Akar
Üstümdeki yol yorgunluğu ve gece yaşananlardan sonra akşama yakın uyuyakalmış anca sabahı biraz geçe gözlerimi açabilmiştim. Aslında bana kalsa uyanmazdım da işte.. Yata yata da insan sıkılır. Yanımı yokladığımda ise er'imin benden önce uyanıp işe koyulduğunu fark ettim şayet yanım boştu. Ne vardı sanki biraz daha beraber kalabilsek...
Bıkkınlıkla kedi gibi yatakta bir sağa bir sola dönerken sonunda oyalanmayı bırakıp kalkmaya karar vermiştim.
Ardından benim için kurulan yer sofrasına oturup et harici diğer şeylerden atıştırdım. Valla yalan yok, kıyafet işlemeciliği güzel olduğu kadar sütü, yoğurdu ve diğer şeyleri de baya güzeldi.
İşleme demişken acaba bu kıyafetlerin tasarımını ve renklerini ben seçebilir miyim ki? Bir tane istesem reddetmezler herhal.
Aklıma düşen bu fikirle çabucak karnımı doyurdum, sonra yerimden kalkıp otağıdan hızla çıktım. Ayaqaçlar da benim çıkmamla sofrayı toplamak için içeriye girdiler.
"Zengin olmak böyle bir şey demek. Ye, iç, git.." kendi kendime saf gibi sırıtırken arkadan benimle beraber gelen muhafıza döndüm.
"Sana iyice alıştım şaka filan. " Ben eğlenmek için demiştim lakin o benim dediğimden bir şey anlamamış gibi bir tavra bürünmüştü.
"Neyse onu bunu boş ver. Kıyafetler nerde yapılıyor? Yolu gösteresin bana hayde."
Beni başıyla onaylayıp önümden yürümeye başladığı sırada ben de onu arkadan bir civciv misali takip etmeye başladım. Lakin dik duruşumu da bozmamaya özen gösteriyordum.
Bir on dakikalık yürüyüş ardından dokumanın yapıldığı haneye ulaşmıştık. Bir sürü kadın, hatta bazen erkek ve altı yedi yaşlarında çocukların bile olduğu bir yerdi burası. Hepsinin önünde de ipler ve tarak gibi bir edavat vardı.
Daha sonra bizi fark edip hemen oturdukları yerden kalkıp ellerini önlerinde bağladılar. Biryandan da kadınlar hala olayı idrak edememiş çocukları kollarından tutup oturdukları yerden kaldırdılar.
"Oturun lütfen." dedim bu manzara karşısında mahçup hissetmiştim doğrusu, tamam bu zenginlik işi güzeldi ama birilerinin böyle önümde başını eğmesi içimi bir garip yapıyor.
Hepsi talimatımla tekrar yerlerine otururken ben içlerinden bir kadına yanaşıp ipi nasıl işlediklerini öğrenmek için bakındım. Baya baya ilk dönem işçilik makineleri, aslında makine bile denmez buna. Bildiğin sadece malzeme... İplere tek tek ilmik atıyorlar, kesiyorlar ve sıkıştırıyorlar. O an neden burada çocukların da olduğunu anladım. Böyle yavaş işleyen bir haneye herkese yetecek kadar malzeme yapabilmek için çocukların dahi çalışması gerekiyordu.
Bu kötü bir durum şayet iş böyle giderse bu ülkenin gelirleri sadece sefer sonunda yapılan yağmalar ve vergiler olacak. Ama bu malzemeleri hızlı üretecek bir yol bulsak o vakit hem kendimize yetecek iş çıkartırız hem de fazlasını üreterek ticaret yoluyla satışa sunarız. Özellikle Çin. Bu tarihte Çin kadar kumaşa ve işlemeciliğe önem veren bir imparatorluk tanımıyorum. Fena para götürürüz bu işten.
Evet, şimdilik benim kıyafet işini unutalım, burada asıl sorun şu üretim işini nasıl seriye bağlayabiliriz?
Düşünceli bir şekilde kendi kendime mırıldanırken yanımdaki kadın yorgun olduğu her halinden belli olan bir sesle konuştu.
"Akar Katun, bir maruzatınız mı vardı? Buralara kadar gelmişsiniz."
Yüzüme sevecen bir gülümseme takındım ve benden yaşça büyük kadının, iplikten yara olmuş ellerini tuttum. "Yoktur anam. Bir şeyler düşünürüm." başımla malzemeleri işaret ettim. "Biraz daha sabredesin. Ben sizi bu durumdan kurtaracak bir hal çaresini bulucam."
Kadın dediğim şeyle mutlu olmuştu belli ki, yüzünde kocaman bir gülümseme oluşmuş memnun bir şekilde kafasını sallamıştı.
Ben de aynı saygıyla ona başımı eğerken otağıdan çıktım ve kapıda beni bekleyen muhafıza döndüm.
"Bana çizebileceğim edavatları getir. Kalem, kağıt?" bu eşyaların şu zamandaki karşılıklarını bilmediğimden hareketlerimle anlatmaya çalışıyordum.
İşe de yaramıştı.
Bana bitikçi'nin yerinden keten ve kenevir paçavralarından yapılmış bir kağıt yanında siyah kurşun (bir maden) olduğunu düşündüğüm maddeden üretilmiş kalemi verdi.
Daha sonra oyalanmadan kendime bir köşe bulup bağdaş kurarak yere oturdum. Okul yıllarım vaktinde gittiğim bir gezide gördüğüm dikiş makinesi aklıma gelmişti. Sanat bölümünde de olsak detaylı çizimlerle de uğraşıyor ve kağıda bu prototipleri resmediyorduk. Bir de sağ olsun oradaki usta bize dokuma makinesinin nasıl kullanıldığı hakkında bilgi de vermişti. Tabii o zamanlar sadece eğlence olsun diye ilgiyle izliyor ve öğreniyorduk. Şuan ise bu bilginin işime yarayacağını düşünmek... İnanması baya zor ama öyle. Bir işe yaradı valla.
Elimdeki kağıda makinenin bir prototipini çizdim. Tek sıkıntım ben bu çizimi yapamazdım ama yapacak birilerini bulabilirdim. Gözüm bu sefer tepemde meraklı bir şekilde kağıda bakan muhafıza kaydı.
"Ne edersiniz Akar Katun?"
Gözleriyle çizimimi işaret ediyordu. Ben de bu merakına karşılık çizdiğim prototipi ona doğru uzatıp eline verdim. "Bunu yapabilecek birine veresin. Bu otağıda yapılanlar 'tek atışlı' , benim ettiğim 'seri atışlı' bir edavattır. Büyüklüğü ve ölçüleri de ekledim bu sayede dokuyan kişiye, kol uzunluğundan daha geniş kumaşlar dokuma imkanı sağlayacak." elimle çizim üzerindeki bir kısmı işaret ettim." Bu kısma da tekerlekleri yerleştirdik mi daha bir kolay olacak işimiz, basit bir fırlatma mekanizmasıyla daktilo misali sıra bittikçe otomatik yenileyecek. Buradakilerin yaptığı misali kolunun uzunluğunca yapılan kumaşlar gibi olmayacak. Daha hızlı, daha seri, daha uzun dokunan üretim kumaşlar ile sadece kendimize değil, dışarıya da üretip satabileceğiz. "
Kendimle ve düşündüğüm şeyle gurur duyarken bir yandan da üzülmüştüm. Üzgünüm John Kay... Fikrini çalmış gibi oldum ama şuan bana lazım. Bu zaman Avrupa kıtasında yaşayan geleceğin üstün medeniyetleri o kadar da üstün değil. Oldukça fakirler ve üretimleri bile yok denecek kadar az öyle ki Moğollar oraları topraklarına dahil etme gereği bile duymuyorlar. Tabii ki bu konuyu er'imle konuşacağım ve oraları da alma konusunda onu ikna edeceğim. Belki bugün değil ama gelecekte o fakir medeniyetler gelişecek. Bu olmadan biz harekete geçmeliyiz.
Aklımda bin bir düşünce dönerken yanımda hala şaşkınca resme bakan muhafız duruyordu. Belli ki dediklerimden bir şey anlamamıştı. Onu bu hülya aleminden uyandıran ben olmuştum.
"Hadi artık gidesin de yapsınlar. Ben gösteririm nasıl kullanırız."
Aldığı emirle elindeki çizimimi yapması için bir marangoza doğru koşarak yol aldı.
Ben de bu aletin yapımı sonrası faaliyetlerimizi ve bize getireceği kazancı düşündükçe heyecanlanıyor, içimde yükselen sevince engel olamıyordum. Heyecanım elbet makinenin kendisi değil bize getireceği faydalardı. Aklımda o kadar çok şey vardı ki...
Bir başka fikrim de Türkler ile Moğolları bir şekilde kaynaştırmak ve bir Moğol-Türk medeniyeti yaratmak. Bu da en iyi evlilikler ve ticaret yoluyla olur.
Şimdilik ticareti başlatırız ileride de evlilikler ile iki güçlü bozkır medeniyetini birleştiririz.
Bu kesinlikle harika olacak.
Sadece şuan için değil gelecekte de bu savaşçı ve güçlü iki medeniyet bir arada kalırsa şayet... Avrupa gelecekte bir şekilde bağımsızlığını kazansa bile gelişim yönünden geride kalacaklar ve bu medeniyete bir zeval getirmeye güçleri bile yetmeyecek.
Yani 1 Dolar oldu sana 0,13 Kuruş.
Hadi bakalım Avrupa! Gelecek bizden yöne dönecek.