Part II
Senin beni ikinci görüşün,” diyor sanki ne düşündüğümü anlamış gibi. Sonra “benimse... Hımm...” deyip susuyor, sanki bir şeyleri hesaplamaya çalışıyor. Kafasında nasıl bir hesaplama yapıyor acaba? Korkmalı mıyım?
“Sayamadım,” deyip gülümsüyor. Sanki bu onun için komik bir şaka.
“Bu daha da düşündürücü,” diyorum hemen. Ama ne düşünmeliyim ki? Kötü birine benzemiyor, yalnızca yalnız bir yabancı gibime geliyor.
“Çekinmeni anlıyorum, ama emin ol sana zarar verecek olan ben değilim,” diyor. Duygularımın yüzüme yansıması mı yoksa birinin bana zarar verecek olması mı endişe verici? Hoş bunu da nereden biliyor, orası da ayrı bir muamma.
“Ne demek istiyorsun? Bilmece gibi konuşma.”
“Olacak olanın önüne geçilemez. Kum saati çoktan ters çevrildi. Vakit yaklaşıyor.”
“Sen... Çok... Tuhaf konuşuyorsun,” diyorum. Bu kez aklımdan geçeni direkt söylüyorum.
Bu adamla ilgili ne düşünmeliyim? Söyledikleri kahve falına bakan birinin sallamaları gibi hissettiriyor. Ama garip bir şekilde artık rahat da hissediyorum. Korku hissim geçti. Ama nasıl geçti, ne zaman geçti? Bilmiyorum. Onu tanımak istiyorum galiba. Fakat bunu belli de etmek istemiyorum. Kafam onunla konuştukça daha çok karışıyor.
“Sen hep burada mısın?”
Konuyu değiştirmeye çalışmam hoşuna gitmiş olmalı. Şimdi daha demin oturduğum yerin yakınına bağdaş kurmuş oturuyor. Eliyle az önce kalktığım yeri işaret edip oturmamı bekliyor. Ben de yerleştikten sonra konuşmaya başlıyor.
“Babam mezarlık bekçisi. Annemi kaybettikten sonra ölülerle ilgilenmek babama ilginç bir şekilde bir çeşit terapi gibi geldi. Sanki ilgilendiği her ölüyle annemle ilgileniyor. Ben de önceleri garipsemiştim bu durumu. Ama yıllar geçtikçe alıştım galiba. O, tayinini nereye isterse ben de onunla gidiyorum. Şimdilerde emekliliği bekliyor. O yüzden sakin bir yere gelmek istedi. İşte neden burada oluşumun kısaca özeti.”
Onu dinlerken hafif bir rüzgar esti. Saçlarının dağılması dikkatimi dağıttı. Cevap veremedim. Bir süre toprağı eşelemekle durumumu kurtarmaya çalıştım. Ona yakın olmak... Nasıl desem ona daha yakın olma isteği duymama neden oluyor sanki. Bu duygunun adı ne?
“Sohbetim sıktı mı?”
“Aa hayır, sadece ne diyeceğimi bilemedim.”
“Nasıl bir hikâye geçiyordu ki aklından?” deyip eliyle saçlarımı karıştırdı. Sanki ben afacan bir çocuğum onun için.
“Saçlarımı bozma,” diyerek elini ittim. Aslında yerimden kalkmam lazım şimdi.
“Ödeşmek için ben de senin saçlarını karıştıracağım,” deyip ellimi kafasına götürdüm. Karıştırmaktan çok okşamaya benzedi benim karşılığım. Yüzüne baktığımda tepkisiz görünüyor. Acaba onu kızdırdım mı?
“Ama ben senin gibi saçlarını bozmadım.”
Şimdi yüzünde bir tebessüm var. Az önceki hâli neyin nesiydi diye düşünürken elimi tutup beni kendine doğru çevirdi. Şimdi yüz yüze bakıyorduk. Gözlerimiz kilitlenmiş, sanki birimiz gözünü çekse çok önemli bir anı kaybedecek. Konuşmaya başladığında nefesini yüzümde hissettim. Tiksinmem gerekir, hoşnut olmamam belki. Ama ben rahatsız bile olmadım. Ne yapıyor bu adam bana? Daha dün bir bugün iki.
“Sen bana istediğini yapabilirsin. Sana izin veriyorum,” deyip göz kırptı. Elimi nazikçe bırakıp gülümseyerek yüzüme bakıyor. Nasıl bir cevap vermeliyim diye düşünürken Berk’e söz verdiğimi hatırlamam bir oluyor.
“Benim gitmem gerek,” deyip yerimden kalktım. Kotumu silkelerken ona bakmaya çalıştım. Üzgün görünüyor.
“Şimdilik gitmene izin veriyorum,” deyip elimin üzerine bir öpücük konduruyor. Bu an o kadar beklenmedik ki benim için donup kalıyorum adeta. O da zaten cevap vermemi beklemeden mezarlığın derinliklerine doğru ilerliyor. Belki de evine gidiyor.
Arkasından, sonra görüşürüz, demekle yetiniyorum. Tüm bu karşılaşmayı sonra düşüneceğim. Berk’i daha fazla bekletemem.
*
Mezarlıktan çıkarken burayı nasıl sığınağıma dönüştürdüğümü anımsadım. Her şey daha dün gibi aklımda.
Başak’la Berk çıkmaya başlayalı bir iki gün olmuştu. Kızlar tuvaletinde ellerimi yıkarken Başak da tuvalete geldi.
“Sevgilimle olan bu dostluk bahanesiyle kurduğun yakınlık hiç hoşuma gitmiyor,” dedi imalı imalı.
“Anlamadım,” deyip ellerimi kuruladım. Başka diyecek bir cümlem olmadığından tuvaletten çıkmaya hazırlanıyordum. Ama Başak önüme dikildi.
“Bak kızım, Berk’e aşık olduğunu biliyorum. O yüzden bu dostluk muhabbeti bana sökmez.”
“Ne diyorsun sen be, çekil şuradan,” deyip onu ittirdim geçebilmek için. Ama kolumu tutmasıyla bir adım dahi atamadım.
“Bak canım, ya Berk’le arana mesafe koyarsın ben de senin aşkına laf etmem ya da...”
“Ya da ne?”
“Eh, o zaman Berk’e söylerim,” dedi sırıta sırıta. Şeytan diyor çarp ağzına.
“Yapamazsın,” dedim ama Başak bu, her şey mümkün.
“Denemesi bedava, sonra gelip ağlama,” deyip tuvaletten ilk çıkan o oldu.
Gerçekten yapardı. Ne kaybederdi ki? Hem Berk bir şey demese bile onun kıskanmasını istemeyeceğini söyleyip benden kendi uzak dururdu. En doğrusu benim onunla arama mesafe koymam. En azından bir süre.
Bu konuşmamızın üzerinden ne kadar geçmişti? İki hafta, üç mü yoksa? Emin değilim. Ama istemesem de Berk’le olan muhabbetimi azalttım. İlk önce sıramı değiştirdim. Orta sıranın ikinci sırasında oturan İpek’in yanına geçtim. Önümüzde Pelin ve Cansu, arkamızda ise Soner ve Ata oturuyordu. Berklerin sırası cam kenarı, beşinci sıra. Ben de önlerinde tek oturuyordum. Daha doğrusu eskiden Berk’le oturuyordum ama Berk de Başak’la sevgili olunca hemen sevgilisinin yanına geçti. Başak’ın yanında oturan Asya ile muhabbetimiz olmadığından Asya da sıranın en arkasında oturan sevgilisi Emir’in yanına geçti. Böylece ben tek başıma kalmıştım. Bu da zaten çok sürmemiş oldu. Yerimi değiştirmeme Berk bozulsa da bir şey diyemedi.
Okulu böyle halletmiştim işte. Geriye akşamüstleri kalıyordu. Genelde okuldan sonra birbirimize gider, hem ödevlerimizi yapar hem de muhabbet ederdik. Ayrı olduğumuz bir akşamımız olmamıştır.
Buna nasıl biz çözüm bulayım diye düşünürken bir okul çıkışı anneannemin mezarını ziyarete gittim. Tabii ben oradayken Berk aradı, “yanına geleyim,” dedi. Ama mezarlıkta olduğumu öğrenince “neyse başka sefere görüşürüz,” deyip telefonu kapattı. İşte o an beynimde bir ampul yandı. Berk buraya gelemezdi. Ama bir iki saat boyunca ben ne yapacaktım? Bunu düşünerek dönüyordum ki girişte sanki ziyaretçileri selamlar gibi duran, heybetli söğüt ağacı dikkatimi çekti. Pekala buranın altında piknikvari şekilde takılabilirdim. İşte böylece akşamüstleri de tek başıma takılır oldum.
Berk buna da bozuldu. 9-10 yaşlarındayken başına korkunç bir olay geldiği için mezarlıklardan hoşlanmıyor. Anlattığına göre arkadaşlarıyla saklambaç oynarken mezarlığa girip taşların arkasına saklanmış. Bir süre sonra da uyuyakalmış. Gözlerini açtığında hava kararmış. Etraftan tuhaf sesler geliyormuş. Apar topar mezarlıktan çıkmaya çalışmış ama bir türlü yolu bulamamış. Halbuki başta mezarlığın içlerine pek girmemiş. Buraya kadar nasıl geldim diye düşünüyormuş yolunu bulmaya çalışırken. Tabii bulamadıkça panik, korku sarmış içini. Ne kadar yürüdüğünü hatırlamıyormuş ama uzunca bir süre yürüdüğünü anlatır. Mezarlıktan şansa çıktığına, birinin onu mezarlığın içlerine taşıdığına inanır. O yüzden Berk’ten kaçmanın en iyi yolu burası olduğuna kanaat getirmiştim.
Düşününce olduğum yer tam mezarlık olmuyor ama Berk için aynı şey. Ölülerden değil asıl yaşayanlardan korkması gerektiğini bilmiyor maalesef.