken oldu, omurgasında bir akıntı gibi aşağı indi. Rüzgâr, sadece hava değildi; bir mesajdı, toprağın nefesi, köklerin arasından sızan bir sır. O, kulak kabarttı—dansın gürültüsüne rağmen, şarkının coşkusuna rağmen. Ve duydu: yaprakların hışırtısını, uzak bir dalın çatırdamasını, bir kuşun kanat çırpışını. Rüzgâr, ormana doğru dönüyordu, sanki bir el uzatır gibi, bir davetiye gibi. Şarkı, ormana ulaştığında geri dönmedi. Adrian'ın lavtası, o eski, ceviz ağacından oyulmuş enstrüman, notaları havaya salmıştı—her tel, bir hikâyenin parçası gibi titriyordu. Melodi, meydandan ayrılırken hafifçe soluklaşmıştı; taş evlerin arasında yankılanıyor, sonra çimenlerin üzerinden süzülüyor, nihayet ormanın kenarına varıyordu. Orman, devasa meşe ve çamların katedraliydi; dallar, gotik kemerler gibi iç içe geçmiş, yapraklar cam vitraylar gibi ay ışığını kırıyordu. Şarkı, o katedrale girdiğinde, yankılandı—ama dönüştü. Geri dönmedi, evet; yerine, ormanın içinden bir cevap geldi. Aynı melodi değil, ama aynı niyetle—sanki bir ayna, ama çarpıtılmış bir ayna. Uzakta, çok uzakta, ağaçların arasından ince bir ıslık yükseldi. O ıslık, bir çocuğun nefesi gibiydi; masum, kırılgan, ama içinde bir özlem barındıran. Bir dalın arasından geçen hava gibi—hafif, dokunaklı, ama gücüyle dalları titreten. Islık, Adrian’ın melodisine dolandı; iki ses, birbiriyle sarıldı, ayrılmaz oldu. Lavtanın telleriyle ıslığın nefesi, bir düğüm attı; notalar iç içe geçti, bir armoniye dönüştü ki, dinleyenlerin kulaklarında sonsuza dek yankılanacak bir ezgi. Meydanın havası ağırlaştı o an; sanki zaman yavaşladı, her nefes uzadı, her kalp atışı bir yankı buldu. Meydanın ortasındaki kuyu titredi. O kuyu, köyün kalbiydi—yıllardır su çekenlerin eli değmiş, taşları yosunla kaplanmış bir anıt. Çevresinde, eski bir çit, paslanmış demir tellerle sarılı; içinde, karanlık bir delik, sonsuzluğa açılan bir kapı gibi. Titreme, önce hafif bir ürpertiydi; suyun yüzeyinde halkalar oluştu, ay ışığını yansıtan gümüş bir diskte dalgalanmalar. Ama sonra yoğunlaştı—yer altından gelen bir homurtu gibi, toprağın uyanışı gibi. İnsanlar sustu; dansın coşkusu bir anda dondurulmuş bir heykel grubuna dönüştü. Şarkı yarım kaldı, notalar havada asılı kaldı—sanki görünmez iplerle tutulmuş balonlar gibi, inmeye cesaret edemeyen. Adrian’ın parmakları tellerde dondu; elleri titriyordu, parmak uçlarında ter damlaları birikmişti. Lavtanın ahşabı, sıcaklıktan nemlenmişti; o donakalmışlık, bir pişmanlık gibiydi, yarım kalmış bir söz gibi. Mira’nın dudakları dua hecesinde takılı kaldı; "A..." diye başlamıştı, ama sesi kesildi. Dudakları kurudu, dili damağına yapıştı; gözlerinde, korku değil, bir merak parıltısı vardı—sanki bir kapı aralanmış, ve o kapının ardında ne olduğu sorusu, kalbine bir ok gibi saplanmıştı. Kuyunun içinden, ince bir ışık yükseldi. Yavaşça, bir sis gibi süzülerek; suyun yüzeyini delip geçti, havaya karıştı. Mor değil—mor, gizemli ve büyülü olurdu, ama bu değildi. Siyah değil—siyah, korku ve boşluk taşırdı, ama bu ışığın içinde bir sıcaklık vardı. Gri hiç değil—gri, belirsizlik ve yorgunluk getirirdi, ama bu ışık canlıydı, nabız gibi atıyordu. Yeşile çalan, yumuşak bir ışık—toprağın içinden süzülen umut gibi. O yeşil, ilkbaharın ilk filizleri gibiydi; çimenlerin taze kokusunu taşıyan, yağmurdan sonra toprağın ferahlığını hatırlatan. Işık, havada asılı kaldı bir süre; şekilsiz bir bulut gibi, ama içinde minik kıvılcımlar dans ediyordu—ateş böcekleri gibi, ama daha yumuşak, daha davetkar. Köylüler, nefeslerini tutmuş bakıyordu; bazılarının elleri yumruk olmuş, bazılarının ise parmakları açılmış, ışığa uzanmaya hazır. Aurora bir adım öne çıktı. O, köyün koruyucusu, savaşçı ruhu; her zaman kılıcıyla anılan kadın. Bu kez kılıcı yoktu elinde—o keskin, gümüş bıçak, kınında yatıyordu, evin duvarında asılı. Elleri boştu; avuç içleri yukarı dönük, parmakları hafifçe kıvrılmış. Ve boş ellerle yürümek, kılıç taşımaktan daha zordu—çünkü kılıç bir kalkan, bir uzantıydı; boş eller ise çıplaklık, savunmasızlık demekti. Aurora'nın adımları, taş zeminde yumuşaktı; botlarının derisi, tozu emmişti, her adımda hafif bir hışırtı çıkarıyordu. Yüzünde, ter damlaları parlıyordu ay ışığında; kaşları çatılmış, ama gözleri yumuşaktı—bir annenin, çocuğuna uzanan eli gibi. Kalbi, göğsünde bir davul gibi atıyordu; her vuruş, bir anıyı tetikliyordu: çocukluğunda ormanda kaybolduğu gece, rüzgârın onu eve taşıdığı o anı. Şimdi, o rüzgârı yeniden hissediyordu; ışığın içinde. Işık, kuyunun içinden yükseldi, havada asılı kaldı. Sonra, yavaşça şekil aldı; ince bir ipliğe dönüştü—anı ağacındaki iplikler gibi. Ama bu iplik daha gençti, daha taze; pamuk gibi yumuşak, ipek gibi parlak. Henüz acıyla kararmamış—o kararma, yılların yüküyle gelen bir leke olurdu, ama bu iplik tertemizdi, sabah çiyiyle yıkanmış gibi. Uçları, hafifçe dalgalanıyordu; sanki bir rüzgâr esiyormuş gibi, ama rüzgâr yoktu. Ve herkesin gözleri önünde, iplik uzandı… uzandı… havayı yararak, Lena’nın göğsüne dokundu. O dokunuş, sessizdi; bir kelebeğin kanadı gibi hafif, ama gücüyle kalbi titreten. Lena’nın gömleği, o eski keten kumaş, hafifçe kabardı; ipliğin sıcaklığı, tenine işledi, damarlarında yayıldı. Kimse bağırmadı. Kimse koşmadı. Korku, o an için donmuştu; yerini bir hayret kaplamıştı, sessiz bir tapınma gibi. Çünkü Lena gülüyordu. O gülüş, meydanı aydınlattı—ışık iplikten daha parlak, ay’dan daha samimi. Dudakları kıvrıldı, dişleri ay ışığında parladı; kahkahası, kısa ama içtendi, bir pınarın fışkırması gibi. Gözleri kapandı; kirpikleri titredi, uzun ve kıvrımlı kirpikler, rüzgârda sallanan yapraklar gibi. Elini göğsüne koydu, ipliğin değdiği yere—parmakları, kalbinin üstünde durdu, nabzını hissetti. Nefes aldı—derin, korkusuz; göğsü kabardı, ciğerleri doldu o yeşil ışığın ferahlığıyla. Sonra gözlerini açtı; o yeşil gözler, şimdi daha da derinleşmişti, ormanın sırlarını yutmuş gibi. “Bir tane daha var,” dedi. Sesindeki sakinlik, meydanı ürpertti—sanki bir dalga, taşlara çarpan bir dalga, ama yumuşak, saran. Kelimeler, havada asılı kaldı bir an; köylülerin kulaklarında yankılandı, kalplerine işledi. “Orman sadece birini saklamamış. Köklerin altında başka sesler var. Daha derinde. Daha eski. Bu sadece başlangıç.” Köylüler arasında bir uğultu yayıldı. Korku değil bu kez—o korku, gecenin başında ormanın gölgelerinde saklıydı, ama şimdi kovulmuştu. Hazırlık—evet, bir hazırlık uğultusu. Fısıltılar yükseldi: “Ne demek istiyor?” “Başka ne var orada?” “Biz hazır mıyız?” Ama sesler, öfke değil, merakla doluydu; bir çocuğun, kutunun içindekini merak etmesi gibi. Erkekler, ellerini ovuşturdu; kadınlar, eteklerini düzeltti. Çocuklar, annelerinin bacaklarına sarıldı, ama gözleri parlıyordu—macera kokusu, havaya karışmıştı. Viktor, baltasını yerden kaldırdı—o ağır, demir başlı balta, yılların emeğiyle aşınmış sapı. Ama omzuna atmadı; yere dikti, taşlara sapladı. Sap, zemine gömüldü bir an; Viktor’ın kasları gerildi, damarları şişti. Yüzünde, sakalının altında bir gülümseme belirdi—sert, ama içten. Yaşar başını ağır ağır salladı; o yaşlı adam, kırışık yüzüyle, gözleri yarı kapalı, ama kulakları dört aç. Anılarını tarıyordu zihninde: çocukluğunda duyduğu masallar, ormanın fısıltıları. Mira, boş kalan parmaklarına baktı—boncukların yokluğu, artık bir eksiklik değil, bir yer açılmışlık gibiydi. Parmakları, dua boncuklarından kurtulmuş, özgürleşmişti; şimdi, havayı yokluyor, bir melodi çizmeye hazır gibi. Adrian, lavtasını göğsüne bastırdı; ahşap, kalbine değdiğinde sıcak geldi, sanki bir dostun omzu. Yeni bir melodi doğuyordu içinde—daha yavaş, daha derin; köklerin ritmi gibi, dalların hışırtısı gibi. Aurora, Lena’nın önüne diz çöktü. Dizleri, taş zemine çarptı; acı bir an için yayıldı, ama o acıyı hissetmedi. Göz hizasına geldi—o mavi gözler, Lena’nın yeşillerine kilitlendi. “Hazır mısın?” diye sormadı—çünkü hazır olmak, bir soru değil, bir durumdu; Lena’nın gülüşünde zaten cevap vardı. Sadece, “Nereye?” dedi. Sesinde, bir yoldaşın sadakati; bir liderin kararlılığı. Kelimeler, kısa ama ağırdı; meydanı saran bir kalkan gibi. Lena, kuyunun içine baktı. Gözleri ay ışığını yuttu—o gümüş parıltı, irislerinde eridi, pupillerini genişletti. Kuyunun karanlığı, onu içine çekiyordu; suyun derinliği, sonsuz bir ayna gibi, yüzünü yansıtıyordu—ama çarpıtılmış, daha yaşlı, daha bilge. “Daha derine,” dedi. “Ama bu kez korku için değil. Dinlemek için.” Kelimeler, bir kehanet gibi çıktı ağzından; yumuşak, ama yankılı. Meydan, o sözlerle değişti—hava ağırlaştı, ama boğucu değil, kucaklayıcı. Rüzgâr, meydanın etrafında döndü. Önce hafif bir esinti, sonra bir girdap—meşalelerin alevleri aynı yöne eğildi; turuncu-kırmızı diller, kuyuya doğru uzandı, sanki bir dua gibi. Alevler, rüzgârda dans etti; gölgeleri kısalttı, ışığı yaydı. Orman yönüne değil, kuyunun yönüne—sanki orman ve kuyu, birleşmişti; iki kalp, aynı ritimde atan. Kuyu yeniden titreşti. Bu kez daha güçlü; taşlar, hafifçe sallandı, suyun yüzeyi köpüklendi. İçeriden bir nefes gibi—derin, uzun bir soluk. Ve bu kez, suyun içinden bir görüntü yükseldi. Yavaşça, bir sis perdesi kalkar gibi; bulanık hatlar netleşti, renkler belirdi. Yaşlı bir yüz. Kırışık—derin, nehir yatakları gibi kıvrımlı kırışıklar, yılların haritasını çizen. Toprak gibi çatlamış—çatlaklar, kurak bir ovanın yarıkları gibi, ama içinde bir nem, bir hayat kalıntısı. Ama gözleri çocuk gözleri kadar berrak—mavi, sonsuz bir gökyüzü gibi; içinde nehirler akıyor, bulutlar sürükleniyordu. Bu bir çocuk değildi—hayır, bu, ilk çocuğun büyümüş haliydi. O efsanevi çocuk, ormanın derinliklerinde kaybolan, kökler arasında saklanan. Yıllar boyunca beklemiş, büyümüş, dönüşmüş bir hatıra. Yüz, suyun içinde yüzer gibiydi; dudakları kıpırdandı, sesi yankılandı—suyun içinden, ama kulaklara doğrudan işleyen bir ses, bir rüya fısıltısı gibi. “Beni serbest bıraktınız,” dedi yüz, sesi suyun içinden yankılanarak. Her hece, bir dalga yarattı; suyun yüzeyinde halkalar yayıldı, meydandaki taşlara sıçradı. “Ama kökler hâlâ suskun değil. Anılar sadece ağlamaz… bazen de öfkelenir.” Sözler, havayı ağırlaştırdı; bir bulut gibi indi üstlerine, yağmur kokusu taşıyan. Suyun yüzeyi karardı bir anlığına—gölge gibi, bir fırtına öncesi gibi. Meydanın taşları hafifçe çatladı; ince çizgiler belirdi, toz kalktı. Gölgeler uzadı—meşalelerin ışığı yetmedi, ormanın kenarından kara dallar gibi yayıldı gölgeler, duvarlara tırmandı. Aurora ayağa kalktı—dizlerindeki taş tozunu silkeledi, ama gözlerini ayırmadı sudan. “Öfke de bir hatıradır,” dedi net bir sesle—sesi, bir kılıç gibi keskin, ama bir şifa gibi yumuşak. “Ama biz artık hatıraları gömmeyeceğiz. Dinleyeceğiz.” Kelimeler, meydanı sardı; köylüler, başlarını salladı, bir koro gibi mırıldandı. Mira öne çıktı—adımları aceleci değildi, ama kararlı; eteği, rüzgârda hafifçe dalgalandı. Ellerini suya uzattı—parmak uçları, suyun kenarına değdi, soğukluk tenine işledi. Bu kez dua etmedi—dua, sessiz bir yalvarıştı, ama şimdi o, bir eylem içindeydi. Sadece dokundu; avuç içleri suya battı, su ısındı. O sıcaklık, bir bahar pınarı gibi yayıldı; Mira’nın damarlarında dolaştı, kalbine ulaştı. Yaşlı yüzün gözleri kapandı—yavaşça, kirpikler indi, bir perde gibi. Kırışıklıklar düzleşmeye başladı; çatlaklar, ışıkla doldu—yeşil iplikten gelen bir ışık, dolup taştı. Su berraklaştı; bulanıklık gitti, cam gibi parladı, dibini gösterdi—koyu kumlar, minik taşlar, bir balığın kuyruğu gibi sallanan yosunlar. Adrian tek bir nota çaldı—lavtanın telleri, parmaklarının altında titredi; nota, havayı yardı, suya daldı. Bu kez meydan değil, kuyu cevap verdi—derinden bir ses yükseldi, davul gibi. Toprağın kalp atışı gibi—yavaş, güçlü, ritmik. O ritim, meydandaki herkesin göğsüne yayıldı; bir… iki… bir… iki… Kalpler senkronize oldu; nefesler uyumlandı, göğüsler birlikte inip kalktı. Birlikte attılar—o an, köy bir organizma oldu; tek bir beden, tek bir ruh. Gölgeler kısaldı—uzun kara kollar, geri çekildi, meşalelerin ışığı yeniden hâkim oldu. Taş çatlakları kapandı—tozlar yere çöktü, zemin düzeldi, sanki hiç olmamış gibi. Su, cam gibi duruldu—yansıması, yıldızları çoğalttı, gökyüzünü aşağı indirdi. Yaşlı yüz kayboldu—yavaşça eridi, suyun derinliğine karıştı. Yerine, kuyunun dibinde küçük bir ışık kaldı—yanıp sönen bir yıldız gibi, nabız gibi atan. O ışık, umudun tohumu gibiydi; filizlenmeyi bekleyen, toprağı delen. Lena gülümsedi—o gülümseme, güneş doğuşu gibiydi; yüzünü aydınlattı, gözlerini parıl parıl yaptı. “Bu gece,” dedi, “uyumayacağız.” Sesinde, bir davet vardı; bir kutlama, bir nöbet. Ve gerçekten de uyumadılar. Meydanın ortasında ateş yakıldı—odunlar, kuru meşe dalları, çam iğneleriyle karışık; ateş, yavaşça yükseldi, kıvılcımlar göğe sıçradı. Ama bu bir korku nöbeti değildi—o nöbetler, gecenin karanlığında titreyerek geçirilirdi, fısıltılarla. Bu, bir bekleyişti; heyecan dolu, paylaşımlı. Ateşin etrafında daire oldular; taşlar, minder gibiydi artık, yorgun bedenlere yatak. Şarkılar yeniden başladı—daha yumuşak, daha derin; Adrian’ın lavtası önderlik etti, Mira’nın sesi eşlik etti. Notlar, ateşin çıtırtısına karıştı; rüzgâr, melodiyi taşıdı, ormana gönderdi—cevap beklemeden, sadece paylaşmak için. Köylüler hikâyeler anlattı—ateşin ışığında, yüzler kızardı, gözler parladı. Viktor, baltasını bir kenara bırakmış, konuştu ilk: “Benim dedem, ormanda bir mağara bulmuştu—içinde, eski bir kılıç yatardı, ama paslanmış, unutulmuş. O kılıcı aldı, ama öfkesiyle değil, hatırasıyla taşıdı. O öfke, şimdi bende; ama bırakacağım, ateşle yakacağım.” Hikâyesi bittiğinde, bir dal kırıldı ateşe atıldı; alevler yükseldi, göğe bir dua gibi. Yaşar, ağır ağır anlattı: “Çocukken, bir kurt gördüm—gözleri, ay gibiydi. Korkmadım, elimi uzattım. O kurt, dilini çıkardı, yaladı parmağımı. Öfke, o kurt gibi; yaklaşınca, sadece yalnızlık.” Sözleri, sessiz bir alkış aldı; başlar eğildi, anılar canlandı. Bir kadın, Mira’nın annesi, ayağa kalktı—saçları gri, ama gözleri genç. “Kızımı kaybettim ormana—hastalık aldı onu. Ama rüyamda, yapraklar arasında dans ediyor. Öfkem, o dansı engelliyordu; şimdi bırakıyorum, rüzgârla uçuruyorum.” Gözyaşları aktı yanaklarından, ama gülümsüyordu; ateş, gözyaşlarını buharlaştırdı. Bir genç, Adrian’ın yeğeni, konuştu: “Babam, şarkı söylerdi bana—ama sustu, acıyla. Benim öfkem, o sustuğu için; ama şimdi söylüyorum, onun yerine.” Ve söyledi—kaba, ama içten bir şarkı; notalar, kalplere dokundu. Her itiraf, kuyunun dibindeki ışığı biraz daha büyüttü—o küçük yıldız, genişledi, suyun yüzeyini aydınlattı; yeşil bir parıltı, filiz gibi yükseldi. Gece ilerledikçe, hikâyeler çoğaldı; pişmanlıklar döküldü, sırlar açığa çıktı. Bir çift, elleri kenetlenmiş, anlattı: “Biz, kavga ettik—yıllar önce, ormanın kenarında. Öfkemiz, kök saldı; ama şimdi söküyoruz, birlikte.” Çocuklar dinledi—gözleri faltaşı gibi açılmış, kulakları dikilmiş; yarınki hikâyelerin tohumları, zihinlerine ekildi. Sabah olduğunda, güneş doğarken—o pembe-mor ufuk, kuşların cıvıltısıyla—kuyu artık bir kuyu değildi. İçinden, ince bir filiz yükselmişti—yeşil, taze, damarları nabız gibi atan. Anı ağacının kardeşi—o ormandaki dev, kalp yapraklı ağaç. Ama bu ağacın yaprakları kalp şeklinde değildi—yuvarlak, kıvrımlı, kulak gibiydi; rüzgârda titreşerek dinler, fısıltıları yakalardı. Filiz, yavaşça büyüdü; kökleri, suyun dibinden yayıldı, taşlara tutundu. Meydan, o filizle değişti—hava ferahladı, tozlar yerleşti, kuşlar yaklaştı. Aurora, Lena’nın omzuna dokundu—parmakları, hafifçe sıktı, bir kardeşlik jesti. “Artık ağ yok,” demişti—o eski söz, ormandaki ağaç için. Ama şimdi ekledi: “Artık suskunluk da yok.” Sesinde, bir zafer vardı; yorgun, ama mutlu. Rüzgâr, iki ağacın yapraklarını aynı anda titretti—biri ormanın derininde, kalp yaprakları fısıldayan; biri meydanın ortasında, kulak yaprakları dinleyen. O titreşim, köyü sardı; bir şarkı gibi, bir dua gibi. Ve o gün, köylüler dağılmadı—filizin etrafında kaldılar, yeni hikâyeler için. Orman, artık düşman değildi; bir dost, bir sırdaş. Kuyu, bir kapı olmuştu—derine açılan, dinlemeye. Ama hikâye burada bitmedi. Filiz, günler içinde büyüdü; dalları yayıldı, yaprakları çoğaldı. Her yaprak, bir kulak gibi kıvrılmış, rüzgârın getirdiği sesleri topluyordu—uzak bir nehrin şırıltısını, bir hayvanın adımlarını, hatta kalplerin fısıltılarını. Köylüler, ağacın etrafında toplanmaya başladı; sabahları, akşamları. Lena, her gün dokunurdu gövdesine—parmakları, kabuğun pürüzsüzlüğünde gezinir, içindeki nabzı hissederdi. “Daha derine,” derdi, “daha fazla ses.” Bir akşam, güneş batarken, ağaç ilk meyvesini verdi—küçük, yeşil bir meyve, kulak şeklinde. Aurora, onu kopardı; ısırdı, suyu aktı çenesinden. Tat, tatlıydı—ama içinde bir hikâye vardı: eski bir şarkı, unutulmuş bir melodi. Yediğinde, gözleri kapandı; zihninde, ormanın derinlikleri açıldı. “Başka kökler var,” dedi, “daha eski anılar. Öfke değil, özlem dolu.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE