Evden çıktığımızda kapıya son kez baktım sonra Serap’a dönüp,
“Aldınız mı?” dedim. Başını sallayıp onayladı. Pembe çantasının fermuarını çekip içini gösterdi. Gözlerim parladı. “Eve gittiğimizde bakarız. Şimdi, ikinci durağımıza gidiyoruz.” Çantasını kapatıp,
“Ayrıca Nevena’nın numarasını aldım. Onu da mutlaka işin içine katmalıymışız,” dedi hararetle. Bu kadarcık aksiyon, onu bu hâle getirdiyse… Geldiğimiz yerden gitmeye başladık. “Bence oldukça hoş biri…” Başparmağıyla onayladığını işaret edip, “Ona güvenebileceğimizi düşünüyorum,” dedi. Bu kız, maraz tiplerden mi hoşlanıyordu. Nevena’yı kıskanmaya başlamıştım. Ailemi çalmış olması yetmiyormuş gibi şimdi de Serap’ın ilgisini de çalmak üzereydi. Ona inanamadığımı gösterir gibi dudaklarımı büktüm.
“Onu her şeye katmayı düşünmüyorum. Ayrıca senin gibi ciciş biri…” Başparmağımı orta ile yüzük parmağımın üstüne koyup şeytan boynuzu işareti yaptım. “… Öyle bir kızı nasıl beğenir?” omuz silkerek cevap vermeyi reddetti. Sonraki adrese doğru yollandığımızda yeni büründüğümüz rahat havamız yavaş yavaş yerini gerginliğe bıraktı. Sancaktepe’de indiğimizde üzerimizdeki gerginlik daha da arttı.
Neyle karşılaşacağımızı bilmediğimizden temkinli olmaya karar verdik. Önce dışarıdan izleyecek, birilerine soracaktık. Sonra mümkün olursa eve girecektik. Ancak vardığımız yeri görünce ürperdim. Terkedilmiş bir binaydı. Serap, bana bakarak,
“Ne yapacağız? İçeri girmek tehlikeli olur mu sence?” dedi. Parmaklarını çantasının koluna kenetlemişti. Ne yapacağımı bilemedim. Binaya bakarken iç geçirdim.
“Önce birine soralım. Sonra bakarız.” Yoldan geçen bir amca görünce Serap, vakit kaybetmeden ona doğru yürüdü. Peşinden gitmeye karar verdim.
“Amcacığım, bir bakar mısınız?” amca durup dönünce bizi şöyle bir süzdü. Gördüğü görüntüyü beğenmiş olacak ki yüzü yumuşadı. Serap, binayı göstererek, “Amcacığım bu binanın sahibini tanıyor musunuz?” dedi. En sevimli gülümsemesini kullanınca amca da tebessüm edip,
“Evet, yavrum. Tanıyorum ama onlar yıllar önce Almanya’ya göç ettiler. Eve genelde akşam kimsesizler gelir uyumaya…” bizi merakla süzüp, “…siz ne yapacaktınız ki onları?” diye devam etti. Bunu hiç düşünmemiştik. Bir şey bulması için Serap’a baktım. O bir şey bulurdu. Serap, benden daha rahat davranarak,
“Bina ile ilgileniyorduk da. Ben iç mimarlık okuyorum. Bir tür tatil ödevi gibi bir şey…” Binayı göstererek, “Böyle yıkık binaları inceliyorum,” dedi. Bu kız tek ayaküstünde kırk yalan söyleyebilirdi. Amca inanmış gibi görününce Serap, “İçeri girmek istiyordum izin almam mümkün mü diye soracaktım.” Amca hevesli bir şekilde başını salladı.
“Sahibi burada yok. Girseniz kimse bir şey demez ama dikkat edin. Cam kırıkları falan vardır…” Gözlerini kocaman açıp, “Bağımlılar vardır, aman dikkat kızım! Allah muhafaza…” Çok şekerdi. Teşekkür edip ayrıldığımızda binaya girmeye karar verdik. Ben içeri girecektim, Serap da beni dışarıda bekleyecekti. İstemeye istemeye kabul etti.
Ev iki katlı eski bir yapıya sahipti. Demek istediğim, en az elli yıllık bir geçmişi vardı. Belki de daha eskidir. İçinde duvarla bitişik taş bir ocak vardı. Serap olsa, bunun kaç yıllık olduğunu anlardı. Evin içini dolaşmaya başladım ama ev birkaç kırık mobilya dışında boştu. Yerler, cam kırıkları, kirli, yıpranmış giysiler, üstünde ne olduğunu anlayamadığım poşetlerle doluydu. Ahşap döşemeler, şişmiş, yer yer kaldırılmıştı. Duvarlar, kirden kahverengi ile sarı lekelerle doluydu. Tiksindim.
Çıkmak için alt kata inecekken evde birinin varlığını sezdim. Tamamen içgüdü idi. Ensemdeki tüylerim diken diken oldu, tehlike sezinledim. Bu evden çıkmam gerekiyordu. Merdivenin tırabzanından destek alarak inmeye çalıştım ama olmadı. Duvara çarpmışım gibi kalçamın üzerine düştüm. Hızla yerimden doğrularak etrafıma baktım en ufak bir değişiklik yoktu. Korkuyla tekrar denedim. Yer ayağımın altından kaymış gibi sarsıldım. Düşmemek için kolumu havada döndürerek kendimi geriye attım, bir çıkarı yoktu. Merdivenlerden uzaklaşıp elimden geldiğince soğukkanlı davranmaya çalıştım. Sesimden korkunun anlaşılmamasını umarak,
“Bekliyorum! Her kimsen seni bekliyorum,” dedim. Tuvalet olduğunu düşündüğüm karanlık odaya baktım. Karanlıktan bir çift el yükseldi. Küçük, kirli eller. Gittikçe yükseldi, kapı kirişlerine tutundu. Ardından bir sürü göz ortaya çıktı. Farklı renklerden, bedenime korku salan türden, tüylerim ürperdi... Birden kendimi farklı bir yerde bulunca keşke bu eve hiç girmeseydim diye düşündüm. Hani bazen gözünüzü kapatıp elinizle ovuşturduğunuzda bir renk cümbüşü ve dalgalanan geometrik şekillerle karşılaşırdınız ya öyle bir şeydi. Sizi bilmem ama ben görürdüm ve karanlıkta kaldığım için şu an kendimi çok çaresiz hissediyordum. Karşımdaki çok güçlüydü hissediyordum. Bu sefer bir çıkışım yoktu.
Delirecektim, endişe her yerimi sarıp sarmalarken buradan nasıl çıkacağımı bilmiyordum. Direndim, kendimi eski evde olduğuma ikna etmeye çalışıyordum. O her kimse beynimle oynuyordu, o kadar. Onu kafamdan atmaya çalıştım, olmadı. Daha çok girdiğini hissettim. Beynimin içinde bir el vardı da onunla oynuyor, avucunda eziyor gibi hissediyordum. Zihnen yıpratıcıydı.
Karanlık yavaşça çekilerek yerini aydınlığa bırakınca başka bir yere çekildiğimi hissettim, kumsaldaydım. Buraya daha önce geldiğimi sanmıyordum, tanımadığım bir yerdi. Etrafı incelediğimde deniz, kum ve yeşil bir tepeden başka hiçbir şey görmedim. Ta ki Baha, sudan çıkana kadar…
“Hadi gelsene su ılık!” diye seslendi. Oradaki benin gülümsediğini hissettim. Başını sallarken kontrolün bende olmadığını anladım. Sanki bunu yaşayan bendim ama değildim. Vücudunu kontrol edememek gibi bir şey ama çok daha farklı… Tarifi mümkün değil.
“Hayır, ıslanmamalıyım,” dediğimde Baha, sudan çıkıp bana doğru gelmeye başladı. Sular saçlarından yanaklarına akıyor, oradan çenesine doğru süzülüyordu. Daha önce onu üstsüz görmediğim için nefesim kesildi. Yani izleyen benin, çünkü diğer ben oldukça alışkın görünüyordu. Yine de onun da etkilendiği aşikârdı.
Baha, yanıma geldiğinde ellerimi avucuna aldı. Parmak boğumlarımı tek tek öperken gözlerimin içine bakıyordu. Gözlerine baktığımda renklerinde boğuldum beni içine çekiyordu. Hayır, gerçekten çekiyordu, amacım mübalağa yapmak değil, çünkü her yer koyu yeşile bürünüp açık kahverengiye doğru giderken kendimi yine başka bir yerde buldum. Etrafım pembe çitlerle sarılıydı, uzanıyordum. Altımdaki yastık çok yumuşaktı ama bezim ıslanmıştı. Bez mi?
Çok rahatsız edici bir durumdu. Altımda bez vardı, çocuk bezi, ağlıyordum. Sonra annemi gördüm, telaşlıydı. Elindeki temiz bezi koltuğa bırakıp bana yaklaştı. Beni kollarının arasına alırken sakinleştirici sözler fısıldıyordu.
“Tamam, tamam bak buradayım. Hemen halledeceğim.” Sesinin verdiği rahatlama inanılmazdı. Sesim kesildi ama huysuz bir şekilde kollarımı bacaklarımı sallıyordum. Beni koltuğa, temiz bir örtünün üzerine yerleştirdikten sonra pijamamı çıkardı. İşinin ehli gibi görünüyordu. Saçlarını ensesinde toplamıştı, dağınık görünüyordu. Kıyafetinde kurumuş yemek lekeleri vardı. Ne olduğunu anlayamadım ama hemen göğsünün üzerindeki leke, kurumuş domates sosuna benziyordu.
Beni soymayı bitirdiğinde dikkatli bir şekilde bezi çıkarmaya çalıştı ama bez tenime yapışmıştı. Pişik olmuştum ve sanırım derim beze yapışıktı. Dikkatlice tenimi bezden ayırmaya çalıştı ama canım yanıyordu, hem de feci şekilde. Ağladım, kulakları sağır edecek bir şekilde.
Annem beni sakinleştirmeye çalışıyor, başaramıyordu. Beni kollarını almaya çalıştığında onu tüm gücümle ittim. Nasıl oldu bilmiyordum ama annemden büyük bir çatırtı geldi. Bileğini kırmıştım, acıyla haykırıp geriye kaçtı. Görüş açımdan çıkmıştı ama bir şeylere çarpıp düşürdüğünü duydum. Annemin yere yığıldığını hissettim. Sonra babamı duydum. Ağlamamı duymuş olmalıydı, çünkü evi inletiyordum. Annemi görünce yanına diz çöktü. Endişeliydi, her yerini incelediğinde bileğinin kırık olduğunu gördü. Gözleri kocaman oldu. Sonra beni kollarına alıp,
“Kontrollü ol bebeğim ne olur!” dediğinde yerdeki çerçeveyi gördüm, üçümüzün olduğu resimdi. Parçalanmıştı! Sonra etrafımdaki renkler değişmeye başladı. Bunu yapan her kimse, benimle oyun oynamayı sevmişti. Direnmek boşunaydı, direnmeyi bıraktığımda kendimi yine evimde buldum. Yerde delirttiğim adam duruyordu.
Kemiklerin çatırtısını duyduğumda o anı tekrar yaşadım. ‘Hayır, lütfen çıkar beni buradan!’ sesim çıkmıyordu. Sadece yaptığım işe odaklanmıştım. Parmağımla adamın yüzündeki kanı alıp ağzına koydum.
“Bak bakalım tadında ne var?” yeniden yaşıyordum, kırık kemikler, kan, çığlıklar, kahkahalar, her şeyi… Sonunda masanın altına girdiğimde adamın çığlıkları kulağımdaydı. Zihnim o kadar çok yorgundu ki direnmekten vazgeçmiştim. Şu an o her kimse onun kuklasıydım.
Vücudumun sıcakladığını hissettiğimde, zihnimdeki görüntüler de gitti. Bıçak gibi kesilmişti görüntüler. Ne olduğunu anlayamadım ama gerçekliğe döndüğümde küçük bir çocuğun, başımda dikildiğini gördüm. Kim olduğunu anlamak için gözlerimi kırpıştırmak yeterli oldu. Fotoğraftaki çocuktu. Duvardaki ateşi gördüğümde dikkatimi çocuktan alabilmiştim.
Ateş duvardan tavana doğru yükseliyor, pencerelerden dışarıya taşıyordu. Bina kül olacaktı. Yine mi zihnimdeydi diye düşünürken çocuğun bana endişeyle baktığını gördüm. Hayır, bunu o yapmıyordu, gerçekti.
Kendimi toparlamak adına ellerimden destek alıp ayağa kalkmaya çalıştım. Sendelediğimde çocuk bana yardım etti. Ona dayanırken merdivenlerinde ateş aldığını gördüm. Tek çıkışım cayır cayır yanıyordu. Ateşin yakarken çıkardığı ses, kulaklarımda uğulduyordu…
Burada ölecektim hem de zihnimi oyuncakmış gibi kullanan bir çocukla. Ne yapacağımı düşünürken çocuk, eteklerime yapıştı. Onu kurtarmamı istiyordu herhalde. Bunu istemesem de yapacaktım, neticede o bir çocuktu. Hızlı hareket etmeliydim. Elinden tutup merdivenlere yöneldiğimde merdivenlerdeki ateş çok yükselmemişti ama bacaklarımı yaladığında vücudumda morluklardan sonra yanıkların da olacağını biliyordum. Çocuk merdivenlerde zınk diye durunca ayağım kayacakmış gibi oldu. Onu sarsıp,
“Buradan çıkmamız lazım, yanacağız!” dedim. Bağırarak konuşuyordum ateşin çıkardığı çıtırtılar sesimi bastırıyordu. Sonuna kendine geldiğinde bana sarıldı. Önce benimle oyna sonra sarıl! Baha’dan bir farkı yoktu bunun.
Merdivenlerden inmeyi başardığımda kapıyı bulmaya çalıştım. Tuhaftır burada ateş yukarıda olduğu kadar yoktu. Kapıya ulaşıp açtığımda avucumun içi yandı. Geri çekmeyip acıya katlandım. Nihayet kapıdan çıktığımızda temiz hava sersemlememe neden oldu. Ateş, henüz dışarıya taşmamıştı. Sadece pencereleri yalıyordu.
Biz çıktığımızda Serap, bize koştu. Bana sarıldığında çok korkmuş görünüyordu.
“Neler oldu orada?” Elimi omzuna koyarak nefeslendim. Çocuğu göstererek,
“Şimdi değil. Buradan ayrılıyoruz. Hemen!” dedim. Biz oradan ayrılırken sokaktan geçen birkaç kişi yangını fark edip telefonlarına sarılınca rahat bir nefes aldım. En azından kimse zarar görmeyecekti.
“Adın ne?” Ucuz atlatmıştık. Her gün yeni bir keşif ve heyecan yaşıyordum. Umarım bir gün bu tempoya ayak uydurabilirdim. Çünkü hayatım hep böyle geçecek gibi görünüyordu. Serap, çocukla ilgilenirken yüzüme bulaşan isi siliyordum. Küçük bir aynayla olacak gibi değildi ama beni gören insanları şaşkınlık içerisinde bırakmak istemiyordum. Bacaklarımdaki yanıklarsa su toplayacaktı. Ne hoş…
İşim bittiğinde çocuğa döndüm, dilini yutmuş gibiydi. Üstündeki kıyafetlere bakınca içim acıdı. Kısa mor tişörtü yırtıklarla doluydu. Pantolonu eskiydi ve çamur lekeleriyle doluydu. Serap, ona su uzatınca tereddüt etmeden alıp içti. Bitirdiğinde şişeyi tekrar uzattı.
“E… adın neydi?” dedim. Bana döndüğünde yüzüme hayranlıkla baktı. Neden bilmiyordum ama kendime çok yakın hissetmiştim. Gülümsedim. “Hadi, önce sana giyecek bir şey alalım sonra karnını doyuralım. Ondan sonra da bize kim olduğunu, hikâyeni anlatırsın, hı?” gülümsemesi yüzüne yayılırken başını salladı. Koyu kahverengi saçlarıyla bana, Baha’yı hatırlatıyordu. Onu özlemiştim. Baha’yı hatırlayınca aklıma zihnimle oynadığı an geldi. Kaşlarımı çatıp çocuğa baktım.
“Bana yaşattığın şeyler halüsinasyon muydu?” çocuk başını iki yana sallayınca ürperdim. Annemi, ben mi kaçırtmıştım ve Baha… Bu çocuk bana, neler yaşadığımı gösterebilirdi. Unuttuğum tüm şeyleri… Çocuğa bakınca aklıma bir şey daha takıldı. “Ateşi neden çıkardın? Ölebilirdik! Ayrıca o şeyi nasıl yaptın. Beni durdurmandan bahsediyorum.” Kızgın görünmemeye çalışıyordum ama sesim içimdeki kızgınlığı belli ediyordu. Çocuk tekrar başını sallayıp boğuk bir sesle,
“Seni durdurmadım. Öyle zannettin sadece. Yangını da ben yapmadım,” dediğinde aklımda tek bir soru vardı,
“Kim yaptı öyleyse?”