Bölüm 3

1185 Kelimeler
Part I Cumartesi sabahı güne beklediğimden daha erken başlıyorum. Tüm gece müzik dinleyip defterime bir şeyler karalayınca daha geç uyanırım sanmıştım. Ama köyün temiz havası acı, dert dinlemiyor. Sizi erkenden ayağa dikiyor. Ben de ailemi şaşırtmak isteyerek onlara kahvaltı hazırlamaya karar verdim ama mutfakta geçen vakit dün olanları düşünmeme engel olmuyor. Berk’e o kadar kızgınım ki... Ona özellikle daha kimse bilmiyor demişken üstelik. Of, en kötüsü de Başak’ın Berk’e yalan söylediğimi biliyor olması. Kim bilir arkamdan ne kadar eğleniyor? Ah, zavallı kız. İlk aşkını unutmak için nasıl da ona kolayca yalan söylüyorsun. Dün, erkek arkadaşın nasıl biri, derken gözleri böyle söylüyordu sanki. Ona kızamadığım için Berk’e daha da sert çıktım. Niye böyle oldu ki? Zaten asıl merak ettiğim Başak’ın benim Berk’e aşık olduğumu nasıl öğrendiği. Berk’le arama mesafe koymaya o kadar kafa yordum ki bunu düşünmeyi hep atladım. Nasıl öğrenmiş olabilir? “Günaydın kızım.” “Ayy,” annemin ani seslenişiyle elimi kesmem bir oldu “sana da günaydın anne.” “Korkuttum mu Ece?” “Hayır anne, dalmışım biraz. Sen seslenince parmağımı kestim.” “Bakayım bi,” deyip hemen yanıma geldi annem. Şimdi bir şeyler sürüp pansuman yapıyor. “Alt tarafı bir kesik anne.” “Olsun kızım, mikrop kapmasın. Şu yara bandını da yapıştırdım mı bitti gitti.” “Teşekkürler anne.” Sabah sabah onu üzmenin anlamı yok. Sinirli olduğum annem değil sonuçta. O yüzden yüzüme sahte bir tebessüm yerleştirip kahvaltı hazırlığına devam ediyorum. Şimdi annemle olmak daha iyi hissettiriyor. Onunla konuşurken rahatlıyorum. * Hafta sonu evden pek çıkmadım. Ara ara annemle çıkıp yürüyüş yapmak dışında hep evdeydim de diyebilirim. Kendimi derslerimle, kitabımla meşgul etmeye özen gösterdim. Berk’le hiç görüşmememiz hem annemin hem Serpil teyzenin dikkatini çekse de konun hassaslığından mı bilmem tek kelime etmediler. En azından bana kimse bir şey söylemedi. Mezarlığa da gitmek istemedim. Sonuçta orada da aslında yalnız değilmişim. Bu düşünce ara ara ürpermeme sebep olmaya devam ediyor. Sonunda okul günü geldiğinde şehre inen arabada Berk’le karşılaşıyoruz. Birbirimize günaydın deme zahmetine bile girmeyip bir de birbirimizden olabildiğince uzağa oturuyoruz. Ben hemen kulaklığımı takıp köy yolunu seyre dalıyorum. Dinlediğim şarkılarımın arasında kulağıma tanıdık gelen bir melodiyle yerimden sıçrıyorum. Tabii ki zaten hep sevdiğim, dinlediğim şarkılar ama şarkının bir melodisi beni bir ‘an’a götürüyor. Mezarlıkta son bulunduğum ana. Yoksa o melodi de Karmen’den mi gelmişti? Eğer öyleyse gerçekten orada bulunduğum her zaman oralarda bir yerdeydi. İnanamıyorum buna? Aklıma geldikçe kan beynime sıçrıyor. Otobüsten indiğimde yolun geri kalanını yürümek istedim. O kadar dalmışım ki Berk’in seslendiğini o, koluma dokunana kadar fark edemedim. “Ece bir sorun mu var? Betin benzin atmış.” O kadar kötü mü görünüyorum? Aynaya bakma isteğimle boğuşsam da bunu yapmıyorum. “Hayır, Berk. Bir şey olmadı. Sana öyle gelmiş.” “Tamam sen öyle diyorsan...” Berk’in ısrar etmemesi benim için yeni bir durum. Üzülsem mi sevinsem mi? “Eee sen nasılsın?” Sanki hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya çalışan şimdi de benim. Artık yavaş yavaş Berk’i sadece arkadaşım olarak görüp bu durumu kabul etmem gerek. Vakti geldiğinde söylediğim yalanı da itiraf edip aramızın en azından daha normal olmasına çalışacağım. Sonuçta Berk benim yıllardır tek dostum. O gerçekten mutluysa bir şekilde ben de mutlu olacağım. “İyiyim. Bana hâlâ kızgın mısın?” “Başak’a sırrımı söylediğin için mi?” “Ece o bir sır mıydı? Eninde sonunda...” “Eninde sonunda herkes öğrenecek mi? Sence tek sorun bu mu?” “Tamam, haklısın. Zaten haklı olduğunu düşünmesem gelip ilk adımı atmam değil mi?” İşte dost gibi dost. Onun dostluğu benim için bu kadar değerli olmasaydı tabii ki de duygularımı itiraf ederdim. Yoksa ilk itiraf her zaman erkekten gelmelicilerden değilim. “O zaman bu son olsun Berk. Anlaştık mı?” “Tamam, anlaştık.” Şimdi o bilindik gülümsemesiyle nasıl da mutlu görünüyor. Biliyorum o da benim dostluğuma önem veriyor. “Ece...” “Efendim Berk.” “Bu akşam bize gelsene. Epeydir hiç uğramadın.” Ne desem ki şimdi? Ben de Berk’le oturmayı özledim ama... Ya Başak? “Berk gelmek isterim ama bir şartım var.” “Neymiş şartın?” “Başak’a söylemeyeceksin.” “Neden?” “Tamam, gelmiyorum o zaman.” “Of tamam, söylemeyeceğim. Ama sen de bizdeyken bunun sebebini anlatacaksın.” Kabul etmek istemesem de mecburum artık. Yoksa bu sefer gerçekten Berk’i kaybedeceğim. “Olur... Ama...” “Ama ne Ece?” “Bu da aramızda kalacak.” “Ece beni iyice meraklandırıyorsun.” “Söz mü?” “Peki peki, buna da söz verelim bakalım.” Berk’le yaptığımız bu konuşmadan sonra elimden geldiğince onunla aynı yerde bulunmamaya çalıştım. Başak’ın anlamaması için mücadele verdim resmen. Akşam ne yapacağımı hâlâ bilemesem de... Bir şekilde durumu izah etmem farz oldu. * Okuldan sonra annemi elinde çiçeklerle beni bekler buldum. Her zaman mezarlığa gidiyorum diye annesine gitmek için beni beklemiş. Sanırım annesini kaybetmiş olmak annemi sandığımdan da fazla üzüyor. Onu ziyarete tek başına giderken hiç görmedim. Ya ben ya babam ya da kardeşlerinden biri anneme eşlik ediyor. Aslında bu seferki ziyaret benim de işime geliyor. O günden beri ben de mezarlığa yalnız gitmeye çekiniyordum. Annemin şansına hava güzel. Karadeniz’de yaşamanın bir artısı da hava durumunun her an değişebilecek olması bence. Bazen hava öyle bir hâl alır ki sanki sana eşlik eder. O yüzden bulutlu, yağmurlu ve soğuk bir gökyüzü yerine; güneşli, sıcak bir gökyüzünün olması annemin şansına belki. Toprak yolda annemin sessiz adımlarına eşlik ederken ben de bir demet oluşturmaya çalışıyorum. Vardığımızda elimdeki buketi bırakıp anneme zaman tanıyorum. Ben de ağacımın altında dinlenebilirim gayet. Aklımda Berk’e ne söyleyeceğimi planlamak var aslında. Gözlerimi kapatıp olası senaryoları takip ederken duyduğum sesle yerimden sıçrıyorum. “Bu kadar derin ne düşünüyorsun Ece?” “Yine mi sen?” Bu sefer korkmuyorum. Hem hava aydınlık hem annem burada. Burada değil mi? Annemin olduğu yere bakmamla ondan gelen cevap bir oldu. “Az önce ayrıldı. O kadar dalmışsın ki uyuduğunu zannetti.” “Nereden biliyorsun?” “Bilmiyorum, tahmin ediyorum.” “Neyse, madem yine rahatsız ediliyorum ben de gidiyorum.” Yerimden doğrulduğum an kolumu tutmasıyla irkildim. “Lütfen gitme.” Teması o kadar şaşırttı ki ne söylediğine odaklanmam birkaç dakikamı aldı. “Neden,” deyip hızlıca elini ittim. Sanki uzunca bir süre dışarıda kalmış birinin eli gibi soğuk. Oysa güneş benim tenimi yakıyor. “Arkadaşın olmak istiyorum.” “Bunun için çok garip bir yöntem değil mi?” “Belki de... Ama bana izin verirsen seni korurum.” “Korumak mı? Kimden?” “Belli birinden değil... Sadece...” Söyleyip söylememek arasında kalmış gibi görünüyor. Bu bekleyiş de onu daha yakından incelememi sağlıyor. Karanlıktaki karşılaşmamızda meğer hiçbir şey görmemişim. Bu genç adam büyüleyici. Gözleri koyu mavi ama bakışları yumuşak. Dudakları teninin açık olmasından olsa gerek bu kadar canlı görünüyor pembe, belki kırmızının bir tonu. Saçları gece gibi koyu. Nasıl hissettirdiğini öyle merak ediyorum ki elimi saçlarına götürmemek için kendimle büyük bir mücadele verdim. “Sadece... Ne?” Korunmaya ihtiyacım yok ama söyleyeceklerini merak ediyorum. “Ece, bunu şimdi açıklayamam. Yalnızca seni sevdim ve senin üzüldüğünü görmek istemiyorum diyelim.” “Beni sevdin mi? Bunun için çok erken değil mi? Daha ikinci kez karşılaşıyoruz.” Bu adam ciddi olamaz değil mi? Sadece birini birkaç kez görerek onu nasıl sevebilir ki?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE