Boğazımın sıkıştığını hissettim, nefes almak neredeyse imkânsızdı. Ellerim Kaan’ın bileklerine takıldı, çaresizce itmeye çalıştım ama gücü karşısında yetersizdim. Kalbim deli gibi atıyor, her nefes çekişimde panik yükseliyordu.
“Kaan… lütfen!” diye çırpındım, sesi boğuk ve titrek çıktı. “Bırak… sana bir zarar vermeyeceğim!”
Ama o sadece bana bakıyordu. Gözlerindeki öfke kararlıydı; içindeki kırık sevgi bir an belirdi, sonra tamamen kayboldu. Soğuk, acımasız bir sesle fısıldadı:
“Leyla… seni asla affetmeyeceğim. Bunu bilmeni istiyorum. Bugün seni test ettim, evet… ama asla affetmeyeceğim. Ne kadar pişman olursan ol, ne kadar yalvarırsan yalvar… bana yaptığının bedelini ödeyeceksin.”
Yere düşmüş gibi hissettim; ellerim hâlâ titriyordu, nefesim düzensizdi. Gözlerim ona kilitlenmişti. İçimde korku, suçluluk ve istemediğim bir özlem birbirine karışmıştı. Evimdeydi, ama artık sadece bir misafir değildi; gölgem gibi, nefesim gibi, kalbimin derinliklerinde vardı.
Titreyerek fısıldadım: “Kaan… neden? Neden böyle yapıyorsun?”
“Çünkü beni ölüme terk ettin, Leyla,” dedi, sesi buz gibi keskin. “Ve bunu unutmayacağım. Asla affetmeyeceğim. Bugün seni korkutmak, seni çaresiz bırakmak istedim. Öfkem seninle birlikte yaşıyor… ve öyle kalacak.”
Titreyerek kendime fısıldadım: “Dayan Leyla… dayan…”
Ama biliyordum ki bugün, onun varlığı ve öfkesiyle baş etmek sadece fiziksel değil, zihinsel bir mücadele olacaktı. Ve bu mücadele daha yeni başlamıştı.
“Unutma Leyla… seni sadece korkutmak için gelmedim. Bu bir uyarı… Bir sonraki sefere, seni durduracak hiçbir şey olmayacak. Bugün evimden çıkıyorum, ama aklından ve hayatından asla çıkmayacağım.”
O sözler, yavaşça kapı kapanırken zihnime çakıldı. Geriye sadece sessizlik ve kalbimde hâlâ çarpan bir korku kaldı. Gözlerim kapıya kilitlenmiş, titreyerek yerde duruyordum. Kaan evden çıktı, ama onun tehditkâr varlığı, öfkesi ve affetmeyeceği gerçeği hâlâ üzerimdeydi.
Yavaşça nefesimi toparlamaya çalıştım, ellerim hâlâ titriyordu. Yorganın altına saklandım, ama içimdeki boşluk ve kabusun gölgesi hâlâ peşimdeydi. Kaan gitmişti belki, ama onu affetmeyeceğini bilmek… en az fiziksel varlığı kadar ağır geliyordu.
O gece… her şeyi hatırlıyorum. Depo karanlığa gömülmüş, metal kapılar paslanmış, yerde kan ve kırık cam parçaları vardı. Kaan’ı oraya ben götürdüm; ama amaç onu tehlikeye atmak değildi. Onu korumaya çalışıyordum… ama işler kontrolden çıktı.
“Leyla, burası güvenli mi?” diye sormuştu, sesi titrek ama hâlâ kendinden emin.
“Evet… sadece birkaç dakika… sonra çıkacağız,” demiştim, yalan söylüyordum. Çünkü o gece, Deniz’i kurtarmak için plan yapıyordum. Küçük kardeşim ellerinin arasındaydı ve ben iki hayat arasında seçim yapmak zorundaydım: Kaan’ı ya da Deniz’i…
Adımlarımız depo içinde yankılanıyordu. Kapıdan içeri girdiğimiz an, her şey durdu gibi oldu. Gölgeler derinleşti, rutubet ve metal kokusu burnuma doldu. Bir an Kaan’ın gözlerine baktım; o an anlamıştı, bir şeylerin yanlış olduğunu.
Ve sonra… her şey karıştı. İnsanlar etrafımızdaydı; onları fark ettim, ama çok geçti. Kaan’ı tutmaya çalıştım, ama ellerim küçük kardeşime uzanmak için mecburen boşaldı. Çığlıklar… Deniz’in çığlıkları hâlâ kulaklarımda.
Kaan’ı ittiğim an, gözlerindeki korku ve acıyı hatırlıyorum. “Leyla, neden?” diye bağırıyordu.
Ama hiçbir kelime, hiçbir açıklama yetmedi. Sonra… sonra her şey hızla karardı. Çığlıklar, kan, ayak sesleri… ve ben kaçtım. Kaan’ı orada bıraktım, Deniz’i oradan kurtaramadım.
O andan beri biliyorum: Kaan’ı öldüğünü sandım. Ama öyle değildi. Ve işte şimdi… yıllar sonra, karşımda duruyor. Geri gelmiş… ve asla affetmeyecek.
Babamın adını duyduğumda bile midem bulanıyor artık. O pis borçları yüzünden, ben ölüme terk edildim. Mafyadan para aldı, sonra da ortadan kayboldu. Hesap soracak kimseyi bulamayınca gözlerini bana çevirdiler. Onların gözünde babamın kanı yerine, benim kanım daha kolaydı.
O depo… o karanlık tuzak… babamın bana bıraktığı tek mirastı. İçeri girdiğim anda hissediyordum, ama çok geçti. Kapılar kapandı, ışıklar söndü, zincirler boğazıma geçti. Ve Leyla… bana bakıyordu. Onun gözlerinde hem korku hem çaresizlik vardı. Ama beni kurtarmadı. Beni orada bıraktı.
Sonrasını anlatmak kolay değil. Günler, haftalar… belki aylar… aynı işkenceler, aynı kan kokusu. Yerde sürüklenmek, kemiklerimin kırılmasını duymak, susuzluktan dudaklarımın parçalanması… Her şey hâlâ bedenimde iz bırakıyor. Ama en kötüsü, zihnimdeki izdi: Leyla’nın yüzü. Beni orada bırakışı.
KAAN
Her çığlığımda içimden bir ses bağırıyordu: “Bu senin babanın hatası Kaan! Ama seni orada yalnız bırakan Leyla oldu.” O yüzden ne zaman gözlerimi kapatsam, sadece onun gözlerini görüyorum. Beni kurtarabilecekken seçmedi. Küçük kardeşini seçti, beni değil.
Şimdi yıllar geçti. Hayatta kaldım, daha da güçlendim. Bana işkence edenler hâlâ bir yerlerde korkuyla nefes alıyor olabilirler… ama asıl mesele o değil. Asıl mesele Leyla. Çünkü ben babamın ihanetini kabullendim. Ama Leyla’nın ihanetini asla kabullenemem.
Bu yüzden karşısına çıktım. Onun gözlerine bakarken içimdeki öfke kabarıyor. Onu korkutmak, çaresiz bırakmak istiyorum… ta ki benim yaşadığım çaresizliği hissetsin. Ama bir yanım da hâlâ ona çekiliyor. İşte en büyük işkencem bu.
Beni ölüme babam sürükledi. Ama beni paramparça eden Leyla oldu. Ve bu yüzden… asla affetmeyeceğim.
Zincirlerin paslı sesi hâlâ kulaklarımda. O karanlık deponun soğuk duvarlarına yaslanmış, nefesimle hayatta kalmaya çalışıyordum. Kaç gün geçtiğini bilmiyordum; zaman diye bir şey yoktu artık. Her gün aynı acı, aynı kan, aynı çığlık.
O gece farklıydı. İşkencecilerimden biri kapıyı hızla açtı, ama bu kez ellerinde bıçak ya da sopa yoktu. Gergindiler, telaşlıydılar. Bir şeyler konuşuyorlardı:
“Borç ödendi.”
“Parayı getirdiler.”
Ne borcu? Benim yaşamım, onların gözünde sadece bir rakamdan mı ibaretti?
Birkaç dakika sonra zincirlerim çözüldü. Kollarımdaki kesikler, bacaklarımdaki morluklar, sırtımdaki izler yanmaya devam ediyordu ama hissettiğim tek şey şaşkındı. Beni dışarı çıkardılar. Havanın yüzüme çarpması, yıllar sonra yeniden nefes almak gibiydi.
Kim ödedi bu borcu? Babam değildi, bundan emindim. O korkak çoktan kaçmıştı. Leyla da değildi… Onun gözlerinde beni bırakıp gitmenin ağırlığını görmüştüm.
Bir yabancıydı. Adını bilmediğim, yüzünü hiç görmediğim biri. Bana hiçbir zaman ulaşmadı, hiçbir açıklama yapmadı. Tek bildiğim, o kişinin parası sayesinde hayatta kaldığım.
Ama işte o gün, bir karar verdim:
Hayatımı bana bahşeden o gizemli kişinin kim olduğunu bulacağım. Çünkü ona minnettar olmam gerekirken, içimde bir öfke de vardı. Neden? Neden o kadar beklediler? Neden o kadar işkence çektikten sonra beni kurtardılar?
Belki o yabancı da, babam kadar suçludur. Belki de beni kurtaran değil, asıl mahkum eden kişidir.
Şimdi hayattayım. Ama içimdeki yaralar hâlâ kapanmadı. Ve o gizemli kişi… kim olursa olsun, bir gün karşıma çıkacak. O zaman gerçeği öğreneceğim.
Adımlarım kaldırımda sertçe yankılandı. Gece serindi ama içim hâlâ geçmişin ateşiyle yanmış gibiydi. Birden bir fren sesi havayı yardı.
Önümde siyah bir araba durdu. Camları simsiyah, gövdesi karanlığa gömülmüş. Motor hâlâ çalıştı, uğultusu kalbimle yarıştı.
Kapı açılmadı. İçeriden hiçbir ses gelmedi. Araba, sanki sadece beni beklemek için oradaydı.
Gözlerim yan aynalara kaydı ama içeride kimse seçilmedi. Görünmeyen gözler üzerime saplanmış gibiydi.
Boğazım kurudu. İçimde bir his kıpırdadı:
Borcu ödeyen kişi bu muydu?
Kaçmakla yaklaşmak arasında kaldım. Bacaklarım ağır, kalbim hızlıydı.
Motor bir kez daha gürledi. Bu, davetle uyarı arasında bir işaretti.
Arka cam yarım karış indi. Soğuk bir erkek sesi duyuldu:
“Zamanı geldi, Kaan.”
Cam yeniden kapandı.
Kapı sert bir tıklamayla açıldı. İçeriden iri yapılı bir adam indi. Gözleri karanlıkta bile keskin, bakışları buz gibiydi. Omzumdan kavradı, kaçmama izin bırakmadı.
“Arabaya bin,” dedi, sesi emir gibi indi üstüme.
Direnmedim. İçimdeki his kaçmanın hiçbir fayda etmeyeceğini fısıldadı. Arabanın içine oturduğumda ağır bir sigara kokusu ve deri koltukların soğukluğu yüzüme vurdu.
Ön koltukta oturan adam başını bana çevirdi. Orta yaşlarında, düzgün giyimli, yüzünde sert ama hesaplı bir ifade vardı.
“Beni tanımıyorsun, Kaan,” dedi. “Ama ben seni uzun zamandır izliyorum.”
Gözlerimi kısmadan bakmaya çalıştım. Sesim boğuk çıktı:
“Borcu… siz ödediniz.”
Adam dudaklarının kenarında küçücük bir gülümseme belirdi.
“Evet. Babanın açtığı o kara defteri kapattım. Ama hiçbir şey karşılıksız değildir.”
Sustu. Gözlerimi üzerimde bir ağırlık gibi hissettim.
“Şimdi sıra sende. Bana olan borcunu ödeyeceksin. Hem de babanın kaçıp bıraktığı her şeyin bedelini.”
Kelimeler boğazımda düğümlendi. Kaçış yoktu. Özgürlüğüm, görünmeyen bir zincirle onun ellerine bağlanmıştı.