20. BÖLÜM

2901 Kelimeler
Köy meydanına döndüklerinde, şafak sökmek üzereydi. Gökyüzü, gri-mor bir tonda yavaşça açılmıştı; sanki geceyle gün arasındaki o ince perde, nazik bir el tarafından aralanıyordu. Doğu ufkunda, ufuk çizgisini nazikçe yalayan ince bir turuncu şerit beliriyordu—kan lekesi gibi değil, daha çok yaralı bir kalbin ilk atışı gibi, umut dolu bir kızıllık. Hava hâlâ soğuktu, kışın son solukları gibi keskin ve ısrarcı; ama o korkunç titreşim, artık kemikleri sarsan bir fırtına olmaktan çıkmıştı. Artık sadece uzak, boğuk bir uğultu gibi hissediliyordu—bir makinenin en derin odasında, yıllardır unutulmuş bir motorun, paslanmış dişlileri arasında dönen, inatçı bir homurtu. Bu ses, ormanın derinliklerinden yükseliyor, toprağın damarlarında dolaşıyor ve meydandaki her kalbi, hafif bir tedirginlikle dolduruyordu. Yapraklar hâlâ yere serilmişti, rüzgârın savurduğu son fırtınanın kalıntıları gibi; ama şimdi, o yaprakların arasında, ilk sabah çiyi damlaları birikmeye başlamıştı, gümüş iğneler gibi parlayarak. Adrian, meydanın tam ortasında duruyordu, bir heykel gibi hareketsiz. Lavtası hâlâ elindeydi, ahşap gövdesi ay ışığının son yansımalarıyla soluk bir ışıltı taşıyordu; ama parmakları artık tellere dokunmuyordu. Sanki melodi, kendi iradesini kazanmış, havada asılı kalmıştı—hafif bir yankı gibi dolaşıyor, notalar bir hayalet rüzgârı gibi etrafa yayılıyordu. Her nota, havayı titreştiriyor, kulaklarda değil, ruhlarda yankılanıyordu; bir ninni gibi yumuşak, ama bir uyarı gibi keskin. Adrian'ın yüzü solgundu, mum ışığında erimiş balmumu gibi; göz altları morarmış, derin gölgeler düşmüştü, uykusuz gecelerin ve bitmeyen mücadelenin izleri. Saçları dağılmış, alın teriyle yapışmıştı; ama dudaklarında hafif bir tebessüm vardı—yorgun, ama zafer dolu, bir savaşçının ilk zafer gülümsemesi gibi. Gözleri, ufka dikilmişti; sanki o turuncu çizgide, geleceğin siluetini arıyordu. Çocuklar, annelerinin kucağındaydı—küçük bedenler, yorgunluk ve korkunun ağırlığıyla yumuşamış. Bazıları hâlâ titriyor, minik omuzları sarsılıyordu; tenleri soluk, elleri buz gibiydi, ormanın soğuğunun derinlerine işlemiş. Diğerleri ise derin uykuya dalmıştı, kirpikleri ıslak, solukları düzensiz; rüyalarında hâlâ o karanlık dalların arasında koşuyor gibiydiler. Anneler, birbirine sarılmıştı—kollar iç içe, gözyaşları yanaklardan süzülüyor, meydanın taşlarına damlıyordu. Fısıldaşmaları, bir nehir gibi akıyordu: “Geri geldiler… hepsi geri geldi.” Bu sözler, tekrarlanıyor, bir dua gibi yayılıyordu meydanda; her tekrarda biraz daha güçlü, biraz daha inançlı. Bir anne, çocuğunun saçlarını okşarken, “Tanrı'ya şükür,” diye mırıldandı, sesi kırık bir cam parçası gibi. Yanındaki kadın, başını salladı, “Ama o ses… hâlâ duyuluyor,” diye ekledi, gözleri ormana çevrilerek. Korku, minnettarlıkla karışmıştı; zafer tatlı, ama geçiciydi. Aurora, grubuyla birlikte meydana adım attığında, herkes bir an sustu. Adımları, tozlu taşlarda hafif bir çıtırtı çıkarıyordu; botlarının altında, geceleyin serpilmiş çakıl taşları eziliyordu. Gözler onlara çevrildi—korku dolu, minnet dolu, şaşkınlık dolu bakışlar, bir mozaik gibi birbirine karışıyordu. Bazıları öne eğilmiş, ellerini göğüslerine bastırmış; diğerleri ise ayağa kalkmış, sanki bir lideri selamlar gibi. Viktor'un bacağı hâlâ kanıyordu—yara, pantolonunun kumaşını koyu kırmızı bir leke ile ıslatmıştı; her adımda, hafif bir acıyla yüzü buruşuyordu. Ama adımları sağlamdı, bir ayı gibi inatçı; baltası omzunda, kabzasını sıkıca kavramış, sanki o metal, onun iradesinin uzantısıydı. Mikhail, parşömeni göğsüne bastırmış tutuyordu—eski kâğıt parçası, avuçlarında buruşmuş, mürekkebi hâlâ nemliydi; sanki o parşömen, artık tek dayanağı, tek umuduymuş gibi. Gözleri, delirmiş bir adamın gözleri gibi parlıyordu; yılların birikmiş bilgisi, şimdi bir deliliğe dönüşmüştü. Lena, annesinin elini bırakmamıştı; parmakları birbirine kenetlenmiş, ayrılmaya niyeti yoktu—küçük eller, Aurora'nın avucunda kaybolmuş, ama o tutuş, demir gibi güçlüydü. Lena'nın yüzü, solgundu ama gözleri canlı; ormandaki karanlığın izleri, hâlâ kirpiklerinde asılı kalmıştı. “Ne oldu?” diye sordu yaşlı bir kadın, sesi titrek, rüzgârda sallanan bir yaprak gibi. Elinde hâlâ bir battaniye tutuyordu—yünlü, eski, kenarları aşınmış; bir çocuğa sarmak için hazırlamıştı, ama şimdi o battaniye, boş boş sallanıyordu. Kadının yüzü, kırışıklarla dolu bir harita gibiydi; gözleri, yılların acısını taşıyordu, ama şimdi umutla parlıyordu. Aurora, derin bir nefes aldı—göğsü inip kalktı, soğuk hava ciğerlerini doldurdu. “Bir parça kırıldı,” dedi yavaşça, kelimeleri tartarak. “Ama ağ hâlâ canlı. Ormanın derinlerinde… hâlâ nabız atıyor. O titreşim, sadece bir gölge değil; bir kalp, bir beyin, bir anı deposu. Kırdığımız, sadece bir dalıydı—kökler hâlâ toprağın altında uzanıyor, dallar hâlâ göğe uzanıyor.” Meydanda bir uğultu yükseldi—korku değil, daha çok yorgun bir kabul, bir fırtına sonrası sükûnet gibi. İnsanlar birbirine baktı; fısıldaşmalar çoğaldı, “Ağ mı? Nota mı? Bilinç mi?” Kelimeler, havada uçuşuyordu. Yıllardır süren bu gizem, bu sessiz tehdit, nihayet isimlendirilmişti. Artık “o şey” değildi; soyut bir korku olmaktan çıkmış, elle tutulur bir varlığa dönüşmüştü. Bir adam, sakalını sıvazladı, “Peki, ne yapacağız?” diye sordu, sesi kalın, şüphe dolu. Bir kadın, “Kaçalım mı?” diye mırıldandı, ama kimse cevap vermedi—kaçmak, artık bir seçenek değildi; kökler, köyün ta altına uzanmıştı. Adrian, öne çıktı—adımları yavaş, lavtası hâlâ elinde sallanıyordu. “Melodim onu yavaşlattı,” dedi, sesi kısık ama net, bir nehir yatağındaki çakıl sesi gibi. “Ama tamamen susturamadım. Sanki… dinliyor. Bekliyor. Yeni bir şey denememizi istiyor. O notalar, sadece bir yavaşlama değil; bir diyalog. Ağ, bizimle konuşmaya çalışıyor—kendi dilinde, titreşimlerinde, yankılarında.” Mikhail, parşömeni açtı—kâğıt, rüzgârda hafifçe dalgalandı, mürekkebin kokusu havaya karıştı. Çizgiler hâlâ yer değiştiriyordu, ama artık kaotik değildi; bir dans gibi, ritmik bir akışa kavuşmuştu. Bazı düğümler solmuş, renkleri griye dönmüştü; bazıları ise daha düzenli bir örüntüye bürünmüştü—sanki ağ da kendi içinde bir düzen arıyordu, kaosun içinden bir harmoni doğurmaya çalışıyordu. Mikhail'in parmakları, titreyerek bir bölgeyi işaret etti: “Bakın,” dedi, sesi heyecanla çatallaşarak. “Köyün kuzeybatısında, eski çam ormanının ötesinde… bir yoğunlaşma var. Ama bu kez tek bir merkez değil. Üç… belki dört küçük düğüm. Her biri farklı bir frekansta titreşiyor—biri derin bir bas gibi, diğeri tiz bir flüt gibi, bir diğeri ise kırık bir arp teli gibi. Bu düğümler, ayrı ayrı nabız atıyor, ama hepsi aynı kalbe bağlı.” Lena, öne eğildi—küçük bedeni, merakla gerilmişti; gözleri, diyagrama kilitlenmişti, sanki o çizgiler, kendi ruhunun haritasıymış gibi. “Onları hissediyorum,” dedi fısıltıyla, sesi rüzgârda kaybolacak kadar yumuşak. “Her biri farklı bir çocuktan kalan yankı gibi. Ama hepsi aynı korkuyu taşıyor… terk edilme korkusunu. O boşluk, o sessizlik—annenin sesinin kesilmesi, babanın elinin çekilmesi. Bu korku, damarlarında dolaşıyor, titreşimlerini besliyor.” Aurora’nın kalbi sıkıştı—o kelime, “terk edilme”, içindeki eski yarayı deşti, tuzlu bir su gibi. Yıllar önce, Lena’yı kaybettiği o gece… aynı korku, aynı boşluk, göğsünü bir mengene gibi sıkmıştı. Karanlık ormanda, kızının adını haykırdığı saatler; rüzgârın dalları arasında yankılanan boş sesler. Ama şimdi, kızının eli avucundaydı—gerçek, sıcak, canlı; parmaklarındaki nabız, Aurora'nın kendi kalbiyle senkronize olmuş gibi atıyordu. Gözleri nemlendi, ama gözyaşlarını yuttu; liderlik, zayıflığa yer bırakmazdı. “O zaman,” dedi Aurora, sesi kararlı, bir çelik kılıcın keskinliği gibi. “Onları bulacağız. Ama bu kez kesmeyeceğiz, baltayla doğramayacağız. Dinleyeceğiz. Anlayacağız. Ve belki… onlarla konuşacağız. Onların dilini öğreneceğiz—titreşimlerini, yankılarını, korkularını. Belki de bu ağ, bir düşman değil; bir yara, iyileşmeyi bekleyen bir yara.” Viktor, homurdandı—derin göğsünden çıkan bir gürleme gibi. “Konuşmak mı? Baltam konuşmayı sevmez,” dedi, eli kabzaya giderek. Yüzünde, eski bir yaralı gülümseme belirdi; savaşçı ruhu, her zaman kılıca sarılırdı. Ama gözlerinde, bir tereddüt vardı—o da, ormanın derinliklerinde duyduğu o sesleri unutmamıştı. “Belki de bu kez balta değil, nota konuşacak,” dedi Adrian yumuşakça, sesi bir meltem gibi. Gözleri, Lena’ya kaydı—kızın masum yüzüne, sonra Aurora’ya; orada, bir an için, üç kalp birleşti. “Ve belki de ışık. Işık, karanlığı keser, ama yok etmez; aydınlatır.” Güneş doğarken—turuncu şerit, yavaşça genişleyerek gökyüzünü boyamaya başlarken—grup yeniden yola çıktı. Bu kez, yanlarında birkaç köylü vardı; gönüllü olanlar, korkuyu geride bırakmış, umudu kucaklamış. İçlerinde demirci Yaşar bulunuyordu—iri yapılı, kolları çekiç darbeleriyle sertleşmiş, elleri nasırlı ve güçlü; yüzünde, ateşin kızıllığı kalıcı bir iz bırakmıştı. Yanında fırıncı Elif—kısa boylu, neşeli bir kadın, un kokusu hâlâ saçlarında asılı; ama şimdi elleri, ekmek hamuru yerine bir sepet dolusu yiyecek taşıyordu, yolculuk için hazırlanmış kuru ekmekler ve peynirler. Ve yaşlı büyükanne Mira—en yaşlısı, sırtı kambur, ama gözleri keskin bir kartal gibi; elinde eski bir dua boncuğu vardı, kemikten oyulmuş, yılların dokunuşuyla pürüzsüz ve parlamış. Boncuğun her tanesi, bir hikâye taşıyordu—çizikler, aşınmalar, dua fısıltılarının izleri. “Benim annem de bu ormana çocuklarını kaptırmıştı,” dedi Mira, sesi çatallı ama güçlü, bir nehir yatağındaki çakıl gibi. “Yıllar önce, aynı titreşimler… aynı uğultu. Annem, her gece bu boncuğu dizer, dua ederdi. Belki torunlarımın torunları için bir şey yapabilirim. Belki bu boncuk, o yankıları susturur.” Yol, uzun ve zahmetliydi—orman yolu, dalların oluşturduğu bir tünel gibi daralmış, yer yer çamur birikintileriyle dolu. Güneş, ağaçların tepesinden sızıyor, altın lekeler bırakıyordu yapraklara; ama orman hâlâ serindi, nemli bir sis tabakası ayak bileklerini yalıyordu. Bu kez orman sessizdi—kuşlar bile susmuştu, kanat çırpışları kesilmiş, ötüşleri yok olmuştu; sanki doğa, nefesini tutmuş, dinliyordu. Sadece yaprakların hışırtısı ve ayak sesleri vardı—botların toprağa batışı, dalların hafif sürtünmesi. Titreşim, ayak tabanlarından yükseliyor, ama artık düşmanca değildi; daha çok bir nabız gibi, düzenli ve merak dolu—sanki orman, gelenleri selamlıyor, “Ne getirdiniz?” diye soruyordu. Yolda, sohbetler başladı—yavaş yavaş, fısıltılarla. Elif, sepetini Yaşar'a uzattı, “Bir lokma al, demirci. Yol uzun, miden boş kalmasın,” dedi gülümseyerek. Yaşar, başını salladı, “Teşekkürler, fırıncı kadın. Ama bu eller, ekmek için değil, çekiç için,” diye yanıtladı, ama yine de bir parça aldı. Mira, boncuğunu parmaklarında çevirerek yürüyor, eski hikâyeler anlatıyordu: “Eskiden, bu orman kutsal sayılırdı. Şamanlar, burada ruhlarla konuşurdu. Ama bir gün, bir çocuk kayboldu—ve o günden beri, titreşimler başladı. Belki de ruhlar, unutulduklarını söylüyor.” Lena, Mira'nın yanına sokuldu, “Peki, nasıl konuşacağız onlarla?” diye sordu, sesi meraklı. Mira, gülümsedi, kırışıklar derinleşerek, “Kalbinle, yavrum. Nota ile, dua ile, özür ile.” İki saat yürüdükten sonra—güneş artık tepede, dalların arasından sızan ışınlar tenlerini ısıtıyordu—ilk düğümü buldurlar. Küçük bir açıklıkta, devrilmiş bir meşe ağacının gövdesinin içinde uzanıyordu—dev ağaç, fırtınada kökünden kopmuş, gövdesi yarılmış, içinden kara bir yara gibi fışkırıyordu. O şey, kök değil, daha çok bir damar—parlak, nabız atan, koyu mor bir ışık saçan; her atışta, etrafındaki havayı dalgalandırıyordu. Hava, sıcak ve soğuk aynı anda çarpışıyordu—sanki bir fırın ile buz kutusu, aynı odada çatışıyordu; yapraklar etrafında kıvrılıyor, böcekler kaçışıyordu. Mor ışık, gövdeyi boyuyor, kabukları çatlatıyor; bir nabız sesi duyuluyordu, derin ve ritmik, kalp atışından daha yavaş. Lena, yaklaştı—adımları tereddütlü, ama kararlı; küçük gölgesi, açıklığa düşüyordu. Elini uzattı, ama dokunmadı—parmak uçları, havada asılı kaldı, titreşimi hissederek. “Bu… bir kızın yankısı,” dedi, sesi fısıltıdan biraz yüksek, gözleri kapalı. “Adı… Selin. Sekiz yaşındaydı. Ormanda kaybolduğunda, annesi onu aramaktan vazgeçmişti. O vazgeçiş… bu damarı doğurdu. Annesinin son bakışı—yorgun, umutsuz—o mor ışığın rengi oldu. Selin, dalların arasında saklanmış, ‘Anne!’ diye bağırmış, ama sesi yutulmuş. Korkusu, toprağa sızmış, kökleri beslemiş.” Aurora’nın boğazı düğümlendi—kelimeler, bir yumru gibi oturmuştu; gözleri, damara kilitlendi, ama aklında Lena'nın kayboluşu canlandı. “Ne istiyor?” diye sordu, sesi çatallaşarak. Lena, gözlerini kapadı—derin bir nefes aldı, rüzgâr saçlarını savurdu. Bir an sessizlik oldu—sadece nabız sesi, grupun solukları. Sonra kızın dudakları kıpırdadı, ama ses başkasına aitti—küçük, kırık bir ses, rüzgârda dağılan bir yaprak şırıltısı gibi: “Affet… beni… unuttun… Neden geldin de sonra gittin? Karanlıkta kaldım, ellerim boş, sesim yankısız.” Mira, öne çıktı—adımları yavaş, bastonuna yaslanarak; boncuğunu sıktı, tanecikler parmaklarında tıkırdadı. “Selincim,” dedi yumuşakça, sesi bir ninni gibi, yılların sıcaklığıyla dolu. “Kimse seni unutmadı. Annen her gece dua etti—pencere kenarında, ay ışığında, adını fısıldayarak. Babana kızdı, çünkü o vazgeçmişti; kovboy gibi uzaklara kaçtı, ama annen kaldı. Sen hep buradaydın. Hepimizin içinde—rüyalarımızda, titreşimlerimizde. Gel, boncuğumu tut; bu taneciklerde, annenin gözyaşları var.” Damar titredi—mor ışık, bir an şiddetlenerek patladı, sonra soldu; sanki bir kalp, özürle yumuşuyordu. Hava, ısındı—ama bu kez yakıcı değil, saran bir sıcaklık. Adrian, lavtasını çıkardı—ahşap gövde, güneş ışığında parladı; telleri, parmaklarının altında gerildi. Tek bir nota çaldı—uzun, yumuşak, anne kucağı gibi saran bir nota; ses, açıklıkta yankılandı, yaprakları titretti, kuşları uyandırdı. Nota, havada asılı kaldı, damarla dans etti—mor ışık, notanın ritmine uydu, yavaşça küçülmeye başladı. Kökler içeri çekildi, meşe gövdesi kendi kendine onarıldı—kabuklar kapandı, yarıklar bir dikiş gibi birleşti; ağaç, derin bir iç çekiş gibi hışırdadı. Selin’in sesi, son bir kez duyuldu: “Teşekkür… ederim… Artık… evdeyim…” Ve damar, tamamen kayboldu—toz duman gibi dağıldı, geriye sadece meşe ağacının yarısı kaldı, yara izi silikleşmiş. Grup, sessizce durdu—zaman, donmuş gibiydi. Gözyaşları aktı: Mira’nın, yanaklarından süzülerek boncuğa damladı; Elif’in, ellerini ovuştururken; hatta Viktor’un bile—savaşçı adam, başını çevirdi, kimsenin görmesini istemedi, ama omuzları sarsılıyordu. Yaşar, yumruğunu sıktı, “Bir çocuk… sadece bir çocuk,” diye mırıldandı. Lena, annesine sarıldı, “Başardık,” dedi, sesi titrek. Yolculuk devam etti—güneş, batıya doğru kaymaya başlamıştı, gölgeler uzamıştı. İkinci düğüm, bir dere yatağındaydı—su, berrak ama yavaş akıyor, taşların arasında mırıldanıyordu. Suyun içinde, taşların arasında siyah bir ağaç gibi yükseliyordu—kökleri suya batmış, dalları havada titreşiyordu; siyah kabuk, nabız gibi atıyor, suyu koyulaştırıyordu. Su, etrafında dalgalı, köpüklü; balıklar kaçışmış, kurbağalar susmuştu. Bu kez ses, erkek çocuğa aitti—on bir yaşında, cesur ama yalnız ölmüş biri; sesi, derinden geliyordu, bir mağara yankısı gibi. “Kimse gelmedi,” diyordu ses, kelimeler suyun şırıltısına karışarak. “Bağırdım… günlerce, gecelerce. Dallar arasında, aç, susuz. Kimse duymadı. Neden bıraktınız beni? Cesurduk, ama yalnızdık.” Yaşar, öne çıktı—iri bedeni, gölge gibi dereye düştü; demirci elleri titriyordu, nasırlar altında saklı yumuşaklık. “Ben duydum,” dedi boğuk sesle, sesi suyun akışını kesti. “O gece… rüyamda bir çocuğun bağırdığını duydum. ‘Baba, gel!’ diye. Ama korktum. Kalkmadım, yataktan doğrulmadım. Sabah, demir ocağında çekiç salladım, sesini bastırmaya çalıştım. Özür dilerim, evlat. O çekiç darbeleri, senin için değildi—kendi utancım içindi.” Adrian, bu kez farklı bir melodi çaldı—daha sert, ama yine de umutlu; bir babanın özrü gibi, ritmik ve pişman. Lavtanın telleri, sertçe titreşti; nota, suya yayıldı, dalgaları köpürttü. Siyah ağaç titredi—dalları kıvrıldı, kökleri suya gömüldü; su, yavaşça berraklaştı, renklendi. Ses, son bir kez yükseldi: “Duydun… sonunda duydun…” Ve ağaç, dağıldı—toz gibi suya karıştı, akıntıyla uzaklaştı. Grup, dere kenarında dinlendi—su içtiler, ekmek paylaştılar. Elif, “Bu su, tatlılaştı,” dedi, avucuna doldurup tadarak. Viktor, “Bir düğüm daha az,” diye homurdandı, ama sesinde rahatlama vardı. Üçüncü düğüm, en zor olanıydı—derin bir mağaranın girişinde, taş bir kemerin altında bekliyordu; kemer, yosun tutmuş, eski bir kapı gibi. Mağara, karanlık bir ağız gibi açılmış, içinden nemli bir rüzgâr esiyordu. Bu kez tek bir çocuk değildi—üçünün yankısı birleşmişti; sesler karışıyor, birbirine dolanıyordu: öfke, korku, özlem… hepsi aynı anda konuşuyordu, bir koro gibi kaotik. “Biz… biz kaldık,” diyorlardı, sesler mağarada yankılanarak. “Siz gittiniz. Biz kaldık. Karanlıkta, ellerimiz boş, seslerimiz boğulmuş. Neden? Neden bizi görmediniz?” Lena, öne çıktı—bu kez korkmuyordu; küçük bedeni, kararlı bir duruşla gerilmişti. “Ben de kaldım,” dedi, sesi mağaraya meydan okuyarak. “Karanlıkta. Yalnız. Soğuk dalların arasında, kalp atışlarım yankısız. Ama biri geldi. Beni gördü. Beni duydu. Eli uzandı, sesi çağırdı. Artık yalnız değilim.” Aurora, kızının yanına durdu—elini omzuna koydu, parmakları sıkıca; ikisi, bir kalkan gibiydi. “Biz buradayız,” dedi Aurora, sesi mağaranın duvarlarını titreterek. “Ve gitmeyeceğiz. Siz de artık yalnız değilsiniz. Korkularınızı duyduk—öfkenizi, özleminizi. Bizimkilerle aynı. Gelin, dışarı çıkın; güneş sizi bekliyor.” Mikhail, parşömeni açtı—bu kez çizgiler değişmiyordu; düğümler sabitlenmişti, sabit bir örüntü. “Onlar artık ağın parçası değil,” dedi fısıltıyla, gözleri parlayarak. “Onlar… ağın hafızası oldu. Anılar, özgürleşti.” Adrian, en derin melodiyi çaldı—üç sesin armonisi: bir ağıt, derin ve hüzünlü; bir ninni, yumuşak ve saran; bir zafer marşı, coşkulu ve yükselen… hepsi bir aradaydı, lavtanın telleri altında eriyip birleşiyordu. Melodi, mağaraya doldu—duvarlar titredi, taşlar tozuttu. İçeriden bir ışık yükseldi—soluk mavi, ay ışığı gibi; sonra altın sarısı, güneşin sıcaklığı gibi. Sesler sustu—sadece yumuşak bir nefes kaldı, bir iç çekiş gibi. Düğüm, çözüldü—mağara girişi, ışıkla doldu; yosunlar yeşillendi, rüzgâr tatlılaştı. Grup, mağara önünde oturdu—yorgunluk, kemiklerine işlemişti; ama zafer, ruhlarını dolduruyordu. Mira, dua boncuğunu Lena'ya uzattı, “Al, yavrum. Bu, senin zaferin.” Lena, aldı, tanecikleri parmaklarında çevirerek. Dördüncü ve son düğüm, ormanın en derin noktasında, kimsenin girmediği bir çukurdaydı—yol, burada daralmış, dallar iç içe geçmişti. Çukur, eski bir krater gibiydi; dibinde, yosun tutmuş, kırık bir taş sunak duruyordu—eski ritüellerin kalıntısı, çatlaklarında yabani otlar fışkırmış. Çukurun dibinde, siyah bir küre nabız atıyordu—küçük, ama yoğun; bütün kalan titreşim burada toplanmıştı, mor-siyah bir ışıkla parlıyordu. Küre, havayı emiyor gibiydi—etrafındaki yapraklar soluyor, böcekler donuyordu. Nabzı, daha güçlüydü; her atışta, yer sarsılıyordu hafifçe. Grup, çukurun kenarına dizildi—gölgeleri, küreye düşüyordu. Mikhail, parşömeni son kez açtı: “Bu… başlangıç,” dedi, sesi hayranlıkla. “İlk nota burada doğdu. Yıllar önce, ilk kayıp çocuk—o korku, bu küreyi şekillendirdi. Tüm ağın kalbi.” Lena, çukura baktı—gözleri, kürenin derinliğine daldı. “Ve son nota da burada bitecek,” dedi, kararlılıkla. Aurora, kılıcını çıkardı—ama bu kez saldırmak için değil; rune'lar, sakin bir ışıkla parlıyordu, mavi ve yeşil damarlar gibi. Kılıcı, yere, çukurun kenarına koydu—sanki bir hediye, bir barış işareti gibi; metal, taşa değdiğinde hafif bir çınlama çıkardı. “Biz seni duyuyoruz,” dedi Aurora, sesi çukura dolarak. “Ve korkmuyoruz. Senin yaralarını gördük—çocukların yaralarını. Bizimkileri de paylaş. Artık yalnız değilsin.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE