Erkan gittikten sonra malikane bir nefes aldı. Bu Ceyda'nın her zaman hissettiği şeydi — Erkan'ın varlığı bir mekânı doldururdu, yokluğu ise o mekânı yeniden kendine bırakırdı. Ama bu gece o his farklıydı. Erkan gitmişti ama arkasında o her zamanki ağırlığı bırakmamıştı. Aksine — giderken bir şeyler almıştı. Neyi aldığını Ceyda tam olarak adlandıramıyordu. Ama odada, o sabahki kahve fincanlarının hâlâ masada durduğu o çalışma odasında, bir şeylerin değiştiğini hissediyordu. Pencereye gitti. Boğaz karanlıktı — o kurşuni, derin, her şeyi yutan karanlık. Ceyda o suya baktı. Çocukken bu pencereden Boğaz'a bakmayı severdi. Babasının odasına girerdi — izinsiz, gizlice, kapıyı yavaşça iterek — ve o pencereye koşardı. O büyük, devasa su. Sonsuz gibiydi. Ve o sonsuzluğun içinde Ceyda, küçük kız

