3

1910 Kelimeler
Marcus babasının kim olduğunu bilmeden büyümüştü. Babası hakkında sorular sorduğunda annesi hevesle anlatmaya başlardı. İsim vermezdi. Babasının aynı Marcus'unki gibi parlak gümüş saçları ve mavi-gri gözlerinin olduğunu söylerdi. Yüzünün ne kadar yakışıklı göründüğünden ne kadar uzun boylu ve güçlü olduğundan bahsederdi. Babası bir savaşçıydı. İmparator için canavarları öldürdüğü bir savaşın içindeydi. Annesinin Marcus'a dediğine göre, babası savaşı kazanıp da geri geldiğinde onları bulacaktı ve kocaman bir aile olacaklardı. Oğlunu çok sevecek, onları daima koruyacaktı. Marcus'la oyunlar oynayacaktı. Babası, o düştüğünde elinden tutup kaldıracak, birşeyler başardığı zaman aferin diyecek, büyük güçlü ve sıcak elleriyle başını okşayacaktı. Marcus on yaşındayken annesinin öldüğü gün ilk kez babası ile tanıştı. Babasını bir asker olarak hayal etmişti ama babası çok daha fazlasıydı. Babası kuzeyin lordu, Dük Orion Averia'ydı. Annesinin sözleri abartı değildi hatta az bile söylemişti. Marcus, babasıyla aynı elmanın iki yarısı kadar çok benziyordu. Babası güçlü bir savaşçıydı ve imparatorluk için savaştığı da bir gerçekti ama gerçekler bu kadarla sınırlı değildi... Annesinin anlattıklarının büyük bir çoğunluğu bir çocuğu avutmak için uydurulmuş bir masaldan başka bir şey değildi. Çünkü annesinin anlattıklarının aksine gerçekler çok farklıydı. Çünkü gerçekte dük zaten başka bir kadınla evliydi ve çok sevdiği beş yaşında da bir kızı vardı. Aslında annesinin olacaklarını söz ettiği aileye dük zaten sahipti. Ve Marcus bu ailede kabul görmüyordu, bu ailede ona kalan bir yer yoktu. Bazı çocukların kindar olarak büyümeleri için sebepleri olurdu. Dük Averia halktan bir kadından doğan oğlu Marcus'a onun ilk çocuğuymuş gibi bakmamıştı. Onu yapılmış bir hata olarak görmüş, üzerine yüklenmiş bir sorumluluktan ötesi olduğunu hiç düşünmemişti. Marcus'un erkek olması ya da hanedanlığın gücünü miras almış olması Dük için önemli değildi. Oğlunu hiç sevmiyordu ya da sevgisini öyle iyi saklıyordu ki Marcus asla bulamıyordu. Ama Elisa için durum farklıydı. Elisa onun ikinci çocuğuydu. Sevdiği kadından dünyaya gelmiş, özel bir çocuktu. Kız olması ailenin varisi olmasında sorun değildi, bu yüzden onu daima destekledi, tüm ilgisini ve sevgisini ona verdi. Böylece Marcus babasına karşı mesafeli büyüdü. Araları daima soğuk oldu. Baba ve oğuldan çok efendi ve hizmetkar ilişkileri vardı. İki yabancı gibiydiler. Konuşmaları gerektiğinde Marcus Dük'e "Ekselansları" diye hitap eder, asla "Baba" demezdi. Dük de Marcus'a "oğlum" demezdi ya... Yalnız küçük bir çocuk olan Marcus, Rohan ile tanıştı. Onun gözetimi altında yetiştirilmeye bırakıldı. Rohan onun muhafızıydı, kılıç eğitmeniydi, arkadaşıydı, sırdaşıydı, ağabeyiydi... Marcus onunla gezer, ava çıkar, ders çalışır, yemek yerdi. Rohan, Marcus'u eğitir, korur, onu azarlar, bazen de överdi. Rohan, Marcus'un Averia'da değer verdiği tek kişiydi. Onu kuzeye, Averia'ya bağlayan tek bağ... Bense romanı yazarken o bağı kopardım. Rohan'ın kehanetin Ateşi deki önemini anlatmak için elli sayfa yazıyı kaleme döksem de yeterli gelmez. Böyle bir karakterin kitap akışında ne kadar kıymetli olduğunu yazarlar kadar okurlar da çok iyi bilir. Bu karakterin varlığı da yok oluşu da baş kahramanın karakter gelişimi için bulunmaz bir nimettir. Kitabın devamlılığı için ona kıymam gerekmişti ama şimdi düşünüyordum da Rohan bana canlı gerekti. Özellikle başı ve gövdesi birbirinden ayrılmamış, bir bütün halde. Hizmetçinin konuşmalarına odaklandım tekrar. "... Aracınıza eşlik eden yirmi muhafız ve muhafız birliğinin kaptanı olan Sör Rohan hapsedildiler. Lord Kairos onları şövalye yeminine ihanetle suçluyorlar. Dükü ve sizi korumakta başarısız oldukları için bu öğlenden sonra idam edilmeleri emrini verdiler..." Sör Rohan... Bu karakter romanda Marcus için çok kıymetliydi. Bense ona kasvetli bir son yazmayı uygun bulmuştum! Benim sorunum neydi ki? Neden bu kadar çok karakteri öldürmüştüm? Tarihi bir romantik yazsam ne olurdu sanki? Marcus ile Rheana'nın aşkını yazardım ve kimsenin hatta kötülerin bile ölmediği bir şekilde ilerleyip ponçik bir mutlu sonla biterdi. Ama öyle yazarmıyım hiç! Hem de her an okurların duygularını ters düz etmek varken... Rohan'ın ölümünün Marcus için bir kırılma noktası olacağını düşünüyordum. Marcus dükalığı terk edip, imparatorluğun başkenti Thera'ya gidiyordu. Bunun başlıca sebebi, Rohan'ı kurtaramamış olmaktan duyduğu üzüntü olacaktı. Ama Marcus ne yapabilirdi ki? Kairos'un açtığı yolda Rohan gibi bir karakterin kendi ölümüne yürümekten başka ne seçeneği vardı? Evet, Rohan istese kendisini ve adamlarını zindandan kurtulabilecek kadar güçlü ve akıllı bir karakterdi ama bunu isteyemezdi. Sarsılmaz kuzeyli gururu ona engel olurdu. Rohan, efendisini koruyamamış olmaktan dolayı suçluluk çekiyordu ve bu yüzden de ölümü hak ettiğine inandırmıştı kendini. Marcus ne kadar dil dökse de onu bu düşünceden vazgeçirmeye gücü yetmezdi. Ama onun aksine belki benim bir şansım olabilirdi. Rohan ve muhafız birliğinin tamamı tam da Kairos'un planladığı gibi idam edildiklerinde Marcus'un babasına, kız kardeşine ve amcasına karşı beslediği nefretin ateşini daha da körüklenecekti ama benim sessizce oturup bunların gerçekleşmesine izin vermeye niyetim yoktu. Hayatta kalmak istiyorsam izin veremem. Hem romanda en sevdiğim karakterlerin başında Rohan geliyordu. Onun etten kemikten bir can olduğunu bilirken ölmesine nasıl izin verebilirim ki? Bir romanda sevdiğin karakterlerin ölümünü okumak dayanılabilir bir üzüntüdür. Kitabı kapatıp kenarı bıraktığında gerçek dünyada yaşamaya devem eder, hayatın akışında o karaktere karşı duyduğun duyguları unutuverirdin. Önce karakterin ismi silinirdi zihninden sonra da o ismin sende bıraktığı duygular. Ama benim için böyle değildi. Ben bu romanı yazmıştım ve hayal gücüm hayatımın takendisi oluvermişti. Kaçacak bir yerim yoktu. Ortaçağ gibi bir zamanda geçtiği için idam, halk için seyiri alışılmış bir görüntüydü ama ben buna dayanamazdım. Görmesem dahi sırf öyle yazdığım için o kadar insanın başları kesilerek öldürülecek olması... Buna izin veremem. Rohan'ı ve diğerlerini kurtaracağım. Hem onların kaderini değiştirirsem kendi kaderimi değiştirmek için de bir umudum olabilir. Hizmetçilere baktım. Her an düşüp bayılmamı bekler gibi endişeli gözleri üzerimdeydi. Ne yalan söyleyeyim öyle de hissediyordum. Belki doktorun verdiği ilaç sebep olmuştu buna, başımı yastığa yaslasam günler ve geceler boyu uyurdum. Ama zaten yeterince uyumuştum, daha fazla vakit kaybedemezdim. "Sen," dedim adını Mandy olana, yoksa adı Ruby miydi? Her neyse kısa küt saçlı hizmetçiye seslenmiştim. "Beni sıcak tutacak rahat bir elbise ve ayakkabı seç." Sonra diğerine döndüm. Diğer hizmetçinin turuncu saçları ve burnunun üstüne dağılmış soluk kahverengi çilleri vardı. "Sen de dışarı çık ve bana güçlü bir muhafız çağır." "Leydim! Cürretimi bağışlayın ama konuşmalıyım," küt saçlı hizmetçi. Konuşurken sesi her an ağlayacak hissi veriyordu. Küçük burnunu havaya dikti ve gözlerimin içine bakarak konuştu. "Emrinizi yerine getireceğiz ama önce çorbanızdan yemelisiniz..." Kısa bir sessizliğin ardından ekledi. "Lütfen?" Nefesimi seli bir şekilde bıraktım ve genç kızın yüzüne baktım bir süre. Ağzımı açıp konuşsam korkudan düşüp bayılacak gibi görünüyordu ama Elisa için duyduğu endişe ona o kadar güç vermişti ki, bana baş kaldırmaya cürret ediyordu. Kızın cesaretini takdir etmekten kendimi alamadım ve güldüm. Yemek tepsisini işaret ettim ve tepsi dizlerimin üzerine bırakıldı. Sargılı ellerle kaşık tutmak zordu, hizmetçilere baksam bana kendi elleriyle yedirmeye kalkacaklarını biliyordum. O yüzden zor da olsa, üzerime de döksem çorbadan bir kaşık alıp ağzıma atmayı başardım. Zor kısmın bu kadar olduğunu düşünmüştüm ama değildi. Yutkunmaya çalışmak biran boyunca eziyete dönüştü içimde ve su gibi çorbanın yemek borumdan nasıl aktığını, mideme ulaşana kadar nerelerden geçtiğini adım adım hissettim. Midem, yemeğin etkisiyle acıtacak kadar çok kasıldı. İkinci kaşıktan sonra yemek yemek daha kolaylaşır gibi oldu. Kaşığı çorbaya daldırırken, başımı kaldırdım ve gözlerinde yaşlarla bana bakarak gülümseyen hizmetçiler ile göz göze geldim. Elisa'yı gerçekten seviyorlar. Eğer roman yazdığım gibi ilerlerse Averia kalesindeki bütün hizmetkarlar kovulacaktı ve yerlerine Baron Kairos'un adamları yerleştirilecekti. Buna izin vermemek için yeni bir sebep daha edindim. Averia'yı ve içindekileri koruyacaktım, bunu yapabilecek güce ve bilgilere sahip olan tek kişi bendim. "Hadi..." dedim istediğim kadar sert çıkmayan sesimle. "Ne duruyorsunuz?" "Hemen halledeceğiz!" Bir ağızdan konuştuktan sonra harekete geçtiler. Kaç yaşındalardı? İkisi de on beşten büyük görünmüyordu. Onlara bakarken şirin olduklarını düşünmeden edemedim ve gülümsedim. Arkamdaki yastıklara kaykılırken çorbamı ağır ağır içmeye devam ettim. Küt saçlı hizmetçim, bir oda kadar büyük olan elbise dolabının içinde bir görünüp bir kayboluyordu. Sonunda mavi renkte, etekleri küçük kırmızı çiçek desenleriyle süslü pamuklu bir elbise seçti. Daha sonra da çekmeceleri karıştırıp bulduğu uzun yünlü bir çorabı elbisenin yanına bıraktı. Ayakkabı odasından aldığı daha önce hiç giyilmediği belli olan kahverengi deri bir çizmeye de getirerek, beğenime sundu. Başımı sallayarak onayladım ve beni giyindirmesine izin verdim. Ellerim sargılıyken elbisenin inci düğmelerini ilikleyebileceğime dair kendime güvenmiyordum. Hazır olduğuma inanmışken "Bir saniye..." diyen hizmetçi beni yatağın ucunda oturur halde bırakıp, dolaba dopru koştu ve çekip aldığı beyaz bir pelerinle geri geldi. Kürk yakalı pelerini omuzlarıma astığında bir kartopu kadar beyaz ve pofuduk bir görüntüye sahip oldum. Yüzündeki mutlu ışıltıyla sordu. "Şimdi hazırsınız, Leydim. Beğendiniz mi? " "Evet, iyi iş çıkardın." Aldığı övgüyle yanaklarının kızarışını izledim. Şirindi. Diğer hizmetçi geri döndüğünde yanında uzun boylu, iri yapılı bir muhafız vardı. Kahve tonlarındaki karışık saçları ve ela gözleri olan genç bir adamdı. Burnu birkaç sefer kırılmanın yarattığı bir yamukluğa sahipti ama bu ona değişik bir hava katıyordu. Beyaz iç gömleğinin boğaz bağcıkları siyah deriden yeleğinin oval yakasından görünüyordu. Yeleğiyle eş deri bir binici pantalonu giymişti. Ayaklarında kuzeyin sert kışına uygun sert ve sıcak tutan asker botları vardı. Pamuktan gömleğinin üzerine kolluk ve omuzluklarını takmıştı. Hançer ve kılıç kınları doluydu ve kemerine asılı halde solundaydı. Tam da yazdığım gibi, ortaçağ romanlarından fırlamış bir şövalye gibi görünüyordu. "İsim?" "Benim adım Samuel... Samuel Green, Leydi Elisa." Başını eğerek selam verdi. "Memnun oldum Samuel... Merak ediyorum da acaba kalenin zindanının nerede olduğunu biliyor musun?" "Evet? Evet, biliyorum Leydim." "Harika! O halde beni kucağına almanı ve oraya götürmeni istiyorum." Gülümsedim. Samuel şaşırdıysa da belli etmeyen yüzüyle onayladı. "Emredersiniz, leydim." Kısa bir duraksamanın ardından yanıma yaklaştı. "İzninizle size dokunacağım." Beni kucağına aldı. Ellerim yaralı ve sargılı olduğundan onları nereye koyacağımı bilemedim. Samuel elimi yönlendirerek kolumu boynuna sarmamı sağladı. Birlikte odamdan çıktık. Hizmetçilerim gölge gibi bizi takip ettiler. Sam bir çok merdiveni iniyor koridorları ve galerileri geçerek hedefine odaklanmış bir şekilde zindanlara giden yolda ilerliyordu. Bir süre yolları aklımda tutmalı denedim ama kale öylesine büyüktü ki, bundan vazgeçtim. Kaleyi ezberlemek için kendimi defalarca kaybedip bulmam gerekiyordu. Spiral merdivenlerden inerken yolun hiç bitmeyeceğini düşünmeye başladım. Çıplak taş duvarlara aralıklı olarak meşaleler yerleştirilmişti, böylece geçtiğimiz yolları görebiliyorduk. Aşağıdan soğuk bir rüzgar yüzümüze doğru estiğinde pelerinimin varlığına minnet duydum. Sonunda zindana ulaştığımızda konuşma sesleri de işitmeye başladık. Samuel'i elimle durdurarak dinlemeye başladım. Birileri hararetli bir tartışmanın içindeydi. "Rohan... İnat etmeyi kes. Eğer bu şekilde ölürsen seni asla affetmem," diyordu genç bir adam. Kısa bir sessizliğin ardından "Üzgünüm," diye karşılık verdi bariton sesli bir adam. "Dediğinizi yapıp kaçamam. Yeminime ihanet etmişken... Bir de korkak gibi kaçıp hayatımı kurtarmamı mı bekliyorsunuz? Onurumla ölmeyi yeğlerim." "Rohan!" "Marcus... gitmelisin." Aman tanrım! Aman tanrım! Aman tanrım! Tam da yazarken hayal ettiğim o dramatik sahnenin ortasına düşmüştüm. "... Senin aptal inadın diğerlerinin de kalmasına sebep oluyor." "Ben onların kaptanı olabilirim ama kalmak ya da gitmek arasındaki seçimlerine karışmıyorum. Gitmek isteyenler gidebilirler." Bir kadının cevap veren güçlü sesi duyuldu. "Yaşayacaksam da öleceksem de kaptanımla beraberim." Kadın şövalye? Hikayede böyle bir detay yazdığımı hatırlamıyordum ama varlığı beni heyecanlandırdı. Kadının söylediklerinin ardından "Ben de." diyen adamların sesleri art arda yükselerek zindanın taş duvarlarında yankılanmaya başladı. Samuel'in kaskatı kesildiğini hissettiğimde onun yüzüne baktım. Duygudan yoksun bir görüntü sergilemeye çalışsa da maskesindeki çatlaklardan ne kadar üzgün etkilenmiş olduğu anlaşılıyordu. Onlarla arkadaş olmalıydı. Eğer kalede kalması emredilmese onlardan biri olabilir, şimdi o da ölümünü bekliyor olabilirdi. Omzuna dokunup, ilerlemesini emrettim. Ayak seslerimiz gelişimizi bildirdi. Bütün başlar bize doğru dönerken ağızlar kapandı, konuşmalar kesildi. Karşılıklı dört hücreye hapsedilmiş muhafızların tüm ilgisi sadece benim üzerimdeydi. Bir yöne özellikle bakmaktan kaçındım. İlk hücrede parmaklıkların en önünde uzun boylu, üzerindeki kıyafetlerin bile saklayamadığı dev kas kütlesiyle Rohan olduğunu düşündüğüm kel bir adam vardı. Hemen yanında sapsarı saçları, haşin bakışlarıyla güzel bir kadın duruyordu. Sesini işittiğim kadın şövalye olmalıydı. Bakmaktan kaçındığım kişi şaşkınlığını gizleyemeyerek "Elisa?" diye sorduğunda onu yok saymayı bırakıp yüzüne baktım. Gümüş saçlarımız, mavi gözlerimiz ve yüzümüzdeki her bir detay... İkiz olsak ancak bu kadar benzeyebilirdik. Onu görmekten dolayı yaşadığım duygu yoğunluğunu bastırmak çok zordu ama başardım ve gözlerime boş birer ifade yerleştirdim. Bu kişi... Merhaba romanımın baş erkek karakteri. ... Bölüme yorum yapmayı unutmayın. Devam edecek.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE