Akar
Han'ımın daha önce yönettiği seferler sayesinde işimiz kolaylaşmış, at üzerinde çıktığımız yolda hiçbir direnişle karşılaşmadan daha da iyisi destek asker verenlerle önce Suğnak üzerinden Savran'a ulaştık. Yaklaşık üç hafta kadar sonra ise Bağdat'ın iki yüz kilometre ötesindeki mevzi alacağımız Sülek Dağları görüş açımıza girmişti.
Hava da kararmaya yüz tutmuş biran önce harekete geçmek lazım buyurmuştu. Hülagü Han arkasındaki orduya döndü. Yarı yarıya bir pay yaparak üç bin kadarını benimle Sülek dağının birbirine paralel iki tepesine, diğer yarısını da kendiyle dağdan biraz uzakta olan tepelere götürüp atlı nökerleri pusuya yatırmıştı.
Dağın yukarı düzlüklerine eğimden dolayı atlarla çıkamıyorduk. Bu yüzden yaya olarak benim öncülüğümle kemankeşleri, dağın iki tarafına da ulaşacak bir vaziyette hilal şeklinde av pozisyonuna ateşleri yakmaları için pay ettim.
Belli bir süre bekledikten sonra artık hava iyice kararmış şehrin ışıklarından gözükmeyen yıldızlar bu bozkırlarda göğü süsler gibi milyarlarcası parlamaya başlamıştı. Ve bu çokluk bizim ne kadar küçük olduğumuzu hatırlatmıştı bana ama önemli değil. Şayet savaş meydanında ; en küçük, en zayıf, en değersiz gibi gözüken yıldıza dahi ihtiyacımız vardı şuan.
Bir kaç zaman sonra ellerindeki meşaleler ile bizden daha kalabalık gözüken bir ordu dağlara doğru yanaşmaya başladı.
İlk olarak planlandığımız gibi yakılacak ateşler için her bir aralığa belli mesafelerle önceden verdiğim emir olan odunları ateşe verdik.
Bir anda hilal şeklinde yükselen ateşleri gören Emevi ordusu korkuyla tepelere bakmaya başladılar. Yerde yaktığımız ateşler haricinde meşaleler ile de sürekli hareket edip devinim halinde olduğumuz izlenimi verdik ve yaklaşma konusunda çekineceklerinden emin olduk.
Ardından elleri boşta kalan yaklaşık bin beş yüz kemankeş tepeden ok atışına başladılar.
Yerde bulunan Emevi kemankeşleri ise mevzi alamadığından nişan alamıyor hatta bizim oklarımızla birer birer telef oluyorlardı.
Durumun felaket olacağını anlayan Emeviler geriye dönüp gidecekleri vakit, pusuya yatmış olan nökerlerimizin arkalarından koşarak geldiklerini görünce tek kaçış yolları olan dağın iç kısımlarına doğru ilerlemeye başladılar.
Nökerlerimizin azlığını anlayacak olsalar elbet kaçmazlardı lakin taktiğimiz işe yaramış olsa gerek Hülagü Han ve nökerleri de bizler gibi bir meşaleye sahip, Emevi ordusunu önlerine katmış kovalıyordu. Kalkan toz bulutu ise bu meşale ışığını arada silikleştiriyor ve ne kadar meşale yandığının görülmesini imkansız kılıyordu.
İnandırmış olsak gerek kaçanlar arkalarına dahi bakmayıp nereye gittiklerini umursamadan bizim istediğimiz noktaya, çıkmaz sokağa, doğru girdiler.
Dağın orta çıkıntı kısımlarına yerleştirdiğimiz barut ve fitillere onlar girip, bizim yerdeki nökerler alandan uzaklaştığında elimizdeki meşaleleri attık. Fitil kısmını kaçmak için zaman kazanmak babında bilerek uzun tutmuştuk.
Biz indiğimiz dağdan yerdeki atlara binip hızlıca uzaklaşırken arkamızdan ortalığı cehenneme çeviren bir patlama duyuldu. Merakıma yenik düşüp arkama baktım. Dağ bildiğin patlamış etrafa büyüklü küçüklü şekilde kayalar düşmüştü. Lakin büyük çoğunlukla üst üste yığılmış halde inanılmaz bir toz kaldırmıştı etrafa.
Koca bir ordu ise bu molozlar altında telef olmuştu...
Yanımdaki nökerler sevinç nidaları atarken, kayalardan kapanmış yolun ardından da diğer nökerlerin sevinç sesleri işitiliyordu.
Ben bu zafere sevinçle bakarken kıdemli bir nöker de yanıma yaklaştı.
"Akar Katun, yol kayadan kapandı. Etraftan dolaşmak gerek."
Ben kafamla onaylarken gözüm diğer askerlerdeydi. Büyük çoğunluğu, patlama sonrasında savrulup kayalar altından kurtulan ganimetleri almak için uğraşıyordu. Klasik Moğollar işte...
Onları umursamadan yanıma yaklaşık on - on beş nökeri alarak yolu bilen baş nöker önde diğerlerimiz arkasında er'imin yanına gitmek için yola koyulduk.
Girdiğimiz çorak yollarda bazen vahaya benzer tek tük ağaçlar çıkıyor lakin çoğunlukla ve sık olarak bodur ağaçlar gözümüze çarpıyordu.
Ben bakışlarımı etrafta gezdirirken önümüzde giden baş nöker bizi durdurdu.
"Neden durduk?" dedim meraklı bakışlarımı ona yöneltirken.
"Hareketlilik sezerim Akar Katun." atından hızla inip elini belindeki kılıca attı. Onunla birlikte diğer nökerler de atından inecekken hiç olmayacak bir hızda baş nökerin gırtlağından girip ensesinden çıkan hançerle kılıcını dahi oynatamadan yere yığılmasıyla herkes olduğu yerde donakalmıştı. Fakat kendilerini hızlı toparlayıp atlarından indiler. Benim tüm dikkatimse yerde yatan ölü bedende takılı kalmıştı.
Hedef olmamam için beni atımdan aşağıya çeken başka bir nöker olmuştu.
Hepsi kılıçlarını çekmiş hançerin geldiği yöne doğru hiza almışlardı.
İçlerinden bir asker bodur çalılıklar ardından düşman kesime doğru bağırdı. "Kendinizi belli edin!"
Bu lafla altı kadar okçu önümüzde belirmiş, gergin yaylarıyla atış emrini bekliyorlardı. O an nerden çıktıklarını anlamadığım bir şekilde de arkamızda beliren küçük bir birlikle sarıldığımızı anlamıştık.
"Pusatlarınızı indirin!" diye emrivaki bir sesle konuşmuştu okçunun teki. Lakin bizimkiler silahlarını bırakmaya niyetli değildi. Bunu anlayan düşman okçu birliği de sanki anlaşmış gibi belirli nökerleri vurup kolayca öldürdü. Yanımdaysa bir nökerle ben kalmıştık sadece.
Zaten yanımda kalan son asker de dehşete düşmüş bir şekilde elindeki kılıcı bırakıp hayatını kurtarmak için diz çökmüştü. Ben ise her ne olursa olsun, korksam bile kuyruğumu dik tutmaya alışmıştım. Başımı dahi eğmeden etrafımızı saran düşman birliğe konuştum. "Ben Hülagü Han'ın beri'siyim. Bana bir zeval gelirse hepinizin canını alır bilesiniz!"
"Kim olduğunu bilmez miyiz sanırsın? O yüzden burdayız." lafını bitiren okçunun ardından arkamdan birisi enseme doğru sert bir darbe indirmişti.
Yediğim bu darbeyle gözlerim kararırken, filmlerdeki bu bayıltma yönteminin gerçek olduğunu öğrenmiştim. Acı bir şekilde, ama öğrenmiştim...