Altın Otağı
Güneş obanın üstünden neredeyse çekilmiş akşam vakti yaklaşmıştı. Hülagü Han altın otağında ise, tahtı üzerine oturmuş Akar'ın vaziyetini düşünüyordu. Yanında bazı beyleri ve noyanlarından sözü geçen hatunları, komutanları vardı. Yargılanmalar sona ermiş, ülke genelindeki ittifaklar Akar'ın gelecekten verdiği bilgiler doğrultusunda kurulmuştu. Türk ve Moğol halkı arasında barış anlaşması imzalanmış, aralarındaki siyasi huzursuzluk büyük ölçüde aşılmıştı.
Şimdiyse aklında tek bir soru kalmıştı Han'ın. Akar'ın vaziyeti... Ve bu bilinmezlik onu sabahtan beri asıl meşgul eden şeydi. Hülagü Han bu düşünceler içinde dalıp gitmişken kapıdaki nöbetçi içeriye girdi ve yere diz vurup Han'ı selamladı. "Han'ım Baş Otacı sizi görmek isterler."
Hülagü Han işittiği şeyle kendi iç dünyasından sıyrılıp eliyle muhafıza otacının girmesi için talimat verdi. Muhafız da aldığı işaretle diz vurduğu yerden kalkıp otağı dışına çıktı. Çok geçmeden içeriye Baş Otacı girdi ve aynı saygıyla Han'ın önünde eğilip onu selamladı.
Han o kadar çok beklemişti ki bir haber alabilmek için, daha fazla vakit kaybetmeden Otacı dışında yanında bulunan herkesi otağıdan çıkması için talimat vermişti. Üneni dahi...
Kısa zamanda Han ile Otacı baş başa kaldığında Hülagü Han ayaklanıp ellerini büyük bir ciddiyetle arkasında birleştirdi. Üstünde bulunan son derece görkemli gri renkte kaftan ile börküyle otacıya yaklaştı ve konuşması için adeta gelişiyle emir verir bir pozisyona geçmişti.
Otacı da vakit kaybetmeden diz çöktüğü yerden biraz güçlükle ellerinden aldığı aldığı destek ile doğruldu. "Han'ım, Akar Katun'un vaziyeti hakkında eme(kadın) otacılar ile de bizzat görüştüm." Bu haberi nasıl vereceğini düşündü bir süre Otacı. Lakin Han'ın sabırsızlığını görünce kelimelerini hızla kafasında toparlayıp dolandırmadan lafa girmeye karar vermişti.
"Akar Katun, gebedir Han'ım."
Han, otacıya inanmaz bakışlarla baktı bir süre. Ardından kaşları sinirle çatıldı. "Sen benimle alay mı edersin! Akar nasıl olur da gebe olur!"
Otacı, Han'ın yükselen sesiyle olduğu yere başını eğip pustu birden lakin eğitim hayatı boyunca gördüğü şeylerden birini anlatmaktan da geri durmadı. "Han'ım, gittiğim yerler boyunca pek çok vak'a gördüm. Akar Katun'un vaziyetine benzeyen nadir de olsa durumlar da tanıdım. Hem ere hem de eme olanı gördüm(ere=erkek, eme=kadın). Bu bozkırlarda değildir lakin daha uzaklarda gördüm. İmkansız değil Han'ım..." Han, otacının kendisine dediklerinin ciddiyetinden ve gerçekliğinden emindi. Şayet kimse kendisiyle, özellikle böyle hassas bir konuda, alay etmeye ya da kandırmaya cesaret edemezdi.
Düşündüğü süre boyunca da yeni yeni farkına varmaya başlamıştı Han. Obaya, kendi kanından ve soyundan hem de sevdiği insandan bir çocuğu olacaktı. Baba olacaktı...
Oysaki Han, Akar'ı seçtiği gün bazı şeylerden çoktan vazgeçmişti. Öyle ki baba olmak onu iyi bir koca olmaktan daha fazla ilgilendiriyor da değildi. O yüzdendir ki şuan çocuk sahibi olacağını öğrenmek onun içinde tarifsiz bir takım karmaşık duygular içine girmesine sebep olmuştu. Özelikle Akar'ın cinsiyetini düşününce bu karışıklık daha da bir artıyordu.
Bu düşüncelerle yüzüne, şuana kadar kimsenin görmediği bir gülümseme yayılmıştı bir anda. Kendisine böylesine sevinçli bir müjdeyi getiren otacıya kuşağından çıkardığı bir kese altını uzattı. "O vakit desene vaziyet iyidir. Ne diye süyünün asıktır o halde?" altını alan otacı bir süre keseye baktı ardından altın dolu bu torbayı Han'a geri uzattı.
"Han'ım, gebelik bir şekilde olsa da doğum vakti geldiğinde hüühed'in (bebek, çocuk) çıkacak bir hütkün'ü (kadın cinsel organı) yok. Yani, o vakit geldiğinde hüühed Akar Katun'un kehli'nde(karın) ölecektir..." Bir süre diyeceklerini düşünen otacı lafına tereddütle devam etti. "İçinde ölen hüühed de Akar Katun'u öldürecektir."
Han'ın saniyeler önce sevinçten gülen yüzü bir anda asılmıştı. Ve belki de ilk defa sesi titremişti. "N-e edecez o vakit? Bir hal çaresi vardır elbet, değil mi?" otacının gözleri içine bir umutla baktı. "Benim eçin bu vaziyetin ehemmiyetini bilmez misin? Burda Katun'umun ve hüühedimin(çocuk) canından bahsedersin! Bir yolu olmak zorunda Otacı!" ama bu yakarışından sonra bile Otacı'nın ağzından laf çıkmamıştı. Başı hala öne eğik öylece sessizliğe bürünmüş bir vaziyette duruyordu.
Han bu sefer, bir hiddetle karşısında boynunu korkudan eğmiş adamın yakasından kavradı. "Seni bu obada avyas (yetenekli) olduğundan tutarım lakin bir çare bulamıyorsan da benim nidün'ümde (göz) bir değerin olmaz!" öfkeliydi hem de çok. Şayet çaresizlik duygusuyla buz tutan bedenini yakacak tek şey bunu görmüştü o an için. Bazen işe yarıyordu işte. Bu öfke onu zinde tutar, en tükenmiş hissettiği anda bile ayaklarının üzerinde durmasını sağlar, hayata karşı dayanıklı hale getirirdi. İyi de sadece öfkeyle de hallolur muydu her iş? Bir ümit olmadan öfkenin ne anlamı vardı ki? Yine aynı döngü, yine aynı açmaz, yine aynı çaresizlik… İşte Han'ın içinde olduğu duygular tam olarak bu derece çıkmazdaydı.
"Han'ım..." dedi Otacı bakışları hala yerdeyken. "İki yolu vardır bu vaziyetin. Lakin hangi yolu seçerseniz seçin sadece birini hayatta tutabilirim."
Hülagü Han, otacının kavradığı yakasını işittikleriyle bırakmış kalmıştı. Han'ın bu sessizliğine karşın Otacı lafına devam etti. "Akar Katun'u hayatta tutmak isterseniz; hüühed daha fazla geç olup kehlinde büyümeden hazırlayacağım bir kaç bitkinin karışımıyla onu bulunduğu yerden düşürebilirim."
"Bana bu fikri karşıma geçip nasıl olur da beyan edersin! Benim canımdan olan hüühedime kıymamı mı istersin!" Han, tüm öfkesini o an kusacaktı ki Otacı ondan önce lafa atlayıp durumu kendi lehine çevirdi. "D'eyersiniz ki seçiminiz hüühediniz ise ; doğum vaktinde Akar Katun'un kehlinden onu kendimiz çıkartırız. Ama beyan edeyim bu süreç Akar Katun için acılı olduğu kadar, ölümüne de sebep olacaktır. Şayet hüühedi kehliden çıkarmak için büyük bir kesik abak eder(lazım olmak). Hüühediniz anca böyle yaşar..."
Hülagü Han öylece kalmıştı durduğu yerde. Cevap veremiyordu, düşünemiyordu. Şayet ikisinden birisini seçmeyi aklı kabul etmiyordu. Öyle ki Otacı, Han'a seçim yapması gerektiğini söylediğinde sanki başka bir dilde konuşuyormuş gibi bakmıştı yüzüne. O derece uzaktı onun için seçim yapabilmek...