Düşüncelerimle geçen bir saatin ardından uykum gelmeyince kendimi biraz olsun toparlayabilmek için yürüyüşe çıkmaya karar verdim. Pijamalarımı çıkartıp spor kıyafetlerimi giydim. Siyah bir kepi başıma taktım üstümde de şapkalı siyah bir kapüşonlu hemen altımda ise siyah eşofmanım vardı. Bu sabah siyahlara bürünüp daha aydınlanmamış havayla beraber sokaklarda kaybolmak istedim. Evden sessizce çıktım. Ailem uyanana kadar gelmiş olurdum. Zaten beni göremeseler de dışarı çıktığımı tahmin edebilirlerdi. Geceleri uyuyamayınca yürüyüşe çıkmak benim için bir rutindi.
Evimin olduğu sokaktan çıktığımda karanlığın hala sokaklarda hakim olduğunu gördüm. Sokak lambalarının aydınlattığı yolda yürürken düşüncelerimi bir kenara bırakıp etrafı izledim. Ayaklarım beni her sabah yürüyüş yaptığım ormana getirdiğinde aklımda ki soruları düşünüp onları cevaplandırmaya çalıştım. Ülgen Atılgan ve hayatı ile ilgili soruları bir kenara bırakıp beni rahatsız eden diğer konulara odaklanmaya karar verdim. Bunlardan ilki; O tesiste tek denek ben değildim. O gün oradan çıkarıldığımda öbür deneklere ne olmuştu?
Babam, çok fazla denek olmadığını ve güvenli bir yerde olduklarını söylemişti. Bu açıklamayı yaptığında daha sekiz yaşındaydım. Bu yüzden ayrıntıya girmediğini biliyordum. Büyüdükçe bu sorular benim için detaylanmıştı. O yüzden artık daha detaylı bilgiler almam gerektiğini biliyordum. Bunun cevabını ancak babamdan öğrenebilirdim. Daha sonrasında uygun bir zamanda babama sormak için zihnimin bir köşesine attım ilk soruyu. Diğer bir soru ise dün rüyamdan kalan ve beni bütün gece uyutmayan bir soruydu. Giray da o tesisteki deneklerden biri miydi?
Eliz ile çocukluk arkadaşıydı. Anneleri yakın arkadaştı. Acaba Giray’da benim gibi evlatlık mı alınmıştı? Evlatlık alan aile Giray’ın deneylere kaldığını biliyor muydu? Diğer önemli soru ise Giray bu durumu hatırlıyor muydu?
Giray bana dokunduğunda gördüğüm görüntülerle birlikte gece gördüklerimi birleştirince ancak böyle bir sonuca varabiliyordum. Başka bir nedeni olabilir miydi? Belki de Giray’ın gördüklerimle hiçbir alakası yoktu? Sadece evren bana göstermek istediğini onun üzerinden gösteriyor olabilirdi.
Giray ile konuşarak çocukluğuna dair ipuçları yakalayabilir miydim? Peki, Ülgen Atılgan’ın kısa kesitlerle anılarını gördüğüm gibi bunu Giray için de yapabilir miydim? Her ikisini de denemeliydim. Önce Eliz ve Giray ile konuşarak çocukluklarına dair bir şey yakalamalıydım.
Günün doğumuyla beraber ağaçların arasında ışık huzmeleri vücuduma değmeye başlamıştı. Günün en sevdiğim saatiydi. Gündoğumu bana yeniden doğrumu ve yeni bir güne geçtiğimi hatırlatıyordu. Dünün bugünden daha farklı olacağını.
Ailemin uyandığını düşünerek eve dönmek için ormanın içinde yolumu değiştirdim. Ağaçların arasından yürüyüş yoluna çıktığımda tek tük insanların koşu yaptığını görebiliyordum. Ormanın şehrin tam göbeğinde olması sebebiyle sabah sporu için çok fazla tercih ediliyordu. İnsanların şehrin gürültüsünden ve bunaltıcı havasından kaçmak için ormana sığınıyordu.
Büyük bir çelişkiydi bu. İnsanlar kendilerine yeni yaşam alanları inşa ediyor ve bunun için ağaçları kesip ormanları yok ediyordu. Daha sonrasında bu bina yığınlarından sıkılıp kendilerini ormana atıyorlardı. Bu tabi ki herkes için geçerli değildi. Hala doğaya saygısı olan insanlar vardı.
Benim ise yaşamın içinde yer alan her türlü doğal döngüye saygım vardı. Ağaçları ve bitkileri çok seviyordum. Doğanın enerjisi ruh enerjimi yenilememe yardımcı oluyordu. Bu doğanın bir parçası olmak beni her şeyden soyutlamaya yardımcı oluyordu. Her ne kadar doğayla bir bütünmüş gibi hissetsem de bazen de kendimi ormanları yıkan şehir gibi hissediyordum. Buraya kendi isteğimle gelmemiştim. Ayrıca da buraya gelirken doğal döngüyü de bozmuştum.
İnsanların anlamadıkları bir nokta vardı. Doğa kanunları herkes için geçerliydi. Bunları aykırı davranmak doğanın elbet bir gün cezasını kesmeyeceği anlamına gelmiyordu. Çünkü doğa ana unutmazdı. İnsanların bugün attığı her adımın acısı elbet ileri ki bir zamanda çıkacaktı. Şimdi bile ara sıra kendini gösteriyordu doğa. Havamız kirleniyordu. Hava kirliliğinden kaynaklı hastalıklar ortaya çıkıyordu. Plansız yapılaşma dünyamızı öldürüyordu. Küresel ısınma alarm veriyordu. İnsanlık geleceğinin katilini şimdiden kendi elleriyle büyütüyordu ve bunu düzeltmek için hiçbir şey yapmıyorlardı.
Dalgın bir şekilde yürüğüm yürüyüş yolunda bir adım önümde duran bedenle birlikte bakışlarımı yerden kaldırarak önümde duran kişiye baktım. Giray sadece iki adım önümde durmuştu. Üstünde spor kıyafetleri vardı. Sıfır kol bir tişört ve eşofman altıyla karşımdaydı. Kulaklıklarından biri kulağından düşmüştü diğer ise hala kulağına takılıydı. Düşmüş olan kulaklığından çalan son ses müziği duyabiliyordum. Diğer kulaklığını da çıkarttı. “Günaydın Beren.”
“Günaydın Giray.”
Koştuğu için terlemişti. Alnından akan ter damlaları yüzünden akıyordu. “Sen de sanırım sık sık geliyorsun buraya. Sabah sporu için mi geldin?”
“Sadece yürüyüş yapıyorum. Sabahları spor için fazla enerjim olmuyor.”
Spor yapıyordum arada ama şu son iki aydır sabahları rüyalarımdan dolayı uyandığım için bitkin hissettiğimden spor yapacak enerjiyi bulamıyordum artık. “Sen her sabah için spor yapmaya geliyor musun?”
Başıyla onayladı. “Hafta içi her gün gelmeye çalışıyorum. Hafta sonları pek erken kalkamıyorum.” Bir süre yüzümü inceledikten sonra söyleyip söylememekte kararsız kalmış bir ifadeyle baktığında ne söyleyeceğini merak ederek sordum. “Bir şey soracak gibi duruyorsun.”
“Şey, gözlerin kızarmış. Bir sorun yok değil mi?”
Sadece üç saatlik uyumamdan ve gece gördüğüm rüyadan dolayı yorgun düşmemden dolayı gözlerim kızarmış olmalıydı. Gözlerimin yanmasından anlamalıydım. Giray da sanırım ağladığımı düşündü.
“Hayır, bir sorun yok. Sadece gece uyuyamadım. Uykusuzluktan kızarmış olabilir.”
“Anladım,” başıyla korunun çıkış kapısını göstererek “Eve mi dönüyordun?”
Başımı aşağı yukarı sallarken aynı anda “Evet.” dedim.
“Buraya yakın mı oturuyorsun sende?”
‘Sende’ dediğine göre o da buraya yakın oturuyordu. “Evet, sadece 10 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde.”
“Ben de buraya yakın oturuyorum. Anlaşılan sık sık karşılaşacağız.”
Cümlesini bitirdikten sonra gülümsedi. Gözlerim gülümseyişine takılırken zihnim gözlerimin önüne rüyamda ki çocuğun gülüşünü getirdi. Aynı mıydı?
Sende gülüşünde çocukluğunu saklıyor muydun Giray? Benim gibi senin de acıların var mıydı? Giray’a karşı neden bu kadar çabuk sempati beslemeye başlamıştım bilmiyordum. Normalde insanlara hep temkinli yaklaşıyordum. Ancak Giray, onunla karşılaştığım andan itibaren sanki tanıdık bir şeyler görüyordum. Bende olan bir şeyi.
“Öyle duruyor. Neyse, ben seni daha fazla tutmayayım okulda görüşürüz.”
“Görüşürüz Beren.”
Gülümseyerek yoluma ilerlediğimde hala arkamdan baktığını hissediyordum. Dönüp bakmalı mıydım? Bir anlık kararla durdum ve kısa bir anlığına arkama baktım. Elleri kulaklıklarında yarım şekilde bana dönmüş gidişime bakıyordu. Bu sahne neden dejavu hissine kapılmama neden olmuştu. Göz göze geldiğimizde bir şeyler yapma ihtiyacı duyarak el salladım. O da aynı şekilde karşılık verdiğinde önüme dönerek yürümeye devam ettim. Bu anda bana tanıdık gelen bir şeyler vardı. Giraydan daha farklı bir şeyler.
Birinin neden benim gidişimi izlemesi beni hüzne boğmuştu? Bu hissettiğim duygu neydi? Sanki bir anlığına onu terk ediyormuş gibi hissetmeme neden olan şey neydi?
Anahtarlarımla kapıyı açıp içeri girdim. Mutfaktan gelen tabak sesleriyle beraber oraya doğru yöneldim. Mutfağın kapısına geldiğimde anne ve babamın kahvaltı hazırladıklarını gördüm. Mutfağa girmemle ikisinin de bakışları bana döndü.
Babam elinde ki tabakla beraber masaya oturduğunda “Günaydın ufaklık.” Dedi. Bakışlarımı yüzümde gezdirdi. “Yine mi uyuyamadın?”
İçimde büyük bir merakla büyüyen o sorunun cevabını almak için dudaklarımı oynattım.
“Sana bir şey soracağım?”
Başıyla onayladı ve tüm dikkatini bana verdi. Tost makinesinin kapağını kapatan annemin de dikkatini çekmiştik.
“Seni dinliyorum.”
“Beni tesisten kurtardığınızda diğer deneklerinde kurtarıldığını ve güvenli bir yerde olduklarını söylemiştin. O zamanlar küçük olduğum için ayrıntı vermeden anlattığını biliyorum ama yıllar geçtikçe bu konu hakkında ki sorularımda büyüyor. Bana gerçekte neler olduğunu anlatır mısın?”
Babam, böyle bir soru beklemediği için şaşırmış gibiydi. Derin bir nefes alarak arkasına yaslandığında anneme baktı. Annemin bakışları bir benim bir de babamın üzerinde geziniyordu. Tam bu sırada mutfağa neşeli bir Batur girdi. “Günaydın ev halkı.”
Mutfağa girmesiyle beraber bakışlarını hepimizin yüzünde gezdirdi. “Burada gergin bir hava kokusu var.” Yanımda ki sandalyeyi çekip oturduğunda bakışlarımı ondan çekip babama diktim.
Annem, babamın omzuna ellerini koydu. Babam başını hafifçe kaldırarak ona baktı. “Hayatım, o artık büyüdü. Bence anlatmanın zamanı geldi.”
Annemin söyledikleriyle beraber bu sorunun arkasında gerçekten büyük bir şey olduğunu düşündüm. Babam bir eliyle annemin elini tuttu ve yanında ki sandalyeye oturttu.
“Anneni kaybettikten sonra bütün Oktay yani baban seni kurtarmak için araştırmalar yapmaya başladı. Hepimiz ona destek olmak için yanındaydık. Oktay, araştırma yaparken annenin ölümünü şüpheli bulan bizimle iletişime geçti. O kişi dedendi. Annen Belgin ve babası Asrın yani deden konuşmuyorlardı. Belgin’in ölümüyle beraber yurtdışında olan Asrın bey, Türkiye’ye dönüp bu durumu araştırmaya başlamış. Dedene bildiklerimizi anlattığımızda ve seni öğrendiğinde o da seni oradan çıkarmak için araştırmalar yapmaya başladı. Her ne kadar babanla anlaşamasalar da ikisi de senin için çabaladılar. Daha sonra Asrın bey, ulaştığı bilgilerle tesisin içinde çok farklı deneylerin döndüğünü öğrenmesiyle beraber şirketi kurdu. Bu şirket Ülgen Atılgan’ın yaptığı deneyleri araştırmak için kuruldu. Biz de bu şirkette aktif olarak çalıştık. Günden güne sana ve tesise yaklaşabildik. Daha sonrasında içeri girmenin bir yolunu bulduk. Tam bu sırada baban ortadan kayboldu. Yazdığı not ile beraber bunu sana söylemiştik. Notu bu yüzden çok tuhaf bulmuştuk. Zaten sana yaklaşıyorduk başka bir yolunu bulmuş olması ve bizimle bunu paylaşmaması kafamızı çok karıştırdı. Deden bu olayı da araştırdı ancak o da bir şey bulamadı.” Babam Sedat soluklanmak için birkaç saniye bekledi.
“Şirket ile birlikte tesise sızdık. Makinelerin aylık bakımında bozulmaları için oynama yapıldı. Sana test yapıldığı gün ise planı aktive edip seni ve diğer denkleri oradan çıkardık. Seninle beraber 10 kişi daha vardı. Birkaçının yaşı senden daha ufaktı. Ayrıca diğer deneklerin senin gibi özellikleri yok. Yapılan bir çok serum ilk onların üzerlerinde denenmiş. Diğer çocukları şirket alırken, deden Asrın Bey bizden seni oradan uzaklaştırmamızı istedi. Çünkü Ülgen Atılgan, diğer çocukların değil senin peşine düşmüştü. Burada önemli olan sendin. Seni eve getirip bahçede yaptığın o şeye kadar Ülgen’in sadece serum için peşine düştüğünü sanıyorduk. Seni evlatlık edindikten sonra dedenle iletişimi kestik. Ülgen Atılgan, şirketi ve kimin kurduğunu öğrenince dedenin peşine düştü. Dedende yurtdışına çıkarak izini kaybettirdi. O zamandan beri ne şirketle ne de dedenle iletişime geçmedik.”
Söylediklerini sindirebilmek için kendime birkaç dakika verdim. Yanımda oturan Batur’un nefesini tuttuğunu hissetmiştim.
“Peki bu şirket hala var mı? Diğer çocuklarda benim gibi evlatlık mı verildi?”
Belki de Ülgen Atılgan ile ilgili merak ettiğim bu soruların cevabını şirket sayesinde öğrenebilirdim.
“Şirketle iletişimi kesmeden önce hala Ülgen Atılgan’ın faaliyetlerini incelediklerini biliyorduk. Tesisten aldıkları dosyaları inceliyorlardı. Ancak dedenle iletişimimizi kesince şirketle de kesmiş olduk. Sekiz yıldır hiçbir şekilde onlara dair bir ize rastlamadık. Sanki kurulduğu gibi bir anda da kaybolmuştu. Çocuklara gelince, çoğu tesiste yaşanan şeyleri unutmuşlardı. Sanırım verilen ilaçlar zihinlerini zorladı. Onlar da senin gibi güvenilir ailelere sahte belgelerle evlatlık verildi.”
Aldığım cevaplarla birlikte en azından tesiste olanlar hakkında artık net bir bilgim vardı. Bu biraz olsun rahatlamamı sağlamıştı. Diğer deneklerde benim gibi normal bir hayat sürüyorlardı. Hatta, küçük oldukları için orada yaşadıklarını hatırlamıyor olabilirlerdi.
Ülgen Atılgan ile gördüklerimi ailemle paylaşmanın vakti gelmişti. Tabi, öncelikle bir soru daha sormalıydım.
“Ülgen Atılgan’ın bir oğlu olup olmadığına dair bilgiliniz var mı?”
Annem ve babam sorduğum soruya baya şaşırmışlardı. Annem, “Bu da nereden çıktı? Ülgen Atılgan’ın hiç çocuğu olmadı.” Diyerek yanıtladı. Yüzlerinde ki şaşkınlıktan ve hislerime güvenerek gerçekten bu konu hakkında bir şeyler bilmediklerine emin olmuştum.
Annemin merak dolu bakışlarıyla beraber artık şu son birkaç gündür gördüklerimi onlarla paylaşmanın zamanının geldiğini anladım.
“Size anlatmam gereken bir şey var?”