22. BÖLÜM

2736 Kelimeler
Küre, bir an için tamamen hareketsiz kaldı. Zamanın kendisi bile durmuş gibiydi; evrenin ritmi, o küçücük, mor-siyah kabuğun etrafında donup kalmıştı. Nabzı kesilmişti—o derin, uğuldayan titreşim ki, daha önce grubun kemiklerini sızlatmıştı, şimdi yok olmuştu. Sanki kalp atışları, bir sonsuzluk kadar uzun bir nefes tutmuş, bekliyordu. Mor-siyah ışık, kürenin yüzeyinde donmuş bir gölge gibi hareketsizdi; ne parıldıyordu ne de soluyordu, sadece varlığını bir tehdit gibi hissettiriyordu. Havadaki titreşim, keskin bir bıçak gibi asılı kalmıştı—o kadar keskin ki, ciğerlere dolan her nefes, göğüsleri yırtarcasına acıtıyordu. Grup, nefeslerini tuttu; göğüsleri inip kalkmıyordu artık, sadece sessiz bir dua gibi şişip iniyordu. Lena'nın küçük elleri, eteğinin kenarını sıkıca kavramıştı; parmak uçları beyazlaşmıştı korkudan, ama gözleri—o mavi, fırtınalı gözler—hâlâ küreye kilitlenmişti, bir umut kırıntısı ararcasına. Rüzgâr bile durmuştu. Ormanın o sonsuz, huzursuz mırıltısı—yaprakların hışırtısı, dalların iniltisi, uzak bir derenin fısıltısı—tamamen kesilmişti. Dallar kaskatı kesilmişti; her bir yaprak, taşlaşmış gibi donmuştu, damarlarında akan özsuyu bile donmuş bir nehir gibi akmıyordu. Sanki orman, son bir karar anını yaşıyordu; binlerce yıllık kökleri toprağın derinliklerinde kıpırdanarak, bu yabancıları tartıyordu. Affedecek miydi onları? Yoksa sonsuza dek yutacak mıydı, o karanlık, aç karnına? Gökyüzü bile gri bir örtüyle kaplanmıştı; bulutlar, hareketsiz bir sis gibi asılı kalmış, güneşin ışınlarını boğuyordu. Çukurun dibinde, yosun kaplı taşlar nemli bir sessizlikle parıldıyordu; her bir çatlak, unutulmuş bir sırrı fısıldar gibiydi, ama şimdi o fısıltılar da susmuştu. Grup üyeleri, bu sonsuz anın ağırlığı altında eziliyordu. Aurora, kılıcını yere dayamış, kabzasına yaslanmıştı; metalin soğukluğu avucunu ısırıyordu, ama o soğukluk bile teselli gibi geliyordu. Yüzünde, yılların savaş izleri—ince bir yara izi yanağını yaran, alın çizgileri derinleşmiş—daha da belirgindi. Gözleri, küreye dikilmişti; içinde bir fırtına kopuyordu, ama dışarıya yansıtmıyordu. Yanında Mira duruyordu, dua boncuğu parmaklarında dönüp duruyordu; her tanecik, yılların acısını emmiş gibi pürüzlüydü, ama şimdi elleri titriyordu, boncuğun ipi avuçlarında ıslanmıştı terden. Adrian, lavtasını göğsüne bastırmıştı; tellerin hafif baskısı, kalbinin atışlarını hissettiriyordu, ama o atışlar da kürenin sessizliğinde kayboluyordu. Lena, en önde, dizlerini hafifçe bükmüş, toprağa kök salmış gibi duruyordu; çocuksu bedeni, bu devasa ormanın karşısında küçücük kalıyordu, ama ruhu—o saf, korkusuz ruh—hâlâ direniyordu. Arka planda, Elif sepetini sıkıca tutuyordu; içindeki ekmekler, nemden yumuşamış, ama o bile onları unutmuştu. Yaşar, baltasını omzunda, nasırlı elleriyle kabzayı ovuşturuyordu; Viktor ise sessizce, gölgesinde kaybolmuş gibiydi, ama gözleri her şeyi izliyordu. Bu hareketsizlik, dakikalarca sürdü—yoksa saatler mi? Zaman, kürenin büyüsünde erimişti. Ormanın kokusu bile değişmişti; o nemli, toprak kokusu, şimdi küf ve unutulmuşlukla karışmıştı. Uzakta bir baykuşun gölgesi geçti, ama kanat çırpışı bile duyulmadı. Grup, bu sessizliğin içinde kendi düşüncelerine gömülmüştü. Aurora, zihninde eski savaşları hatırlıyordu: Kaybettiği kardeşini, ormanın derinliklerinde yitirdiği umudu. Mira, boncuğunda dönen duaları sayıyordu; her tanecik, bir çocuğun gözyaşı gibiydi. Adrian, lavtasının tellerinde parmaklarını hayal ediyordu, ama çalmak için cesareti yoktu—ya nota, bu sessizliği parçalarsa? Lena ise, kürenin içindeki o derin karanlığı hissediyordu; sanki o mor-siyah kabuk, kendi çocukluğunun kırık parçalarını yansıtıyordu. Sonra küre titredi. Önce hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar ince bir titreşimdi; bir yaprağın damarındaki ilk kıpırtı gibi. Ama o kıpırtı, grubun kalplerine yayıldı—hızla, bir dalga gibi. Kürenin yüzeyi, mor-siyah kabuğunda ince çatlaklar oluşturmaya başladı; her çatlak, yıldırım gibi parıldıyordu, ama sessizce. Titreme şiddetlendi; küre, bir fırtınanın gözünde dönen bir toz bulutu gibi sarsılmaya başladı. Toprak, çukurun dibinde hafifçe sallandı; yosunlar yerinden oynadı, küçük taşlar yuvarlandı. Grup, dengelerini korumak için birbirine yaslandı; Lena'nın eli, Aurora'nın koluna yapıştı, Mira'nın boncuğu yere düştü ama o bile fark etmedi. Ve sonra, patlama geldi. Işık, kürenin içinden patlayarak dışarı fışkırdı—ama bu patlama, yıkıcı bir öfke değildi; aksine, bastırılmış bir çığlığın nihayet özgürleşmesi gibiydi, açığa vurucuydu. Mor, siyah, gri… hepsi ayrıştı; renkler, binlerce ince iplik gibi havaya yükseldi, bir duman perdesi gibi dağıldı. Her iplik, bir anı taşıyordu—hafif, narin, ama o kadar ağır ki, havayı titretiyordu. Bir çocuğun kahkahası, en önde fırladı; o kahkaha, kristal bir çan gibi çınladı, grubun kulaklarında yankılandı, gözyaşlarını zorla akıttı. Sonra bir annenin ninnisi geldi; yumuşak, dalgalı bir melodi, rüzgârın yapraklara fısıldadığı gibi, Mira'nın yüreğini sızlattı. Bir babanın özrü, derin bir inilti gibi yükseldi; kelimeler yoktu, ama duygu vardı—pişmanlık, kırık bir sesle. Bir kardeşin fısıldadığı “gelme”… o fısıltı, Adrian'ın lavtasının tellerine dolandı, onu titretti. Hepsi, kürenin içinden dışarı akıyordu; iplikler, bir nehir gibi çağlayarak, grubun etrafında dönmeye başladı. Işık iplikleri, dans etti—ama bu dans, vahşi bir fırtına değil, nazik bir vals gibiydi. Kiminin yanağını okşadı; Lena'nın yanaklarında gezindi, çocuksu tenini gıdıkladı, bir annenin öpücüğü gibi sıcak. Kiminin avucuna dokundu; Aurora'nın sert avucunda yumuşadı, kılıcın kabzasından daha yumuşak, yılların sertliğini eritti. Kiminin alnına değdi; Yaşar'ın alın çizgilerinde dolaştı, nasırlı deriyi okşadı, unutulmuş bir şefkat gibi. Soğuk değildi artık; o buz gibi mor-siyah ışık, sıcak bir ateşe dönüşmüştü—canlı, derinden tanıdık. Her dokunuş, bir hatırayı uyandırıyordu: Lena, kendi annesinin saçlarını tarayışını hatırladı; Mira, kayıp oğlunun ilk adımlarını; Adrian, çocukken çaldığı ilk notayı. İplikler, havada spiral çizerek dönüyordu; bazıları yere değdiğinde, çukurun dibinde minik çiçekler açtı—mor nergisler, siyah yapraklı papatyalar, gri gövdeli yabani güller. Orman, bu ipliklerle nefes almaya başlamıştı; dallar hafifçe kıpırdandı, yapraklar fısıldamaya. Lena, öne bir adım attı. Küçük elleri titriyordu, ama o titreme korkudan değil, bir heyecandan geliyordu—sanki içindeki bir bahar uyanıyordu. Gözleri, küreye—artık küreye değil, o ipliklerin kaynağına—kilitlenmişti; mavi irisleri, ışıkla dolup taşmıştı. Parmak uçları, havadaki bir ipliğe uzandı; dokunduğunda, iplik parmaklarında eridi, bir damla gözyaşı gibi. “Sen de bir çocuksun,” dedi usulca, sesi ormanın sessizliğinde bir kelebek kanadı gibi hafif. “En baştaki çocuk. Kimse seni duymadığında, sen bütün sesleri içine topladın. Bütün korkuları, bütün yalnızlıkları… Karanlık gecelerde, yatak odanın köşesinde saklandığın o anları. Rüzgârın pencereyi dövdüğü, gölgelerin duvarlarda dans ettiği saatleri. Annenin sesi uzaklaşırken, babanın adımları silinirken… Sen hepsini yuttun, değil mi? O mor kabuğun altında, siyah bir okyanus gibi. Ama artık yalnız değilsin. Biz buradayız. Ben buradayım. Ellerimizi uzatıyoruz sana—titreyen, yaralı, ama açık ellerimizi.” Kelimeleri, havada asılı kaldı; her hece, bir ipliğe dolandı, küreye geri aktı. Küre, sanki o kelimeleri yutmak ister gibi içe çekildi—yüzeyi dalgalandı, çatlaklar kapandı, ama bu kez yumuşak bir iç çekiş gibiydi. Sonra genişledi—bir kalp gibi, son bir kez güçlü attı. O atış, toprağı titretti; çukurun kenarları hafifçe erozyona uğradı, küçük toprak parçaları yuvarlandı. Ve o anda, kürenin merkezinde bir görüntü belirdi—yavaşça, bir sis perdesinin arkasından süzülür gibi. Küçük bir çocuk. Belki dört, belki beş yaşında—yaşını kestirmek zordu, çünkü acılar onu yaşlandırmıştı. Çıplak ayakları çamurlu, parmak araları siyahlaşmış, toprağın derinliklerinden koparılmış gibi. Saçları, dallara karışmış; karışık, ıslak tutamlar, rüzgârın unuttuğu bir fırtınadan kalma. Gözleri kocaman ve ıslak—o kadar ıslak ki, gözyaşları akmıyordu, sadece birikmişti, bir göl gibi. Derisi soluk, yanakları çökmüş; ama dudaklarında, silik bir gülümseme izi vardı, unutulmuş bir mutluluğun kalıntısı. Elleri boş, avuçları yukarı dönük—sanki bir şey bekliyordu, bir el, bir kucak, bir söz. Ağzı açıldı ama ses çıkmadı—sadece bir nefes, derin ve kırık; o nefes, havayı doldurdu, grubun boğazlarını düğümledi. Görüntü, kürenin içinden dışarı süzülüyordu; etrafında iplikler dönüyordu, onu saran bir örtü gibi. Çocuğun etrafındaki hava, hafifçe ısındı; yosunlar, onun durduğu yerde yeşillendi, minik filizler fırladı. Grup, donakaldı; Lena'nın nefesi kesildi, Mira'nın boncuğu yere yuvarlandı. Aurora, kılıcını daha sıkı kavradı, ama bu kez savunma için değil, bir kalkan gibi—çocuğu korumak istercesine. Mira, boncuğunu sıktı—hayır, bırakmıştı yere, şimdi yumruklarını sıkıyordu. Parmakları titriyordu, eklemleri beyazlaşmıştı; yılların yükü—kayıp çocuklar, söylenmemiş dualar, geceleri dökülen gözyaşları—o anda parmak uçlarından fışkırıyordu. Gözleri, çocuğa kilitlenmişti; o ıslak gözlerde kendi oğlunu görüyordu, ormanın derinliklerinde kaybolan küçük bedeni. “Gel, yavrum,” dedi, sesi yılların yükünü taşıyordu ama yumuşacıktı—bir ninni gibi, rüzgârın yapraklara dokunuşu gibi. “Artık dua boncuğu dizmeyeceğim. O tanecikler, senin gözyaşlarından daha ağırdı zaten; her biri, bir gecenin acısını topluyordu. Dizlerime alacağım seni. Saçlarını tarayacağım, ellerini yıkayacağım o çamurdan. Sana hikâyeler anlatacağım—denizlerin mavisinden, dağların yeşiline kadar. Korkma, yavrum; bu orman artık seni yutmaz. Benim kollarım, köklerden daha güçlü.” Sesi, havada yankılandı; her kelime, bir ipliğe dönüştü, çocuğun görüntüsüne sarıldı. Çocuk, küreden dışarı bir adım attı—hayır, adım atmadı; süzüldü, bir hayalet gibi, ama sıcak bir hayalet. Ayakları yere değmiyordu; havada asılı kalıyordu, ama geçtiği yerde çukurun dibindeki yosunlar yeşillendi, çiçekler açtı—pembe papatyalar, mavi sümbüller, sarı yoncalar. Gruba yaklaştıkça görüntü soluklaştı; kenarları bulanıklaştı, ama gözlerindeki ifade kaldı: Önce şaşkınlık—bu sıcaklığa, bu seslere inanamayan bir şaşkınlık. Sonra minnet—göz kapakları hafifçe kapandı, kirpikler ıslak bir perde gibi. Ve nihayet… huzur. O huzur, grubun yüreğini doldurdu; sanki ormanın kendisi iç çekiyordu. Adrian, lavtasını kaldırdı. Bu kez parmakları tellere dokunmadı—o sert, metalik dokunuşu bırakmıştı. Sadece bir nota üfledi—dudakları tellere değmeden, havaya üflediği tek, uzun, berrak bir ses. O nota, bir nehir gibi akıcıydı; lavtanın ahşabından değil, Adrian'ın ciğerlerinden doğuyordu. Nota, çocuğun görüntüsüne ulaştı ve onu sardı—hafifçe, bir battaniye gibi. Görüntü, notanın içinde eridi; renkleri karıştı, iplikler geri çekildi, küreye doğru aktı. Ama bu kez küre küçülmüyordu—dönüşüyordu, bir kelebeğin pupasından çıkışı gibi. Küre, önce bir tohum gibi sıkıştı; yüzeyi kabardı, çatlaklar derinleşti. Sonra kabuk attı—siyah mor kabuk, binlerce parçaya ayrıldı, her parça bir toz bulutuna dönüştü, havaya karıştı. İçinden soluk, sedef gibi bir ışık çıktı; o ışık, inci bir ay gibi parıldıyordu, yumuşak ve davetkâr. Yavaşça yükseldi; bir fidan gibi uzandı, köklerini toprağa saldı—görünmez kökler, ama hissedilen, toprağı titreten. Dallandı; her dal, bir anı dalı gibi kıvrıldı, ince ve narin. Yapraklandı; yapraklar, kalp şeklinde açıldı, damarlarında ışık akıyordu—çocuk kahkahaları, ninni fısıltıları, özür mırıltıları. Bir ağaç değil—bir anı ağacı. Gövdesi berrak, kristal gibi şeffaf; içinden geçen iplikler, bir nehir gibi akıyordu. Yaprakları, hafif bir meltemle sallandıkça, minik ışık zerrecikleri dökülüyordu; her zerre yere değdiğinde, toprağa bir çiçek, bir ot, bir yabani nergis fışkırıyordu—mor, siyah, gri tonlarda, ama şimdi canlı, renkli. Ormanın sessizliği kırıldı—yavaşça, nazikçe. Uzaklardan kuş sesleri geldi; önce tek bir ötüş—bir serçenin titrek sesi, korkuyla karışık. Sonra bir koro: ötücü kuşlar, kartallar, baykuşlar—her biri, ormanın uyanışını kutluyordu. Rüzgâr, dalları okşayarak geçti; yapraklar hışırdadı, sanki uzun zamandır susturulmuş bir şarkıyı yeniden hatırlıyor gibi—o şarkı, eski bir ninniydi, unutulmuş bir masal. Güneş ışığı, ağaçların arasından süzülerek çukuru doldurdu; altın damlalar gibi, her yaprağı, her taşı boyadı. Gölgeler geri çekildi; o mor-siyah karanlık, gün ışığına yenildi, eriyip gitti. Küre artık yoktu. Yerinde, küçük, narin bir ağaç yükseliyordu—gövdesi çocuk kolları kadar ince, ama güçlü; yaprakları kalp şeklinde, her biri bir umut damlası gibi. En tepesindeki yaprak, hafifçe titreşiyordu; ama bu titreşim korku değil, hayatın ilk nefesi gibiydi—bir bebek soluğu, yeni doğmuş bir gülümseme. Aurora, kılıcını yerden aldı. Parmakları kabzada gezindi; metalin soğukluğu, şimdi teselli gibiydi. Ama kınına koymadı; sadece kabzasına dokundu, yılların savaş yoldaşını son bir kez hissetti. Sonra yavaşça yere, ağacın dibine bıraktı—sanki bir sunak gibi. Metal, toprağa değdiğinde hafif bir çınlama çıktı—veda gibi, şükran gibi; o çınlama, ormanda yankılandı, kuş seslerine karıştı. “Artık ağ yok,” dedi Aurora, sesi sakin ama derin—bir nehir yatağının dinginliği gibi. “Sadece hatıra var. Ve hatıra, korku değil, sevgiyle beslendiğinde… büyür. Kök salar, dallanır, meyve verir. Bu orman, bizim yaralarımızla beslendi; şimdi o yaralar, çiçeklere dönüşüyor. Korku, bir tohumdu—ama sevgi, onu filize çıkardı.” Lena, ağaca yaklaştı. Adımları hafifti, yalınayak; toprağın yumuşaklığını hissediyordu, her adımda köklerin nabzını. Parmaklarını gövdeye değdirdi—kabuk, sıcak ve pürüzsüzdü, sanki bir annenin avucu gibi; damarlarında akan ışık, parmak uçlarında karıncalandı. Kız, alnını gövdeye yasladı; saçları, yapraklara karıştı, bir an için ikisi bir oldu. Usulca fısıldadı: “Hoş geldin, eve. Bu orman, senin babanın kolları gibi—koruyucu, geniş. Yaprakların, annenin ninni sesi gibi sallanacak. Korkma, küçük kardeş; biz hep buradayız. Seninle büyüyeceğiz, sen bizimle.” Grup, uzun süre orada kaldı. Güneş, zirveye doğru tırmanıyordu; ışığı, ağacın yapraklarında prizma gibi kırılıyordu, gökkuşağı renkleri çukuru dolduruyordu. Kimse konuşmadı; sadece baktılar—yorgun bedenler, yaralı ruhlar, ama nihayet hafif. Mira, dua boncuğunu aldı—yerden, tozlanmış halde—ve yavaşça açtı ipini. Tanecikleri, avucunda yuvarladı; her biri, bir gözyaşı kadar parlaktı. Sonra, nazikçe, boncuğu ağacın dibine, toprağa gömdü; parmakları toprağı eşeledi, köklerle buluşsun diye. “Al bunları, yavrum,” diye mırıldandı. “Dualarım artık senin. Her tanecik, bir koruma olsun—rüzgâra karşı, gölgeye karşı, yalnızlığa karşı.” Toprak, boncuğu yuttu; ama hemen bir filiz çıktı, boncuk tanesi kadar küçük, ama yeşil. Elif, sepetinden son kalan ekmeği çıkardı—o sert, kuru ekmekler, yolculuğun yorgunluğunu taşıyan. Parmakları titreyerek parçaladı; her parça, bir dua gibi dağıldı. Herkese uzattı—Lena'ya bir lokma, Aurora'ya bir parça, Adrian'a bir dilim. “Yiyin,” dedi yumuşakça, sesi ormanın hışırtısına karışarak. “Hayat, küçük lokmalarla başlar. Bu ekmek, topraktan doğdu; şimdi toprağa dönsün.” Kırıntılar, toprağa serpildi; hemen kuşlar kondu—serçeler, ötücüler—gagalarıyla topladılar, gagalarından şarkılar döküldü. Elif'in gözleri doldu; sepeti boşaldı, ama yüreği doldu. Yaşar, nasırlı elleriyle bir dal kırdı—ağacın alt dalından, nazikçe, bir tüy kadar hafif. Dal, avucunda kıvrıldı; yaprağı hâlâ titreşiyordu. Sonra, nasırlı parmaklarıyla toprağa bir çentik attı, dalı dikti—ağacın yanına, küçük bir işaret taşı gibi. “Bu dal, senin için,” dedi boğuk sesiyle. “Benim baltamla değil, ellerimle. Artık kesmeyeceğim; koruyacağım. Sen büyü, ben nöbet tutayım.” Dal, toprağa kök saldı hemen; minik bir fidan oldu, Yaşar'ın gölgesinde. Viktor, baltasını omzuna astı—o ağır, demirci baltası, yılların öfkesini taşıyan. Ama bu kez kabzayı gevşek tutuyordu; parmakları, kabzada gezindi, ama tehdit değil, sadece alışkanlık olarak. Gözleri, ağaca dikilmişti; sessiz Viktor, nadir bir iç çekişle konuştu: “Yalnızlık, bir balta gibi keser. Ama sen… sen bir köprü oldun. Teşekkürler, küçük.” Baltayı yere dayadı, yaslandı; ilk kez, dinleniyordu. Adrian, lavtasını sırtına astı. Parmakları, tellere son bir kez dokundu—hafifçe, bir sevgiliyi okşar gibi. Çalmadı; sadece hissetti, melodinin içindeki sessizliği. “Müzik, dışarıda değil artık,” dedi fısıltıyla. “İçimizde. Seninle çalacağız, her nefeste.” Lavta, sırtında hafifti; yük değil, bir yoldaş. Güneş batarken yola koyuldular. Orman, artık korkutucu değildi; dallar, yolcuları selamlar gibi eğiliyordu—yapraklar, başlarını okşuyordu. Yapraklar, ayaklarının altında hışırdıyordu, ama bu kez davetkâr bir sesle—gelin, kalın, paylaşın diye. Titreşim gitmişti—yerine, toprağın derininden gelen hafif, düzenli bir nabız kalmıştı. Hayatın nabzı; her adımda hissediliyordu, köklerden dallara, kalplerden kalplere. Yol, kıvrıla kıvrıla uzanıyordu; ormanın patikaları, artık dikenli değil, yumuşak yosunlu. Uzakta, köyün silueti belirdi—dumanlar yükseliyordu bacalardan, ama bu kez korku dumanı değil, yemek kokusu. Grup, sessizce yürüyordu; yorgunluk kemiklerine işlemişti, ama adımları hafifti. Lena, Aurora'nın elini tutuyordu; küçük el, büyük elde kaybolmuştu. Mira, boncuksuz parmaklarını ovuşturuyordu—özgür, hafif. Adrian, lavtasını mırıldanıyordu içinden; notalar, dudaklarında dans ediyordu. Elif, sepetini sallıyordu boş; ama içinde yeni fikirler filizleniyordu. Yaşar ve Viktor, arkada, sessiz nöbet tutuyordu—ama artık düşmana değil, geleceğe karşı. Köy meydanına vardıklarında gece olmuştu. Ama bu kez meydan karanlık değildi; yıldızlar gibi ışıl ışıldı. Köylüler, ellerinde meşaleler, fenerler, mumlar bekliyordu—yüzler gergin ama umutlu, gözler yolun ucunda. Işıklar, taşların üzerinde dans ediyordu; gölgeler, dostça uzanıyordu. Çocuklar, annelerine koşup sarıldı; küçük kollar, beliklere dolandı, kahkahalar yükseldi—o kahkahalar, ormandan gelen iplikler gibi sıcak. Anneler, gözyaşlarıyla çocuklarını kucakladı; yaşlar, yanaklardan süzülürken, gülümsemeler yayıldı. Yaşlı kadınlar, dua mırıldandı—eller havada, sesler birleşti, bir koro gibi. Erkekler, sessizce baş salladı; baltaları, omuzlarında değil, yere dayalı—artık savunma değil, dinlenme. Aurora, meydana adım attığında herkes sustu. Işıklar, yüzüne vurdu; yara izleri yumuşadı, gözleri parladı. Derin bir nefes aldı—o nefes, meydanı doldurdu, kokusu ormanın ferahlığıyla karışık. “Ormana geri verdik,” dedi, sesi meydanda yankılandı—bir çanın çınlaması gibi. “Korkuyu, yalnızlığı, unutulmuş anıları. Ve orman da bize geri verdi. Hatıra bir ağaç oldu; kökleri bizimle, dalları göğe uzanır. Artık korkmayacağız—çünkü sevgi, korkuyu yendi. Bu gece, şarkı söyleyelim; dua edelim; dans edelim. Orman, bizimle şarkı söylüyor.” Sözleri, bir dalga gibi yayıldı; köylüler, iç çekti, gözyaşları aktı. Adrian, lavtasını çıkardı—bu kez korkuyla değil, sevinçle tellere dokundu. Parmakları, uçuşan kelebekler gibiydi; ilk nota, meydanı titretti—yumuşak, yükselen, umut dolu bir melodi. Nota, taşlara çarptı, duvarlara dolandı, ormanın kenarına kadar yayıldı. Meydandaki herkes, istemeden ritme uydu—ayaklar yere vurdu, hafifçe, bir kalp atışı gibi. Eller çırpıldı; parmaklar iç içe geçti, bir zincir oldu. Sesler yükseldi—önce fısıltılar, sonra şarkılar: Eski ninni parçaları, orman masalları, unutulmuş dualar. Çocuklar zıpladı, anneler sallandı, yaşlılar doğruldu. Şarkı, geceyi doldurdu; yıldızlar, daha parlak yanıp söndü. Rüzgâr, meydandan eserek ormana taşıdı melodiyi; anı ağacının yaprakları, ritme göre sallandı, ışık zerrecikleri yağdı—her zerre, bir dua gibi yere indi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE