Ankara başka türlü soğurdu.
İstanbul'un soğuğu nemliydi, cilde yapışırdı. Ankara'nınki kuru ve keskindi. İstanbul sizi yavaş yavaş üşütürdü. Ankara'nın ayazı bir anda işlerdi içinize. Sanki şehir sorardı: Ne istiyorsun ve neden sen istiyorsun?
Erkan bu soruyu sevmezdi.
Cevabı hiçbir zaman tam hazır değildi.
---
Binanın lobisi soğuktu. Kaloriferler çalışıyordu ama bir türlü ısınmıyordu ortalık. Resepsiyondaki görevli Erkan'ı bekliyormuş gibi karşıladı. İsim sormadı, onay beklemedi. Sanki geleceğini biliyordu.
Bu Erkan'ı rahatsız etti. Hazır beklenmek, bir adım geride olmaktı.
---
Elmas Çavuşoğlu odaya girmedi. Zaten içindeydi.
Erkan fark etmemişti. Kapıdan girdiğinde camın önünde duran o figürü bir an için gölge sandı. Sonra figür kıpırdadı, yavaşça döndü. Erkan irkildi.
Siyah döpiyes. Boynunda tek sıra inci. Saçları arkaya sımsıkı taranmış, tek bir tel yoktu yüzünde. Altmışlı yaşların başındaydı. Ama yaş, onda farklı duruyordu. Kırışıklık değil çizgiydi yüzündekiler. Her biri bir kararın, bir bedelin izi.
Gözleri Erkan'a değdi.
Erkan bir şey hissetti. Adını koyamadığı bir şey. Görülmekti bu. Eksiksiz, çırılçıplak görülmek.
"Tam üç dakika geciktiniz Erkan Bey," dedi Elmas. Arkasını dönmemişti. Sesi camdan yansıyıp geldi sanki. Net, soğuk, kristal bir bardağın masaya konduğu andaki gibi.
---
"Babamın mezarını kimsesiz bırakamazdım," demişti yıllar önce birilerine. Şimdi o cümlenin ağırlığı farklıydı.
"Para," dedi Elmas. Kelimeyi ağzında tuttu bir an. Zehrini test eder gibi. "Sizin nesliniz her şeyin bir fiyatı olduğunu sanıyor." Döndü, camın önüne yürüdü, Ankara'ya baktı. "Ama sizin rakam dedikleriniz, benim babamın bu toprağa döktüğü alın terinin yanında kâğıt parçası. O arazi benim için yatırım değil, vasiyet Erkan Bey."
Durdu.
"Ben babamın vasiyetini AVM otoparkı yapmak için devretmem."
---
"Beni kimseyle korkutamazsın çocuk."
Şimdi masanın köşesindeydi, Erkan'a çok yakın.
"Ben kocasını ve oğlunu bu iş savaşlarında toprağa vermiş bir kadınım."
Gözleri Erkan'ın gözlerinden kaydı bir an. İçeriye, çok içeriye gitti bakışları.
"Kaybedecek bir canım kaldı. O da bu toprağa feda olsun."
---
Erkan bir şey diyemedi.
Elmas masanın başına döndü. Dosyayı Erkan'a doğru itti.
"Şimdi git İstanbul'una." Sesi neredeyse fısıltıydı ama odanın her köşesine ulaşıyordu. "O sahte lüksüne, metresinin dizlerine dön. Kayınpederine söyle: Elmas Çavuşoğlu satılık değil. Eğer o araziyi çok istiyorsa, kendi gelsin." Durdu. "Ama gelirken iş adamı kılığında değil, mezar kazıcı olarak gelsin."
---
Elmas yalnız kaldı.
Camın önüne geçti. Ellerini arkasında birleştirdi. Ankara'ya baktı.
Kudret Bey, Erkan'ı göndermişti. Bu, Kudret'in hamle yapma vaktinin geldiğini düşündüğü anlamına geliyordu.
Elmas'ın dudaklarında ince, soğuk bir şey belirdi. Gülümseme değildi. Teyitti.
Otuz yıl bekledim, diye geçirdi içinden. Birkaç gün daha beklerim.
Masanın üzerindeki telefonu aldı. Bir numara çevirdi.
"Erkan Bey gitti." Durdu. "Kudret haber almıştır. Süreci başlatıyoruz."
Telefonu kapattı.
Çayını bekledi.