Hayatım, inanamayacağım şekilde yüksek dozda adrenalin içermeye başlamıştı ve ben, bu batağın içine bodoslama dalıyorum. Bazen tekerlekli sandalyemi özlemiş buluyorum kendimi. O zamanlar bir insanı delirtmemiş, öldürmemiştim. Hayat zor olsa da böyle tehlikeli değildi. Çocuk reyonundan erkek kıyafetlerini seçerken tam olarak aklımdan bunlar geçiyordu.
Bizim küçük, Serap ile birlikte küçük ama güvenli bir moteldeydi. Serap, muhtemelen onu şu an duşun altına sokmuş temizliyordu. Ben de burada durmuş içinde çocuk kıyafetleri olan 4-5 poşet taşıyordum. Yalan olmasın kendim için de sarı renkli pileli bir etek almıştım. Sonuçta babama alışverişe gideceğimi söylemiştim. Yalan söylememiş olmak içimi rahatlatıyordu ama çok değil.
Mağazadan çıktığımda kendimi anne gibi hissettim. Yani, yeni tanıştığım bir çocuk, beni neden bu kadar çok bağladığını hiç bilmiyorum. Bana yaptıkları korkutucuydu, kim olsa arkasını dönüp topuklarını vura vura uzaklaşırdı ama ben, onu korumak istiyordum. Sahiplenmek istiyordum.
Poşetlerden birini bileğime kaydırıp daha rahat etmeye çalıştım. Bunu yaparken çantam kolumdan kayıp düştü. Bıkkınlıkla tüm poşetleri bir elime geçirdim ve çantama uzandım. Çantamı alırken tenimde bir ürperti hissettim. Paranoyak olma yolunda ilerliyor muydum bilmiyorum ama etrafıma bakındığımda rüyamdaki aşığımı anımsatan birini gördüm sandım. Yani rüyamdakini hiçbir zaman tam olarak görmüş değildim, hoş benzettiğimi de görmüş değildim ama bilirsiniz, her şey üst üste gelince bu tip sorunlar yaşayabiliyordunuz.
Doğrulup tekrar çantamı koluma taktım. Poşetleri eşit bir şekilde dağıtıp etrafıma bakındım. Şüpheli bir durum yoktu. Yine de hepimizi sağlama almak adına olur olmadık yerlerden geçtim. Arada bir arkama bakıyor, kontrol ediyordum.
Sonunda motele geldiğimde resepsiyondaki kadın, bana gülümsedi. 30’lu yaşlarının sonunda görünüyordu. Karşılık verip küçük odamıza doğru yürüdüğümde bana arkadan baktığını biliyordum. Böyle küçük yerlerde merak normal karşılanırdı. Merdivenleri hızla çıktım. Tam çalacakken kapı birden açılıp bacaklarıma bir şey yapıştı.
Ne güzel karşılamaydı böyle! Bizim küçüğün bornozuyla beni karşılaması Serap’ı gülümsetti. Elimdeki poşetleri Serap’a verirken içeriye geçtik. Serap, poşetleri karıştırırken ben de küçüğe döndüm.
“E, anlat bakalım ismin ne?” bana bakarken gülümsemesi yavaş yavaş soldu. Başını önüne eğip ayaklarını salladı. O konuşmayınca Serap araya girdi.
“Bir ismi yokmuş. Kendini bilmiş bileli sokaklardaymış.” Bana daha fazla sorma dercesine kaşlarını oynattı. Başımı sallayarak onayladım. Serap, ellerinden tutarak onu banyoya yönlendirdi, “Gidip giyinelim, sonra konuşuruz,” derken sesi neşeli çıkıyordu.
Onları beklerken kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Hiçbir manzarası yoktu. Karşısındaki bina odanın aydınlık olmasını engelliyordu. Oda temizdi ama mobilyalar eski olduğundan ak pak görünmüyordu. Yine de eskiden kaldığı yerden daha iyi olduğu kesindi. Bir süre burada kalması gerekiyordu. Onu evime götüremezdim ya da Seraplara…
Banyodan çıktıklarında onları ayakta karşıladım. Bana, kendini beğendirmek istercesine etrafında dönünce gülümsedim.
“Çok yakışıklı görünüyorsun… Hım, bence sana bir isim verelim. Ne dersin?” çok konuşmuyordu ama devamlı gülümseyen bir çocuktu. Bu yüzden neşe anlamına gelen bir şeyler düşündüm. “Ferhan ya da Ferih nasıl?” Serap ellerini çırparak,
“Ferih olsun. Daha önce kimsede duymadım,” dedi. Ona baktığımda başıyla onayladığını görünce ben de tamam dercesine başımı salladım. Artık bir ismi vardı ve ismini ben koyduğum için daha çok sorumluluk hissettim.
Onu yalnız bırakmak istemiyordum ama mecburduk. O yüzden gitmeden önce kullanması için bir telefon aldık. Böylece istediğim zaman Ferih’e ulaşabilecektim. Karnı acıktığında yemesi için yiyecek bir şeyler bıraktık. Kimseye kapıyı açmamasını tembihleyip gittiğimizde içim hiç rahat değildi.
Eve yaklaştığımızda üzerimdeki yorgunluğu atmak için sıcak duşun hayallerini kuruyordum. Güneş yakmıyordu artık ama bunaltıcıydı. Akşamüstü olmadan bir zaman dilimi olur ya 4-5 arası gibi o anı yaşıyorduk işte… Ayşen teyzenin evinin önünden geçerken gözlerim istem dışı yukarı kata kaydı. Baha’yı görmek istiyordum. Geçmişte bir ilişkimizin olduğunu kesin olarak bilmek daha önce söylediklerime pişman olmama neden oluyordu. Ancak şu an gerçekten buna hakkım var mıydı? Sonuçta bilmeden de olsa onu reddetmiş sayılırdım. Yine de onu görmek istiyordum…
Ayşen teyzenin evine yöneldiğimde Serap, beni takip etti. Kapıyı çalıp uzun bir süre açılmasını bekledik. Sonunda açıldığında bizi karşılayan Semih oldu. Bizi gördüğüne sevinmiş gibiydi. Daha doğrusu Serap’ı gördüğü için sevinmiş gibiydi. Çünkü şu an tamamen ona odaklanmış görünüyordu. Serap da onu görünce elini deli gibi salladı. Karşılığında Semih, ona kocaman gülümseyince yüzümü ekşittim, cilveleşiyorlardı! Daha fazla dayanamayacaktım. Semih’in yanından geçerken yüzüme bile bakmadı, hâlâ küstük demek. Öyle olsundu…
İçeriye geçtiğimde önce mutfağa daldım. Normalde Ayşen teyze bu saatlerde mutfakta yemek yapıyor olurdu ama mutfak bomboştu. Salona geçtim, orada da göremeyince Semih’e sorgularcasına kaşlarımı kaldırdım. Serap’a bakarak cevap verdiğinde sinirlerim tepeme çıktı.
“Babaannem, Alyalarda. Babası çağırdı. Baha ise odasında…” Ne zaman bitecekti bu tavır. Doğrusu sıkmaya başlamıştı. Hoş hak etmemiş değildim. Omuz silkip onları yalnız bırakmaya karar verdim. Yukarıya çıkarken umarım bu sefer yalnızdır diye düşündüm. Çünkü değilse gerçekten birileri elimde kalırdı. Bugünlük yaşadığım şok bana yeterdi.
Çok şükür ki yalnızdı. Elinde telefonu ile yatakta uzanıyordu. Birileri ile yazıştığı belliydi, ister istemez o kız mı acaba diye düşündüm. Beni fark etmeyişi içimdeki kıskançlığın yükselmesine neden oldu. Ben, onun için geliyordum oysa telefonla dıt dıt mesajlaşıyordu. O kızı bulunca var ya… Daha fazla dayanamayıp boğazımı temizledim. Başını kaldırdığında beni gördü. Hemen doğrularak toparlandı. Ayaklarını yataktan sarkıtıp bana gülümsedi. Evet, bana gülümsedi! Duydun mu telefondaki? Elini yatağa vurup oturmamı işaret edince gidip oturdum. Beni baştan aşağıya süzerken kaşlarını çattı.
“Bacağına ne oldu?” bacaklarıma bakınca yanıkları gördüm. Onları unutmuştum. Elim, istemsizce bacağıma yöneldi.
“Ferih ile başımıza küçük bir kaza geldi.” Kaşlarını daha çok çattı.
“Ferih kim?” Ah! Demek o yüzden soruyordu, biraz da sen kıvran tabii. Gülümsedim.
“Çok tatlı biridir. Umarım bir gün tanışırsınız.” Ellerini kavuşturup sıktığını gördüğümde içim ısındı. Hâlâ bir şeyler vardı demek. Hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı. Odadan çıktığında söylediklerimden dolayı pişman oldum. Kıskandırmak senin neyine Alya! Geri tepmişti demek ki. Tam ayağa kalkıp gitmeye karar vermişken Baha, elinde kremle geri döndü.
Önümde eğilip kremin kapağını açtı. Eline bir miktar krem alıp yaraların üzerine sürdüğünde önce irkildim. Her bir yanık bölgesiyle öyle ehemmiyetli bir şekilde ilgilendi ki kim olsa erirdi. Ben mi? Biliyorsunuz zaten. Yüksek derecede ısıtılmış tencere atılan tereyağı gibiydim. İşini bitirdiğinde başını kaldırıp,
“Ferih dediğin her kimse, keşke seni bir hastaneye götürseydi…” bacağımı göstererek, “…Yanan yerler su toplayacak, muhtemelen birkaç güne derisi de kalkar,” dedi. Sesi mutsuz olduğunu söylüyordu. Onu biraz daha kıvrandırmak istedim ama yapamazdım. Yanlış düşünüp daha fazla üzülmesini istemedim.
“Ferih bunu düşünemeyecek kadar küçük.” Ferih, aklıma geldiğinde acaba onda da böyle yanıklar var mıydı diye düşündüm. Eğer öyleyse şu an acı çekiyor olmalıydı. Benden kötü bir ebeveyn olurdu. Baha’nın rahatladığını gördüm. Tekrar yanıma oturduğunda ayaklarımı yatağa alıp başımı Baha’nın kucağına bıraktım. Yapmamalıydım ama biliyordum ya, bundan kaçmak istemiyordum.
Hiçbir şey söylemedi, sormadı, konuşmadık. Ona yakın olmak rahatlatıcıydı. Yaşadığı gerginliğin yavaş yavaş azaldığını hissettim. Ellerini saçlarımda gezdirdiğinde aklıma sahildeki anımız geldi. Bahaya dair sahip olduğum tek anı…
***
Gözlerimi açtığımda odaya güneşin batacağını gösteren kızıllıklar dolmuştu. Başımı, Baha’nın kucağından kaldırdığımda onunda yan uzanıp uyumuş olduğunu gördüm. Kendimi yukarıya, yanına çektim. Çok güzel uyuyordu. Kirpiklerinin gölgesi, yüzüne düşmüş, ağır ağır nefes alıp veriyordu. Elimi yüzüne götürdüğümde kontrol bende değildi. Ben böyle düşüncesizlikler etmezdim. Eğilip yanağına ufak bir öpücük kondurduğumda ise içime başka birinin kaçtığını söyleyebilirdim. Yürek yemiş birinin…
Uyanmasından korkup geri çekildim. Tam o anda gelen mesaj sesi başımı komodine çevirmeme neden oldu. Yapmamalıydım ama ayaklarımı yataktan aşağıya sarkıtıp komodine doğru gittim. Baha’nın uyanmadığından emin olmak için baktığımda göğsü inip kalkıyordu. Kendime verdiğim cesaretle telefona dokundum. Son gelen mesaj görülebiliyordu. Okuduğumda başımdan kaynar su dökülmüş kadar oldum. Kızın ismi, Hira idi ve o da ondan çok hoşlanmıştı…
Son zamanlarda çok ağlar olmuştum. Aslına bakarsanız ben normalde bu kadar çok ağlamazdım. En sevdiğim ayımın sökülmüş olduğunu gördüğümde bile ağlamamıştım. Çünkü daha sonra onu alıp tamir edebilmiştim ama şimdi tamir edilemeyecek bir parçam dağılmıştı, kalbim. Bir sene içerisinde çok kolay bir şekilde unutulmuştum. Gözyaşlarım çenemden düşüp ayaklarımı ıslattığında elimin tersiyle yüzümü sildim. Telefonu alıp Baha’nın başucuna koydum. Arkamı dönüp odadan çıktığımda bir daha başka anı istemediğime karar verdim.
Hızla aşağıya indim. Serap ile Semih oturmuş bir şey konuşuyorlardı. Serap, beni görünce aniden ayağa kalktı.
“Ne oldu?” elimi şimdi olmaz dercesine salladım. Hole çıkıp ayakkabılarımı giymeye çalıştım ama topuğu kayınca ayağımı burktum. Acıyla inledim. Kayışlarını bağlamadan ayaklarıma geçirip çantamı da koluma aldım. Serap’ın Semih ile vedalaştığını duydum. Peşimden koşarken endişeyle durmamı söylüyordu. Evin kapısına geldiğimde Serap’a dönüp,
“Yarın görüşürüz,” dedim. Kapı ile arama geçti.
“Hayır. Bana ne olduğunu anlatacaksın! Yukarıya çıktığında gayet iyi görünüyordun.” Gitmeyecekti, ben de daha fazla zorlamadım.
“Bugün bizde kalır mısın?” dediğimde sesim çatladı. Bana sarılınca başımı omzuna gömdüm. Birazdan içeriye gireceğim için hemen kendimi toplayıp zili çaldım. Kapıyı bir konfeti yağmuru açtı. Gerçekten öyle, yüzüme doğru hem de! Gözlerimi kırpıştırıp ne olduğunu anlamaya çalıştım. Babam kapıdan görünüp,
“Tebrikler kızım sınavdan 78 almışsın!” bunu unutmuştum. Öyle çok şey yaşanmıştı ki tek hayalim dediğim şeyi unutmuştum. Beni öyle bir kucakladı ki o an buna ne kadar çok ihtiyaç duyduğumu anladım. Vakit kaybetmeden beni de Serap’ı da içeri aldı. Salona geçtiğimizde bizi çilingir sofrası karşıladı. Hep en sevdiğim yemekler vardı. Ayşen teyze, yemeklerde babama yardımcı olmuştu. Beni sevgiye boğup şımarttılar. Onlara yeteri kadar teşekkür edemeyeceğimi biliyorum.
Ayşen teyze yemeğe kalmadı. Erkek çocukları evde yalnız olmamalıydı. Pişirdiklerinden biraz alarak eve gitti. Babamsa bizimle birlikte yemek yiyip Ahmet ağabeye gideceğini söyledi. İyi de olmuştu çünkü şu an hiç mutluymuş rolü yapmak istemiyordum. Üzerimize pijamalarımızı giyip odama geçtik. Henüz tadilat bitmemişti ama banyonun kapısını kapattığımda rahatsızlık vermiyordu. Önümüze abur cuburları yığıp telefondan müzik açtık. Kendimizce âlem yapıyorduk. Daha büyük bir âleme babam izin vermezdi. Ağzıma bir kraker attığımda dudaklarımın arasından bir hıçkırık kaçtı. Serap, bana bakıp iç geçirdi.
“Hadi anlat!” demesiyle kendimi bıraktım. Bir yandan olanları anlatıyor bir yandan da ağlıyordum. Serap, beni can kulağıyla dinlerken eline aldığı mendille gözyaşlarımı siliyordu. Bitirdiğimde hâlâ ağlıyordum.
“Ah canım! Çok üzgünüm…” çenemden akan yaşlarımı mendille silip devam etti. “Ne yapalım biliyor musun? O Baha’yı var ya uyurken kaşlarına ağda yapıştıralım!” Güldüm, iki durumu aynı anda yaşıyordum. Hem gözlerimden yaşlar boşalıyor hem de gülmekten karnıma ağrılar giriyordu. İyi fikirdi doğrusu böylelikle evden çıkmazdı. Ben gülerken o ciddi ciddi devam etti. “Vallahi bak! Bu gece yapabiliriz hatta. Semih, bize kapıyı açar, tabii ona yalan söylemek zorundayız…” Son sözlerini söylerken somurtuyordu. Çok tatlıydı. Konuşmayı başardığımda daha iyiydim.
“Hayır, gerek yok.” Gözlerimi silip, “Bunu da atlatırım,” dedim. Başımı ellerinin arasına alıp kendine çekti. Tam o anda olmayacak bir şarkı çalınca tekrar gözyaşlarıma boğuldum. Kalben’in Çorap şarkısı…
Aç değil açık değilim
Kaçığım çorap gibi kış gününde
Ufaldım ezildim
Öldüm de dirildim ah önünde
Neden istiyorsun uzaklara gitmemi
Neden götürmedin bir çay bahçesine
…
Serap bunun bu şekilde olmayacağını anladığında şarkıyı kapattı. Bir süre sonra uyumaya karar verdik. Uyumadan önce Ferih’i arayıp iyi olduğundan emin olduk. Keşke yanımızda olsaydı. Ona, bu kadar çok bağlanmış olmam tuhaftı. Acaba yanımda kalmasının bir yolu var mıydı?