
Kulağımın dibinde durmadan çalan telefonun sesi odanın sessizliğini delip geçiyordu. Duymazlıktan geldim, başımı biraz daha yastığa gömdüm. Tam yeniden uykuya dalacakken adını bile bilmediğim kadının parmakları sırtıma dokundu.
“Telefonun çalıyor.” dedi uykulu bir sesle.
Kafamı yastıktan hiç kaldırmadım. Gözlerimi bile açmadan cevap verdim.
“Susar.”
Telefon susmadı.
İnat eder gibi yeniden çaldı. Bir daha… Bir daha…
Kadın sonunda homurdanarak doğruldu.
“Off Ali… Bakmıyorsan da kıs şunu. Uyutmadı.”
Telefonun sesi umurumda değildi. Bana hesap sorar gibi konuşması sinirimi bozmuştu. Tam telefona uzandığı sırada doğrulup bileğini yakaladım.
“Tamam… Siktir git. Evinde uyu.”
Kadın olduğu yerde donup kaldı. Birkaç saniye yüzüme baktı. Gözlerindeki şaşkınlığı gülümsemeyle örtmeye çalıştı.
“Ne o? Sen de mi uykudan kalkınca sinirli olanlardansın?”
“Heee…” dedim alaylı bir gülümsemeyle. “Hadi giyin çık.”
Söylene söylene odanın içine dağılmış kıyafetlerini toplamaya başladı. Elbisesini yerden aldı, topuklusunu yatağın altından çekti. Ağzının içinde hâlâ bir şeyler söyleniyordu ama tek kelimesini bile dinlemedim. Telefonu sessize alıp tekrar yastığa uzandım. Gözlerimi kapattım ama artık uyuyamayacağımı ben de biliyordum.
Hazırlanıp çıkarken kapıyı öyle sert çarptı ki odanın duvarları bile yankılandı.
“Amına koyayım…”
Söylene söylene doğruldum. Koltuğun üzerine attığım pantolonumu giyip masanın üzerindeki sigara paketinden bir dal çıkardım. Çakmağı çakıp derin bir nefes çektikten sonra camın önüne yürüdüm.
Saat gece üçü geçmişti.
Aşağıdaki cadde hâlâ doluydu. Arabalar durmadan akıyor, uzaktan korna sesleri yükseliyor, şehrin ışıkları tek bir an bile sönmüyordu. İstanbul yine bildiği işi yapıyordu. Uyumuyordu.
Sigaramdan daha ikinci nefesi yeni çekmiştim ki kapı çaldı.
Kapıya gitmeden önce gözüm odanın içinde dolaştı. Kadın bir şeyini mi unuttu diye baktım.
Ama kapı bu kez çalınmıyordu.
Resmen yumruklanıyordu.
“Patlama amına koyayım… Geldim.”
Kapıyı açtığımda karşımda Necip duruyordu.
Dedem Züğürt Ali’nin sağ kolu…
Çocukluğumdan beri yüzündeki ifadeyi ezbere bildiğim adamın suratında ilk kez böyle bir gerginlik görüyordum.
Daha ağzımı açmama fırsat vermeden konuştu.
“Paşam… Deden gönderdi beni.”
“E iyi.”
Sigaramdan bir nefes daha çekip dumanı tavana doğru üfledim. Arkamı dönüp içeri yürümeye başladım.
“Deden seni görmek istiyor Paşa Ali.”
Berjere geçip kendimi bıraktım.
“İyi… Görür. Akşama uğrarım.”
Necip susmadı.
Yerinde kaldı.
“Akşam değil paşam…”
Sesinde alışık olmadığım bir ağırlık vardı.
“Şimdi.”
Omzumun üzerinden dönüp baktım.
Bir adım daha yaklaştı. Başını hafifçe eğdi.
“Dedeni hastaneye kaldırdılar.”
Sustu.
Boğazını temizledi.
“Belki… akşam olduğunda Züğürt Ali olmayabilir.”
Necip konuşmasını bitirdiğinde odada derin bir sessizlik çöktü.
Elimdeki sigaranın külü fark etmeden pantolonuma döküldü.
Silkelemedim.
Gözüm hâlâ Necip’in üzerindeydi.
Boğazıma oturan düğümü yutkunarak bastırdım. Sonra sigaramı ağır ağır küllüğe ezdim.
“Tamam.”
Sesimde en ufak bir değişiklik yoktu.
“Sen git.”
Necip birkaç saniye daha yüzüme baktı. Sanki başka bir tepki bekliyordu. Bulamayınca arkasını döndü.
Kapıya vardığında arkasından seslendim.
“Hangi hastaneyse… yaz bana.”
Kapı kapandı.
Ben hâlâ olduğum yerde oturuyordum.

