19. BÖLÜM

3168 Kelimeler
Köyün meydanında rüzgâr aniden yön değiştirdi, sanki gökyüzünden gelen bir el tüm havayı tersine çevirmiş gibi. Önce hafif bir esintiydi, yaprakları nazikçe okşayan, ama saniyeler içinde şiddetlenerek bir fırtınaya dönüştü. Bacalardan yükselen dumanlar, gri bulutlar halinde yatay savruldu; kömür kokusuyla karışık, keskin bir yanık kokusu meydanı doldurdu. Tavuklar çığlık atarak kümelerine kaçtı, kanatlarını telaşla çırparak toz bulutları kaldırdılar. Tüyleri havada uçuştu, beyaz ve kahverengi lekeler gibi. Köpekler kuyruğunu kıstı, inleyerek taş evlerin köşelerine sığındılar; gözlerinde korku dolu bir parıltı vardı, sanki yaklaşan tehlikeyi içgüdüsel olarak hissediyorlardı. Taş evlerin pencereleri zangırdadı; ahşap çerçeveler gıcırdayarak sallandı, ince camlarda örümcek ağı gibi çatlaklar belirdi, her biri ışığı kırarak gökkuşağı benzeri yansımalar yarattı. Titreşim bu kez sadece toprağın altında değildi—duvarların içinde, insanların kemiklerinde, nefeslerin arasında dolaşıyordu. Her titreşim dalgası, bir davul vuruşu gibi vücutları sarsıyordu; kemikler rezonans yapıyor, dişler birbirine çarpıyor, kalpler ritmini kaybediyordu. Aurora Lena’nın omzuna elini koydu. Kızın cildi artık buz gibi değildi; hafif bir sıcaklık vardı, ama bu sıcaklık güneşten gelmiyordu. Derinlerden, bir yerden. Sanki yerin altındaki bir ateş, deriye sızmıştı; dokunuşu hafifçe yakıyordu, ama acısız bir yanma. Lena'nın omuz kasları gergindi, sanki içindeki bir şey onu sürekli tetikte tutuyordu. Aurora'nın eli orada dururken, kızın nabzını hissedebiliyordu—hızlı, ama düzensiz; bir nota gibi atıyordu. Rune’lu kılıç, Aurora’nın elinde yavaş yavaş ışıldamaya başladı; gümüş çizgiler kabzasından uca doğru nabız atar gibi parlıyor, sanki yaklaşan fırtınayı hissediyordu. Kılıcın metal yüzeyi soğuktu, ama rune'lar ısınmıştı; her parıltı, etrafa hafif bir mavi ışık saçıyordu, meydandaki taşları aydınlatıyordu. Aurora kılıcı sıkıca kavradı, parmakları kabzanın oymalı yüzeyine gömüldü; oymalar eski sembollerdi, her biri bir hikaye anlatıyordu—geçmiş savaşlar, unutulmuş büyüleri. Mikhail köy meydanının ortasına çömeldi, parşömenini açtı. Parşömen eskiydi, kenarları yıpranmış, üzeri soluk mürekkeple çizilmiş diyagramlarla doluydu. Diyagramdaki çizgiler hafifçe titredi; bazı düğümler soluk kırmızı bir ışıkla yanıp sönmeye başladı, sanki parşömen canlı bir varlık gibi nefes alıyordu. Mikhail'in elleri titriyordu, parmakları çizgileri takip ederken ter damlaları parşömenin üzerine düştü. “Merkez değişti,” diye mırıldandı, sesi meydandaki rüzgarın uğultusu arasında kayboluyordu. “Artık sadece ormandaki açıklık değil. Ağ köye dokundu. Bu bir genişleme değil… bir deneme.” Gözleri diyagrama odaklanmıştı, kaşları çatılmış, alnında derin kırışıklar oluşmuştu. Deneme kelimesi ağzından çıktığında, sesi hafifçe çatladı; korku değil, ama bir tür hayranlık vardı—bilinmeyene karşı duyulan o karışık duygu. “Ne denemesi?” diye homurdandı Viktor, baltasını omzundan indirip iki eliyle kavrayarak. Viktor'un elleri kalındı, damarları belirgindi; balta sapı ahşaptı, yılların kullanımıyla pürüzsüzleşmişti. Balta başı demirdi, kenarları keskin, ama yer yer çentikler vardı—geçmiş savaşların izleri. Omuzları genişti, kasları gergin; homurtusu derin bir gök gürültüsü gibiydi, meydandaki havayı titretiyordu. Yüzünde öfke vardı, kaşları düşük, çenesi sıkılı; bu bilinmezliğe karşı duyduğu sabırsızlık belliydi. “Uyum,” dedi Mikhail, sesi daha netleşerek. “Titreşim bizi test ediyor. Tepkilerimizi, seslerimizi, büyümüzü. Hangi notaya nasıl karşılık verdiğimizi ölçüyor.” Kelimeleri söylerken, diyagramdaki bir düğüme dokundu; ışık hafifçe yoğunlaştı, sanki dokunuşu bir tepki yaratmıştı. Mikhail'in yüzü solgundu, göz altlarında mor halkalar vardı; geceler boyu uyumadan çalışmanın izleri. Bu titreşim, onun için sadece bir tehlike değil, bir bulmacaydı—çözülmesi gereken bir gizem. Adrian enstrümanını sırtından indirdi, telleri hafifçe yokladı. Enstrüman eski bir lavtaydı, gövdesi cilalı ahşap, teller gümüş karışımlı; her telin dokunuşu hafif bir tınlama çıkarıyordu. Bu kez çaldığı nota titrek değil, kararlıydı. Uzun bir ses, sonra iki kısa. Parmakları tellerde dans etti, her vuruşta hava dalgalandı. Meydandaki hava, sanki görünmez bir dalga gibi yayıldı; taşlar hafifçe yerinden oynadı, ama bu titreşim düşmanca değil, dostça bir müdahaleydi. Bir anlığına titreşim geri çekildi, sanki geri adım atmış gibi; hava serinledi, rüzgar yavaşladı. Sonra iki kat güçle geri geldi—adeta cevap verir gibi. Bu geri dönüş, bir yankıydı; uzun bir uğultu, meydanı dolduran, kulakları zonklatan. Lena başını kaldırdı. Gözleri ay ışığında soluk mavi parladı, sanki içlerinden bir ışık sızıyordu. Yüzü gençti, ama ifadeleri yaşlı bir bilgelik taşıyordu; saçları rüzgarda dalgalanıyordu, siyah teller gri dumanlar arasında uçuşuyordu. “Dinliyor,” dedi kısık sesle, sesi rüzgarın uğultusuna karışarak. “Sadece çekmiyor… öğreniyor.” Kelimeleri söylerken, gözleri uzaklara daldı; ormana doğru, karanlığın derinliklerine. Sanki içindeki bir şey, o titreşimi hissediyordu—derin bir bağ, kopması zor bir iplik. Aurora’nın içinden soğuk bir his geçti. Bu bir lanet değilse, neydi? Bir makine? Bir bilinç? Bir varlık? Soğuk his, omurgasından aşağı indi, tüylerini diken diken etti. Ritüel gecesindeki o sıcaklık damarlarında kıpırdadı. O gece… davulların ritmi, ateşin kıvılcımları, çocukların kahkahaları. Hatıralar zihninde canlandı: Köy meydanında büyük bir ateş, etrafında dans eden köylüler; davullar deri gergin, vuruşlar ritmik, her vuruşta ateş kıvılcımlar saçıyordu. Çocuklar kahkaha atıyordu, elleri çırpıyor, ayakları toz kaldırıyordu. Sonra rüzgâr. O tek uzun nota, göğsünü delen. Nota, bir fısıltı gibiydi, ama güçlü; hava titreşmişti, ateş dans etmişti. Çocuklar durmuştu bir an, başlarını ormana çevirmişlerdi. Sanki biri adlarını fısıldamıştı—kişisel, samimi bir çağrı. Gözlerinde bir anlık boşluk, sonra korku. Şimdi o fısıltı geri dönmüştü, daha güçlü, daha ısrarcı. Aurora'nın kalbi hızlandı, nefesi kesildi; elleri titredi, ama kılıcı sıkıca tuttu. Köyün kuzey ucundaki eski taş kuyu aniden sarsıldı. Kuyu eskiydi, taşları yosun tutmuş, kenarları aşınmış; yılların yağmurlarıyla oyulmuştu. Taşlar yerinden oynadı, aralarından siyahımsı kökler sızdı—ince, parlak, nabız atar gibi titreşen. Kökler canlı gibiydi, derileri pürüzsüz, ama içlerinde bir karanlık; her nabız atışında hafif bir uğultu çıkarıyorlardı. Kadınlardan biri çığlık attı—yüksek, tiz bir çığlık, meydanı yırtan. Elleriyle ağzını kapadı, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Bir çocuk yere düştü, kulaklarını kapattı. “Anne! Duyuyorum!” diye ağladı, sesi gözyaşlarıyla boğulmuş. Çocuk küçük bir oğlandı, saçları kumral, yüzü kirli; kulaklarını kapatırken parmakları beyazlaşmıştı, vücudu titriyordu. Aurora bir adım öne çıktı, sesi otoriter ve güçlü. “Herkes evine girsin! Pencereleri kapatın! Ateşleri söndürmeyin!” Sesi meydanı doldurdu, yankılandı; insanlar dağıldı, telaşla koşarak. Kapılar kapandı, ahşap gıcırtıları duyuldu; sürgüler çekildi, metal sesleri havada asılı kaldı. Meydan boşaldı, sadece rüzgar ve titreşim kaldı. Viktor baltasıyla kuyunun kenarındaki kökü parçaladı. Balta havada ıslık çalarak indi, kök ikiye ayrıldı; içinden yeşilimsi bir sıvı sızdı, ama asıl o boşluk çıktı—ışığı yutan, şekilsiz bir karanlık. Boşluk, bir gölge gibiydi, ama daha yoğun; etrafındaki hava soğudu, ışık büküldü. Bu kez boşluk, su gibi yere akmadı. Havada asılı kaldı, titreşti, sonra ince bir sis gibi dağıldı, meydanı hafif bir sisle kapladı. Sis soğuktu, dokunduğu yerleri uyuşturuyordu. “Bu düğüm değil,” dedi Mikhail, yüzü gerilmiş, gözleri kısılmış. “Bu bir uzantı. Kökler sadece iletken.” Sesinde bir aciliyet vardı, parmakları parşömende hızlıca geziniyordu. “İletken ne demek?” diye sordu Adrian, gözleri Lena’da. Adrian'ın yüzü endişeliydi, kaşları çatılmış; Lena'ya bakarken gözlerinde koruma içgüdüsü parlıyordu. Enstrümanı hâlâ elindeydi, telleri hafifçe titriyordu. “Bir şey, bir merkez, hepsini yönetiyor,” diye cevapladı Mikhail, sesi kararlı. “Ve merkez hâlâ aşağıda.” Gözleri diyagrama sabitlenmişti, yeni çizgiler beliriyordu—kırmızı, nabız atan. Lena titredi, vücudu hafifçe sarsıldı. “Hayır,” dedi, sesi fısıltı gibi. “Merkez aşağıda değil artık. Parçalandı. Her kurtardığın çocuk… bir kıvılcım aldı. Ama kıvılcımlar bir araya gelirse…” Cümlesini tamamlamadı, gözleri uzaklara daldı. Titremesi, içindeki korkuyu ele veriyordu; elleri yumruk olmuş, tırnakları avuçlarına batıyordu. Aurora diz çöktü, Lena’nın yüzünü iki eliyle tuttu. Elleri sıcak ve yumuşaktı, Lena'nın soğuk yanaklarını ısıtıyordu. “Sana ne yaptılar?” diye fısıldadı, sesi kırık. Gözlerinde gözyaşları birikmişti, ama akmadı; güçlü duruyordu. Lena’nın bakışı bir anlığına bulanıklaştı, sanki hatıralar zihnini doldurmuştu. “Bizi bağladılar. Nota, bizi tek bir nefes yaptı. Hissettim diğerlerini… korkularını… karanlıkta diz çökmüş bekliyorlardı. Ama sen geldiğinde… ışık geldi. Rune’lar… bağın bir kısmını kesti. Ama hepsi değil.” Sesinde bir yorgunluk vardı, kelimeler ağır ağır çıkıyordu. Hatıralar canlandı: Karanlıkta diz çökmüş çocuklar, etraflarında kökler; nota kulaklarında uğulduyor, kalplerini senkronize ediyor. Işık geldiğinde, rune'ların parıltısı, bağları keserken acı vermişti—tatlı bir acı, özgürlük vaadi. Aurora’nın kalbi sıkıştı, göğsünde bir ağırlık hissetti. “Ne kaldı?” diye sordu, sesi titrek. Lena gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. “İçimde bir yankı.” Kelimeler söylerken, göğsüne dokundu; sanki orada bir şey nabız atıyordu. O an, meydanın taşları çatladı. İnce çizgiler, köyün ortasında daire şeklinde yayıldı; her çatlak, bir örümcek ağı gibi genişledi, taşlar toz haline geldi. Toprak hafifçe çöktü, ama bu kez bir oyuk açılmadı. Onun yerine, taşların arasında siyah çizgiler belirdi—parşömendeki diyagrama benzeyen bir ağ. Düğümler, evlerin altına doğru uzanıyordu, sanki köyün temellerini sarıyordu. Çizgiler nabız atıyordu, hafif bir uğultu çıkarıyordu; etraftaki hava ısındı, ama soğuk bir sıcaklık—rahatsız edici. Mikhail ayağa fırladı, parşömeni kapattı. “Bu bir çağrı değil,” dedi dehşetle, sesi yüksek. “Bu bir yeniden bağlanma! Kökler çocuklara tutunuyor!” Yüzü beyazlaşmıştı, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Dehşet, vücudunu sarmıştı; elleri titriyordu. Adrian hemen çalmaya başladı. Bu kez melodi karmaşıktı—iki nota üst üste, biri uzun, biri kesik. Parmakları tellerde hızlıca gezindi, her vuruşta hava titreşti. Siyah çizgiler dalgalandı, bazıları soldu; melodi, titreşime karşı bir kalkan gibiydi, meydanı koruyan bir duvar. Viktor baltasını yere sapladı, çizgilerin birini kesti. Balta taşları kırdı, kıvılcım sıçradı—parlak, turuncu kıvılcımlar. Bir evin içinden çığlık duyuldu, yüksek ve acı dolu; bir annenin çığlığı, çocuğunu koruma içgüdüsüyle dolu. Aurora karar verdi, sesi kararlı. “Ormana dönüyoruz. Merkez hâlâ orada. Düğüm kapanmadan kesmeliyiz.” Gözleri ormana döndü, karanlığa meydan okur gibi. Mikhail tereddüt etti, gözleri diyagrama kaydı. “Ama köy—” Kelimeleri yarım kaldı, endişesi belliydi. “Adrian burada kalacak,” dedi Aurora hızlıca. “Melodiyi sürdür. Titreşimi bastır. Viktor ve ben ormana gideceğiz. Mikhail, sen de gel. Haritaya ihtiyacımız var.” Planı söylerken, zihni hızlı çalışıyordu; her olasılığı düşünüyordu. Lena Aurora’nın elini tuttu, parmakları sıkıca kavradı. “Ben de geliyorum.” Sesinde kararlılık vardı, gözleri parlıyordu. Aurora bir an durdu, kalbi sızladı. “Hayır.” Kelime kesinydi, ama içindeki korku belliydi—kızını kaybetme korkusu. “Bağı hissediyorum,” dedi Lena, sesi daha da kararlı. “Nereye uzandığını biliyorum. Sen sadece ışığı taşıyorsun. Ben karanlığı tanıyorum.” Gözlerinde bir bilgelik vardı, yaşına göre fazla olgun; karanlığın içinden gelmiş, onu şekillendirmiş bir bilgelik. Bir anlık sessizlik. Rüzgar uğulduyordu, titreşim devam ediyordu. Aurora kızının gözlerine baktı. Orada korku vardı, ama yanında bir bilgelik—yaşına sığmayan, boşluğun içinden gelmiş bir bilgelik. Gözleri mavi parlıyordu, sanki içindeki yankı onu aydınlatıyordu. “Peki,” dedi sonunda Aurora, sesi yumuşak. “Ama yanımdan ayrılmayacaksın.” Elini sıkıca tuttu, ayrılmamak üzere. --- Orman bu kez daha karanlıktı, sanki gece kendini daha da derinleştirmişti. Ay, bulutların arkasına gizlenmişti; gökyüzü koyu gri bir örtü gibiydi, yıldızlar bile saklanmıştı. Dallar ağırdı, yapraklar ıslaktı—gece çiğiyle kaplı, her adımda damlalar düşüyordu. Her adımda toprağın altındaki titreşim daha net hissediliyordu. Sanki kalın bir davul derisi üzerine basıyorlardı; her basışta yer hafifçe esniyor, titreşim ayak tabanlarından yukarı tırmanıyordu. Ormanın kokusu yoğundu: Nemli toprak, çürüyen yapraklar, yosun ve hafif bir metalik koku—titreşimin getirdiği bir koku, yabancı ve rahatsız edici. Ağaçlar eskiydi, gövdeleri kalın, kabukları yarık yarık; dallar birbirine geçmiş, bir tavan oluşturmuştu. Rüzgar dallarda uğulduyor, yaprakları hışırdatıyordu; her hışırtı, bir fısıltı gibiydi—orman konuşuyordu. Mikhail yürürken parşömene bakıyordu, her adımda dengesini korumaya çalışarak. Çizgiler yer değiştiriyordu; bazı düğümler sönüyor, yenileri beliriyordu—kırmızı ışıklar, nabız atan. “Ağ sabit değil,” dedi nefes nefese, soluğu beyaz buhar olarak çıkıyordu. “Bu… canlı bir yapı.” Sesinde bir hayranlık vardı, ama korkuyla karışık; parşömen ellerinde titriyordu, ışık diyagramı yüzüne yansıyordu. “Bunu zaten biliyorduk,” dedi Viktor, ama sesi bu kez daha az öfkeliydi, daha çok huzursuzluk taşıyordu. Baltasını omzunda taşıyordu, adımları ağır; ormanın karanlığında gözleri etrafı tarıyordu, her gölgeye şüpheyle bakıyordu. Huzursuzluğu, kaslarında belliydi—gergin, hazır. Lena bir an durdu, etrafı dinledi. “Buradan,” dedi, sağa dönerek. Sesinde bir kesinlik vardı, sanki içindeki yankı onu yönlendiriyordu. “Titreşim burada daha ince.” Adım attı, Aurora'nın elini bırakmadan. “İnce mi?” diye sordu Mikhail, kaşlarını kaldırarak. Parşömeni kaldırdı, çizgilere baktı. “Evet,” dedi Lena, sesi sakin. “Sanki nota ikiye ayrılmış.” Titreşimi tarif ederken, eliyle havada bir hareket yaptı; sanki notaları görebiliyordu. İçindeki yankı, onu hassas kılıyordu—her titreşim dalgasını ayırt edebiliyordu. Aurora kılıcını kaldırdı, rune'lar hafifçe parladı—mavi ışık, ormanı aydınlattı. Gerçekten de, toprak altındaki titreşim iki farklı ritme bölünmüştü—biri uzun ve sabit, diğeri daha kısa, kesik kesik. Uzun olan, derin bir uğultuydu; sabit, ısrarcı. Kısa olan, keskin vuruşlar gibiydi—hızlı, ani. “Bu bir diyalog,” dedi Mikhail fısıltıyla, sesi heyecanlı. “Bir merkez ve bir karşılık.” Gözleri parladı, bulmacayı çözmeye yaklaşıyordu. “Karşılık kim?” diye sordu Viktor, sesi gergin. Baltasını indirdi, hazırlandı. Cevap gelmeden, ağaçların arasından bir gölge geçti. İnsan boyunda, ince, başı eğik. Ardından bir tane daha. Ve bir tane daha. Gölgeler yavaşça yaklaştı, ormanın karanlığından çıkarak. Çocuklar. Ama diz çökmüş değillerdi artık. Ayakta duruyorlardı. Yüzleri hâlâ karanlık, ama gözlerinin yerinde soluk ışıklar vardı—boş, donuk. Işıklar mavi-yeşil karışımıydı, nabız atıyordu; her nabız, titreşimle uyumlu. Çocuklar küçüklerdi, yaşları 5-10 arası; kıyafetleri yırtık, yüzleri kirli. Duruşları doğal değildi—sert, kukla gibi. Aurora bir adım öne çıktı, kılıcını kaldırdı. “Lena,” dedi yavaşça, sesi koruyucu. “Geri dur.” Kalbi hızlandı, annelik içgüdüsüyle doldu. Çocuklardan biri başını kaldırdı. “Anne,” dedi yankılı bir sesle. Bu Lena’nın sesi değildi. Başka bir çocuğun, başka bir annenin. Ses yankılıydı, birden fazla ses gibi—koroda birleşmiş. Gözlerindeki ışık yoğunlaştı. Viktor baltasını kaldırdı, kasları gerildi. “Onlar değil,” diye hırladı, sesi derin. Öfkesi kabardı, ama tereddüt etti—çocuklara saldırmak istemiyordu. “Dur,” dedi Aurora, eliyle işaret ederek. Sesinde otorite vardı. Mikhail mırıldanmaya başladı. Eski dilde sözler, hızlı ve keskin—büyü kelimeleri, hava titreşti. Hava ağırlaştı, çocukların etrafında hafif bir sis oluştu; sis beyazdı, koruyucu bir kalkan gibi. Lena ileri çıktı, cesurca. “Sizi duyuyorum,” dedi yüksek sesle, sesi net. “Bağ sizi tutuyor. Ama merkez zayıf!” Kelimeleri söylerken, ellerini uzattı; sanki bağları hissedebiliyordu. Çocukların gözlerindeki ışık titredi. İçlerinden biri diz çöktü, başını tuttu—acı dolu bir hareket. Diğerleri sendeledi, bağ zayıflıyordu. Aurora kılıcını toprağa sapladı. Rune’lar bu kez daha parlak yandı, gümüş ışık çocuklara doğru yayıldı, kökleri keser gibi. Işık, bir dalga gibi yayıldı; ormanı aydınlattı, gölgeleri kovdu. Toprak yarıldı. Bu kez tek bir boşluk değil—birden fazla küçük oyuk açıldı. Her birinden siyah kökler yükseldi, çocukların ayak bileklerine dolandı. Kökler hızlıydı, yılan gibi; nabız atıyor, çocukları çekiyordu. “Kes onları!” diye bağırdı Mikhail, sesi panik dolu. Parşömeni bıraktı, büyüye odaklandı. Viktor baltasını savurdu, bir kökü parçaladı. Balta indiğinde, kök patladı; içinden yine boşluk çıktı, ama bu kez boşluk çığlık attı—ince, tiz bir ses, ormanı yırtan. Çığlık, kulakları acıttı; Viktor sendeledi, ama devam etti. Adrian’ın melodisi uzaktan hâlâ duyuluyordu; köyden gelen titreşimi bastıran bir ezgi. O ezgi, ormana kadar ulaşıyor, kökleri zayıflatıyordu—her nota, bir kalkan gibi. Aurora Lena’nın elini tuttu, sıkıca. “Şimdi!” dedi, sesi kararlı. Lena gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. Avuç içleri hafifçe parladı—soluk mavi bir ışık, içindeki yankıdan gelen. “Nota ikiye bölündü,” dedi, sesi sakin. “Birini susturursak, diğeri çöker.” Gözlerini açtı, odaklandı. “Hangisi merkez?” diye sordu Mikhail, nefes nefese. Lena gözlerini açtı, emin. “Uzun olan.” Uzun titreşimi işaret etti, sanki görebiliyordu. Aurora başını salladı. Kılıcını kaldırdı, havada bir yay çizdi. Rune’lar bir anlığına alev gibi yandı—parlak, göz kamaştırıcı. Uzun titreşim bir an çatladı—havada görünmez bir tel kopmuş gibi, bir çatırtı duyuldu. Çocuklar çığlık attı, yüksek ve senkronize. Kökler gevşedi, toprağa düştü. Ama kısa, kesik nota güçlendi. Toprak daha şiddetli titredi, orman sarsıldı. Ağaçların gövdeleri çatladı, kabuklar parçalandı; dallar düştü, gürültüyle. Yukarıdan siyah bir şekil indi—köklerden örülmüş bir beden, insan siluetine benzeyen ama yüzü olmayan bir varlık. Varlık büyük değildi, ama tehditkar; kökler nabız atıyor, kısa notayla uyumlu. Hareketleri akıcıydı, ama mekanik—canlı bir makine gibi. “Merkez bölündü,” dedi Mikhail dehşetle, geri adım attı. “Bu… bu bir savunma!” Sesinde korku vardı, gözleri genişlemiş. Varlık ileri atıldı, hızlı. Viktor baltasıyla karşıladı, ama kök beden darbeden sonra yeniden birleşti—kökler birbirine dolandı, yarayı kapattı. Aurora Lena’yı arkasına itti, koruyucu. “Işığı güçlendir,” dedi, sesi sert. Lena başını salladı, ama tereddüt etti. “Ama o zaman bağ tamamen kopar. Diğer çocuklar—” Kelimeleri yarım kaldı, endişesi belliydi. “Onları sonra kurtaracağız,” dedi Aurora dişlerini sıkarak, gözleri varlıkta. Kararlıydı, başka yolu yoktu. Varlık bir kolunu uzattı; siyah kökler Viktor’un bacağına dolandı. Savaşçı yere düştü, homurdandı—acı dolu. Kökler nabız atıyordu, kısa notayla uyumlu; Viktor'un bacağını sıkıyordu, kan dolaşımını kesiyordu. Mikhail bir büyü çemberi çizdi, havada parlayan semboller belirdi—altın ışıklar, dönen. “Kısa notayı bastırmalıyız!” diye bağırdı, sesi yüksek. “Adrian!” diye haykırdı Aurora, ormana doğru—sesi yankılandı. Uzakta melodi değişti. Bu kez kesik, hızlı notalar. Kısa titreşime karşılık veren bir ritim—karşıt bir ezgi, bastıran. Varlık sendeledi, kökler titredi. Gevşedi, dengesini kaybetti. Aurora fırsatı yakaladı. Kılıcını iki eliyle kavradı, rune’lar göz kamaştırıcı bir ışıkla yandı—beyaz-mavi, parlak. Varlığın göğsüne sapladı, derin. Bir an için her şey durdu—zaman donmuş gibi. Orman sessizleşti, titreşim kesildi. Sonra bir patlama—ışık ve karanlık birbirine karıştı. Varlık parçalandı, kökler toprağa düştü, dağıldı; boşluklar birer birer kapandı, sis gibi kayboldu. Çocuklar yere yığıldı, yumuşakça. Yüzlerindeki karanlık silindi, gözleri normalleşti—insan gözleri, korku dolu. Ağlama sesleri ormanı doldurdu, yüksek ve karışık; çocuklar birbirine sarıldı, titreyerek. Aurora diz çöktü, Lena’yı kucakladı—sıkıca, annelik sıcaklığıyla. “Bitti mi?” diye fısıldadı, sesi yorgun. Lena başını salladı yavaşça, ama emin değildi. “Hayır,” dedi. “Bu sadece bir parça.” Gözleri ormanın derinliklerine döndü, hâlâ titreşimi hissediyordu. Mikhail parşömene baktı, elleri titreyerek. Çizgilerin çoğu sönmüştü, ama bazı düğümler hâlâ yanıyordu—daha uzakta, ormanın derinliklerinde. Kırmızı ışıklar, zayıf ama ısrarcı. “Merkez dağıldı,” dedi. “Ama ağ hâlâ var. Artık tek bir kalp değil. Birçok küçük kalp.” Sesinde bir yenilgi vardı, ama kararlılık da. Viktor ayağa kalktı, bacağını yokladı—yaralı, ama dayanıklı. “O zaman hepsini avlayacağız.” Sesi öfkeli, baltasını kaldırdı. Aurora gökyüzüne baktı. Bulutlar dağılmış, ay yeniden görünmüştü. Ama ışığı artık soğuk değil, daha soluktu—yumuşak, umutlu. Ay ışığı ormanı gümüşle kapladı, yaprakları parlatıyordu. “Hayır,” dedi yavaşça, sesi düşünceli. “Avlamayacağız. Dinleyeceğiz.” Kelimeleri söylerken, zihni yeni bir fikirle doldu—savaş yerine uyum. Mikhail şaşırdı, kaşlarını kaldırdı. “Dinleyeceğiz mi?” Sesinde şüphe vardı. Aurora başını salladı, emin. “Bu ağ bir nota üzerine kurulu. Belki de susturmak yerine… değiştirmeliyiz.” Gözleri parladı, yeni bir plan şekilleniyordu. Lena annesine baktı, gülümsedi hafifçe. “Yeni bir melodi.” Sesinde umut vardı, içindeki yankı yumuşamıştı. Uzakta Adrian’ın ezgisi hâlâ sürüyordu—yumuşak, umutlu bir melodi, ormanı dolduran. Nota, titreşime karıştı, ama bu kez çatışma değil, armoniye dönüştü. Aurora ayağa kalktı, kılıcını kaldırdı. Rune’lar bu kez sakin bir ışıkla parlıyordu—huzurlu, davetkar. Kılıç havada hafifçe sallandı, ışık dalgaları yayıldı. “Eğer ağ notayla başladıysa,” dedi, sesi güçlü. “Başka bir notayla bitebilir.” Kelimeleri ormanda yankılandı, yeni bir başlangıcın habercisi gibi. Ama hikaye burada bitmiyordu. Ormanın derinliklerinde, kalan düğümler nabız atıyordu—zayıf, ama canlı. Köyde, insanlar evlerinden çıkmaya başladı, titreşim azalmıştı. Adrian'ın melodisi devam etti, köy meydanını koruyan bir kalkan gibi. Çocuklar uyanıyordu, hatıraları bulanık; anneler onları kucakladı, gözyaşları aktı. Aurora ve grubu ormandan döndü, ama yolları uzundu. Her adımda, orman değişiyordu—yapraklar daha yeşil, hava daha temiz. Ama içlerinde bir farkındalık vardı: Ağ hâlâ oradaydı, öğreniyordu. Yeni melodi, belki de anahtardı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE