Anlaşma

1243 Kelimeler
Akar Üstüme zorla şu kıyafetleri giydirdikleri yetmiyor gibi bir de odaya kapattılar. Eh en azından o pis zindandan iyidir. Bir de yüzümdeki iz vardı tabii. Hayvan herif nasıl vurduysa izi geçmek bilmedi! Bıkkınlıkla odanın penceresinden dışarıya baktım. Er'imin otağı dahil diğer çadırları görebiliyordum. Onu çok özledim. Dokunuşunu, bakışını, gülüşünü... Ne zaman biterdi ki bu ayrılık?.. Yaşla buğulanan gözlerim görüşünü kaybetmeye başlarken biriken yaşları elimin tersiyle sildim. Elbet alır beni buradan. Er'im bırakmaz ki beni. Özlemle pencereye diktiğim bakışlarım surların açılan kapısıyla şaşkın bir hal almıştı. Neler oluyordu? En önde Er'im arkasında da binlerce nöker şehrin içine öylece girdiler. Ben olanları dikkatle izlerken odanın içine bir görevli girdi. "Hadi gidiyoruz." "Dokunma bana!" kolumdan tutmaya çalıştığı elinden kurtulup ona belki de en huysuz bakışlarımı yolluyordum. "Kalk be Hatun, teslim edileceksin işte!" "Sen kime Hatun diy-.." Bir dakika teslim etmek mi demişti o? "Ben gidiyor muyum? Er'ime mi gidiyorum?" emin olmak için sorduğum bu aptalca soruya adam onaylar şekilde cevap verip tekrardan kalkmamı söylemişti. Ağzımdan kaçan ufak bir kahkahayla yerimden fırladığım gibi kapıya koştum. Lakin yolu bilmediğim kafama dank edince odanın içinde hızıma yetişemeyen adamın kolundan tutup oda dışına sürdüm. "Hadisene be adam amma yavaşsın, yolu gösteresin artık!" Benim bu keskin virajlı davranış dönüşümle afallamış olsa gerek adımlarını hızlandırıp beni bu lanet yerden Er'imin yanına gitmem için ilerletti. Bir kaç dakikalık hızlı tempolu yürüyüş sonrasında kalenin dışına açık şehre ulaşmış ve Er'imin at üstünde bana endişeyle bakan gözlerini görmüştüm. Yanımdaki adamdan kurtulup ona doğru koştum. O da atından seri bir şekilde indiğinde sonunda ona kavuşmuş, kollarımı direkt beline sarmıştım. Er'im de sarıldığım bedeninde beni sıkıca sarmalayıp saçlarımı usulca okşadı. Ardından eli yüzümü yoklamak için gittiğinde dokunuşları adamın vurduğu yere denk gelmesiyle ağzımdan acı dolu bir inilti çıktı. "Seni bu hale nasıl soqarlar?" Ben onun tepkisini umursamadan başımı tekrardan göğsüne gömdüm. O kadar özlemiştim ki onu... Kavuşmanın verdiği rahatlamayla gözyaşlarım akmaya başladığında sesim titrek çıkmıştı. "S-sensiz pek korktum Er'im.." Bir eliyle çenemden tutup eğdiğim bakışlarımı kendisine çevirdi. Yüzünde ise oldukça ciddi bir ifade vardı. "Seni bırakır mıyım sanarsın bu fasıkların eline?" Ardından bakışları yumuşamış şefkatle yüzüme bakmıştı. "Hele sen ilk başta otağı'mda bir otacıya görün. Seni böyle görmeye dayanamam." alnıma herkesin içinde olduğumuzu umursamadan tatlı bir öpücük kondurdu. Daha sonra beni o çok sevdiği atına bindirip otağıya gitmem için yolladı. "Ben tez vakitte yanındayım Hüreyre'm." demeyi de unutmamış yanımdaki bir kaç kişiyle surlardan yaklaşık iki yüz metre ilerideki otağıya doğru yola düşmüştük . ______________________________________ Emevi surları içi Halife giden kişilere baktı lakin Hülagü Han ile diğer binlerce nöker duruyor ve şehir içinde bekliyorlardı. "Kan dökmeyeceğinize Tanrı'nı şahit gösterdin Hülagü Han." Han, karşısında bakışlarını bile sunmaya korkan Halifeye baktı. "Elbet o andım hala geçerlidir." "O zaman ne diye durursunuz burada, siz de gidin zevcenizi de aldınız. Daha ne istersin?" halifenin sesi oldukça endişeliydi, bir şeylerin ters gitmesinden oldukça korkuyordu. "Elbet aldım lakin beri'mi bulduğum vaziyet hiç hoşuma gitmedi." sesi oldukça tek düze çıkarken kimse onun ne düşündüğünü kestiremiyordu. "Yarayı kast edersiniz bilirim elbet ama yeminimdir ki bu işle alakam yoktur. Benden habersiz gerçekleşen bir olaydır." Han, bir elini samimi davranır gibi halifenin omzuna attı ve sıkıca kavradı. Öyle ki Halife utanmasa ağzından acı dolu ufak bir inilti kaçıracaktı. "Daha kendi nökerlerinden haberi olmayan ve kontrol edemeyen bir hükümdar bana gelmiş gem vuramadığım öfkemi kontrol etmeye çalışır. Hem de beri'me pusu kurarak." Korkudan sesini çıkaramayan Halife karşısında Han bıkkınlıkla bakışlarını ondan çekip arkada şehrin içinde ellerindeki kazmalarla bekleyen nökerlerine döndü. "Heryere derin çukurlar ve hendekler açın! Hade tez başlayın!" Han'larının emriyle altlarından inip insanları es geçerek şehrin her bir yanında pozisyon aldılar ve kazma işlemine başladılar. Halife, "Nedir bunda amacın Hülagü Han? Bana sözün vardır unutma." Han, ciddiyetini bozmadan cevap verdi. "Bir kere ben senden önce Ulu Gök Tengri'ye and içtim. Benden kimse kılıcını qana bulamayacak. Bundan yana endişen olmasın." Ardından Han, acıktığını belli eden alaycı bir tavırla Mervan'a döndü. "Bu kazının sebebini elbet öğreneceksin lakin uzun yoldan geldik. Şunun şurasında ne diyordunuz siz?.." Bir süre düşünür gibi yaptı. "Doğru, Tanrı misafiri... Hele bir sofra kurdurt da taam edelim, dinlenelim." "Zıkkım ye..." diye arkadan sadrazamın kısık çıkan sesi duyuldu. Bunun üzerine Han'ın yanında bekleyen Ünen bir hiddetle sadrazamın yakasına yapışmıştı ki onu durduran yine Hülagü'nün kendisi oldu. Han bu sefer bakışlarını ona çevirdi. "Eğer haddi aşan bir kavim olup, Türkleri, Moğolları katledip ; beri'mi alıkoymasaydınız Tanrı'nız beni size göndermezdi." sadramaza gitmesi için işaret etti. "Hayde imdi birşeyler hazırlayadur." Daha fazla itiraz edip direnmeden giden sadrazam, görevi olmasa bile, mutfakla ilgilenmiş sofra hazırlıklarıyla bizzat alakadar olmuştu. O günün ardından Hülagü Han ile Ünen ve sadrazam, Halife olmak üzere hazırlanan sofrada dört kişi iki ülkenin ilişkileri hakkında konuşmuş ve yemekleri yemişlerdi. Bazenleri de saray dışından gelen garip sesler işitilmişti lakin uzun sürmeyen bu sesleri kimse önemsememiş sadece konuşmalarına odaklanmıştı. Halifeyi merak ettiren asıl şey Han'ın konuşma sırasında kendisi için bir sürpriz hazırladığını belirtmesiydi. Gün bitmiş yeni bir gün doğarken Halifenin artık hediyeyle ilgili telaşı iyice artmıştı. Bu merakı çok sürmemiş sadrazamıyla beraber sonunda saray dışına çıkmış kendisi için hazırlanan hediyeyi öğrenmek için Han'ın elini koyduğu yerde durmuştu. "İşte ihdam budur." dedi Han önündeki kazılmış derince çukuru işaret ederken. Halife şaşkın bakışlar altında bir çukura bir de etrafına bakmıştı. Dün açılan tüm hendek ve çukurlar kapatılmış üstünde de Han'ın atlı nökerleri rahat bir edayla geziyordu. Lakin ilginç bir şekilde göremediği tek şey kendi halkıydı. Öyle ki etrafta atların yere vurduğu toynaklar harici tek bir ses dahi duyulmuyordu. Han da Halife'nin bu meraklı bakışlarının sebebini anlamıştı. "Onları işitmen için yere yakın olman gerek." dedi yüzündeki alaycı ama bir o kadar da ciddi tavırla. Sadrazam ve Halife birbirine ilk başta anlamaz tavırlarla baksa da durumu ilk kavrayan Sadrazam olmuştu. Yere hızla eğilip toprağı dinlemeye başladı. O an yerin altından uğultulu, boğuk ve oldukça ürpertici sesler duyuldu. "Hepsi burada.." dedi sesi titrerken. Halife de vakit kaybetmeden sadrazam gibi eğilip kulağını toprağa dayadı. O da duyduğu bu korkunç yakarışlar ile sinirle yerinden doğruldu. "Kimseyi öldürmeyeceğini söylemiştin!" "Ben qan akıtmayacağıma and içtim. Verdiğim sözde de durdum." arkadaki nökerlere işaret verdi Han. Emri alan askerler de Halife ve sadrazamı sıkıca beklemedikleri bir anda tutup kalın urganlarla bağladılar. "Kimse bana Hülagü Han sözünü tutmadı deyemez. Atın onları. " son emrini verdikten sonra nökerler halkı yaptıkları gibi onları da toprağın içine atıp üstlerine tahta yerleştirdi ve toprağı tepelerine yığınlar halinde atmaya başladı. Halifenin son sözleriyse Hülagü'ye hakaretler yağdırmak olmuştu. O an elini nökerlerine durmaları için kaldırdı. Halife, "Elbet bitikçiler(yazıcı) senin nasıl bir zalim olduğunu yazacaklar Hülagü Han denen kafir!" Han ise oldukça sakindi. "Öldürmek iyi miydi?" bu soruya Halife anlamaz şekilde baktı bir süre. Cevap veremeyen Halife yerine yine Han devam etmek zorunda kalmıştı. "İyi olmasa elbet öldürmezdiniz. Bebeleri, sıbyanları kesmezdiniz. 'Türklerin katli caizdir.' deye fetvalar vermezdiniz. E şimdi hoşlandığınız bir şeyin size yapılması da caiz değil midir? Kendinize iğneyi sokmadan başkasına çuvaldızı sokmamalıydınız. Madam ki bir halt eylediniz, siz de çuvaldızın nasıl can yaktığını bileceksiniz. " Han tekrardan toprakla örtmeleri için nökerlerine emir verdi. "Bilirim ki elbet bitikçiler bir gün benim nasıl bir zalim olduğumu yazacaklar ve ayıplayacaklar. Lakin onlar o kuru kamışı mürekkebe daldırıp akıllarına geleni yazıp çizenlerin ettikleri, dört yüz bin baldırı çıplak soydaşlarım Moğol ve akalarım Türklerin katledilişi kadar yakmaz canımı. Benim tarihte yanmış Moğol obalarım, kazığa vurulmuş Türk Katunları, duvarlara mıhlanmış çocuklar önünde ciğerimin nasıl yandığını bir sezseler biraz insaf ederler, beni kötülemezlerdi. " Ünen, Han'ın ettiği sözler karşısında yas tutarcasına sağ elini bağrına koydu. Ardından Hülagü Han halifenin gömüldüğü yerden uzaklaştı. "İşiniz bitince, eb'lerden (ev) sawkatları toplayın. Yakıp yıkmayın. Sadece toplayın." lafını bitiren Han nökerlerden aldığı bir atın üstüne atlayıp kendi otağına doğru ilerledi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE