14. Bölüm

2097 Kelimeler
Sabah uyandığımda terden yapış yapış olmuştum. Serap, bana sokulduğu için nefes almakta bile zorlanıyordum. Kendimi ondan kurtarmaya çalıştım. Bacaklarını bana doladığı için biraz zor oldu ama başardığımda Serap mızmızlanıp diğer tarafa döndü. Odamdan çıkmadan önce duş için havlularımı, sonrasında giymek için temiz kıyafetlerimi aldım.   Ev çok sakindi. Saate bakınca 10’a yaklaştığını gördüm. Babam bu saate kadar uyumazdı. Banyoya gitmeden odasının kapısına gittim. Önce kulağımı kapıya yapıştırarak orada olup olmadığını anlamaya çalıştım. Bir şey duymayınca kapıyı tıkladım. Ses yoktu, rahatsız da etmek istemezdim ama bu saate kadar uyumakta ona göre değildi. Kapıyı yavaşça açtığımda odanın boş olduğunu gördüm. Eve gelmemiş miydi? Geç uyanmayan bir babanız varsa eve gelmemiş olması, paniklemenize sebep olurdu. Hele ki başıma onca şey geldikten sonra…  Odama dönüp telefonu aldım. Serap hâlâ uyuyordu, bu yüzden salona gidip babamı aradım, açmadı! İyice panikler hale geldim. Dünü hatırlamaya çalıştım, Ahmet ağabeye gideceğini söylemişti. Hemen onun telefonunu bulup aradım. İkinci çalışta açtı.  “Alya! Merhaba, nasılsın?”  “Merhaba Ahmet ağabey, iyiyim teşekkürler…” her şeye rağmen kibarlığı elden bırakmayarak, “Sen nasılsın?” dedim.  “Teşekkür ederim canım. Son zamanlarda çok yoğunum. Birkaç hastane ile görüştüm, muayenehanemde sabahlamak zorunda kaldım. Baban nasıl?” babam, onun yanında değildi. Hiç gitmemişti, başka bir yalan daha! Belli etmemem gerekiyordu. Ahmet ağabeyin, babamın yalanını bilmesine gerek yoktu. Kendimi toparlayıp,  “İyi o da Ahmet ağabey ne olsun işler güçler…” bir şey uydurmam gerekiyordu. “Sana teşekkür etmek için aradım. Bunca zamandır kahrımı çektin. Yanına gelmeyi umuyordum ama şu aralar pek fırsatım olmuyor,” diye bir şeyler uydurdum. Telefonun diğer ucundan gülümsediğini hissettim.  “Ne demek canım, vazifemiz biliyorsun. Mutlaka gel seni ayakta görmeyi çok isterim, hım… Alya şimdi bir hastam var, kusuruma bakmazsan onunla ilgilenmem gerek. Sesini duyduğum için gerçekten mutlu oldum. Allahaısmarladık…”  Telefonu kapattığımda sinirden köpürüyordum. Hâlâ yalan söylüyordu bana. Şeytan diyor ki hepsini suratına çarpıver ama şeytan diyordu bunu. Banyoya dönüp sakinleşmek için uzun bir süre suyun altında kaldım. Su o kadar sıcaktı ki çıktığımda sıcak tütüyordum. Salona geçtiğimde babamın hâlâ evde olmadığını anladım. Endişelenmeye başladım, başına bir şey gelmiş olmasın? Telefonu tekrar elime alıp onu aradım, cevap vermiyordu. Birinden yardım istemeliydim başına kötü bir şey gelmiş olabilirdi.   Kimi arayacağımı bilemedim. Tam odama gidip Serap’ı uyandıracakken kapının açılma sesini duydum. Hole koştum, babam gelmişti. Koşup kollarımı boynuna doladığımda şaşırdı.  “Hey! Günaydın.” Kollarımı çözmeden önce üstünde kadın parfümü kokusunu duyumsadım. Demek bu gecikmeyi bir kadına borçluyuz! Kollarımı çözerek göğsümde birleştirdim.  “Neredeydin? Seni ne kadar merak ettiğimden haberin var mı?” ayakkabılarını çıkarıp dolabın alt çekmecelerinden birine yerleştirdi. Doğrulurken yüzüme bakmıyordu.  “Ahmet ağabeyinle dalmışız.” Yalancı! Onu bozmak istedim, Ahmet ağabeyi aradığımı, dün onunla olmadığını yüzüne vurmak istedim ama saklamak istediği bir durum, belki de bir kadın vardı. Yemiş gibi davrandım. Sonra aklıma Ferih geldi sorsam mı sormasam mı diye kararsızlık içindeyken şu an suçluluk hissediyordur diye düşünmek işimi kolaylaştırdı. Fırsattan yararlanmak gerekir öyle değil mi? Bir cesaret kelimeler ağzımdan döküldü.   “Baba…” mutfağa giderken bana döndü, peşinden gittim. “…sana söylemek istediğim bir şey var.” O dolaptan soğuk su çıkarıp bir bardağa dökerken devam ettim. “Küçük bir çocuk var kimsesiz…” nasıl bir tepki verdiğini görmek için yüzüne baktım. Henüz normaldi, umarım hep öyle kalır çünkü söyleyeceklerime ters bir tepki vermesinden korkuyordum. “…onu sokakta buldum. Acaba onu eve getirsem…” sözü tamamlama işini babama bıraktım. Bıkkınlıkla iç geçirip,  “Olmaz, burası ne yetimhane ne de toplama kampı. Yardım etmeyi bu kadar çok istiyorsan bir polise başvur, onlar her şeyi halleder,” dedi. Korktuğum kadar sert bir giriş değildi. Üstelemek için yeterli cesaretim vardı.  “Hayır. Ben, onun yanımızda olmasını istiyorum…” en şirin yüz ifademi takınıp, “… Görsen o kadar sevimli bir çocuk ki…” babam, elini dur anlamında kaldırdı.  “Hayır, Alya küçük bir çocuğun sorumluluğunu alamam. Af buyur, bir hayvan beslemeyeceğiz! Bunun okulu var, giyimi, yemeği, bakımı…” havada bıraktığı eli avuçlarımın arasına alıp,  “Lütfen baba, hep küçük bir kardeşim olsun istedim, geniş bir ailem olsun...” başımı sallayarak, “…böyle de mutluyum inan ama evde küçük bir çocuğun varlığı ikimize de iyi gelir hı?” reddetmemesi için ekledim. “Gerekirse part-time çalışır masraflarını çıkarırım. Her şeyine ben koşarım ne olur!” daha önce hiçbir şey için bu kadar çok dil dökmemiştim. Babam, bunun farkındaydı. Yüzüme uzun uzun bakıp başıyla onayladı.  “Tamam, ama ters bir şey görürsem onu polise veririm ona göre. Ayrıca sen okulunu okuyacaksın, iş falan unut.” Bardağındaki suyu bitirip ayağa kalktı. “Bugün getir bakalım, tanışalım.” Ocağa çay koyduktan sonra bana döndü, “Adı ne?” gülümsemem tüm yüzüme yansırken cevap verdim.  “Ferih.”    Motele doğru giderken yüzümdeki gülümseme hâlâ yerinde duruyordu. Babamın, bunu kabul etmiş olması bana inanılmaz geliyordu. Gözlerimi kapayıp mutlulukla iç geçirdim. Yanımdan geçen insanlara gülücükler saçarken düne oranla kendimi daha iyi hissediyordum.   Motele vardığımda dünkü kadın girişi temizliyordu. Ona gülümseyip hızla odaya doğru gittim. Yine kapıyı çalmadan kendiliğinden açıldı. Ferih’e sarılmak için eğildiğimde yanağıma ıslak bir öpücük bıraktı.  “Hey! Islak öpüyorsun. Bunu düzeltmeliyiz.” İçeriye geçmeden elinden tutup dışarıya çıktık. Elimi tutarken oda yaşadığım heyecanı yaşıyordu. Belki bir başkası bu kadar yoğun hissetmeyebilirdi ama bizi bir şey çekiyor gibiydi. Önce onu tost yapan bir kafeye götürdüm. Karnını doyurmasını izlerken birçok şey öğrenmesi gerektiğini düşündüm. Önce bir okul tabii ki ama yemek yerken dikkat etmesi gereken birçok şey vardı. Şu an tostu yerken ketçabı ellerine bulaştırmış, kıtlıktan çıkmış gibi davranıyordu. Tatlı görünüyordu elbette ancak onun yaşındaki bir çocuk, yemek yediğinde daha dikkatli davranırdı. Babamın kızıyım işte… Elime bir peçete alarak burnunun kenarından yanağına doğru uzanan ketçap lekesini sildim.  “Buradan çıktıktan sonra sana kıyafet alalım. Sürekli üstündekilerle gezemezsin.” Şimdiden lekelerle doluydu. Beni çok uğraştıracak gibiydi. “Babam, senin için mobilya yapmaya başladı bile şimdilik oturma odasında uyursun...” Ben konuştukça yüzü aydınlanıyordu. Heyecandan başını sallıyor elindeki tostu dağıtıyordu. “Depo olarak kullandığımız bir oda var. Orayı boşaltıp senin için güzel bir yer yaparız. Kışın ısınma problemi var ama o da halledilebilir.” Elindekini daha fazla yiyemeyeceğini gösterir gibi tabağa bıraktı. Çantamdan ıslak mendil çıkarıp yüzü ve ellerindeki lekeleri sildim.   Ellerini silerken yara bere içinde olduklarını gördüm. Tırnak kenarlarındaki deriler kalkmıştı. Şimdiye kadar çok zor bir hayat geçirmiş olmalıydı. Bakışlarımı ellerinden alıp yüzüne götürdüm. Kumral saçları, kahverengi, kocaman gözleri vardı. Dolgun dudağının kenarındaki küçük bir doğum izi vardı. Çantamdan para çıkarıp hesabı tabağın kenarına sıkıştırdım. Sandalyeden kalkıp elimi uzattım. Tereddüt etmeden elimi tuttu. Umarım bu güveni hak ederdim…  Kafeden çıkıp mağazaya girdiğimizde Ferih, reyonlara daldı. Çalışanlardan özür dileyerek onu durdurmaya çalıştım. Sonunda ellerimiz dolu bir şekilde çıktığımızda rahat bir nefes alabilmiştim. Erkek çocukları ne kadar da hareketli!   Eve dönüş daha da hareketliydi. Ferih, beni şimdiden yormuş bununla nasıl başa çıkacağımı sorgulatmıştı. Eve vardığımızda bizi karşılayan babam oldu. Temkinli davranıyordu. Ben, babama alışkın olduğumdan yadırgamadım ama Ferih sus pus kesilmişti. Sonunda babam, onu onayladığını hissettirdiğinde ikimizde rahatlamıştık.  “Alya bana, senden bahsetti. Umarım bu evde kuralların dışına çıkmazsın. Her yaramazlığın bir cezası vardır, ona göre.” Babam benim gibi değildir. Öyle her şeyi bir anda kabullenemez. Bu yüzden söylediği şeyleri bir adım olarak gördüm. Gerisi Ferih’te bitiyordu. O da yemek boyunca oldukça uslu davrandı. Akıllı çocuk! Yemeği yedikten sonra sofrayı toparlarken Serap’tan mesaj geldi.  ‘Nasıl geçiyor?’  ‘Şimdilik iyi. Sen ne yaptın babanlar gitti mi?’ bugün Serap’ın anne ve babası bir cenazeye yetişmek için memleketlerine gideceklerdi.  ‘Evet, evde yalnızım. Birazdan uyuyacağım Şukufe, beni özlemiş :))’ Şukufe dediği, pembe pelüş tavşanı olur. Serap, çocukluğundan beri oyuncaklara garip isimler vermekte çok iddialı. Mesajına güldüm.  ‘O halde size tatlı rüyalar. ;*’  ‘;* ;*’  Telefonu masanın üstüne bırakıp Ferih’e giymesi için pijamalarını verdim. Biraz ağır ve tertipsizdi. Pijamasının önü yan tarafındaydı ve oldukça yükseğe çekilmişti mesela, üstü ise pijamasının altındaydı. Gülümseyerek üstünü düzelttim. İyi geceler öpücüğünü verirken yine ıslak bıraktı. Yarın ilk işim, bunu düzeltmek olsun deyip odama geçtim. Yatağıma uzanıp günü düşündüğümde mutlulukla iç çektim. Her şey düzelebilirdi.  *** Hayır, o kadar da emin olmamalıyım… Ferih, beni uyandırmadan önce Baha ile olduğum sahildeydim. Sudan çıkıp bana gelişini görüyordum. Tam yanıma yaklaşmış ellerimi tutmuşken bir sarsıntı ile uyandım.  “Lütfen ama! Daha var…” Diğer tarafa dönüp uyumaya devam etmek istedim. Bu sefer daha büyük bir sarsıntı yaşayınca öfke ile beni sarsana baktım, Ferih. Tam kızacaktım ki kaşlarının endişe ile çatıldığını gördüm. Konuştuğumda sesim boğuktu. “Ne oldu? Uyuyamadın mı?” başını salladı, dudakları titrediğinde ters bir şey olduğunu anladım. Kollarından tutup, “Anlat, ne oldu?” dedim. Konuşmayı başardığında,  “Serap abla… Ağlıyor,” dedi. Hiçbir şey anlamadım. Daha fazla anlatması için kaşlarımı kaldırdığımda döküldü. “O adam, onu zorla götürdü. Ağzına vurdu.” Sözleri kesik kesikti ama ne söylemeye çalıştığını anladığımda yataktan fırladım. Telefonumu bulup Serap’ı aradım, cevap yoktu. Tekrar tekrar denedim ses çıkmadı. Serap, normalde telefona hemen cevap veren bir kızdı. Uykusu çok ağırdır ama telefonu çalsın ya da bir mesaj gelsin hemen ayaklanır. Açmadığında endişelenmem bu yüzdendi. Ferih’e dönüp tüm bildiklerini anlatmasını istedim. O uyurken görmüş hepsini, yani uyku modunda iken, nasıl yaptığını sormak isterdim ama önce Serap’ı bulmalıydım. Çok şükür ki GPS gibi çalışan bir Ferih’imiz vardı. Nerede olduklarını biliyordu, söyleyemiyor ancak gösterebilirdi. Elinden tutup babama yakalanmamak için sessiz adımlarla dışarıya çıktık.   Ayşen teyzenin evine vardığımızda elime küçük bir taş alıp yukarıdaki pencereye attım. Hayır, Baha’nınkine değil Semih’inkine attım. Bir ses çıkmayınca bir taş daha bulup attım. Burada taş bulmak zordu ama asfalttan kopan büyük tanecikler işimi görüyordu. Tam o anda pencere açılınca küçük taş Semih’e denk geldi. Gözünü tutup içeriye kaçtı. Bir daha taş gelmeyeceğinden emin olduktan sonra başını çıkardı. Beni gördüğünde kaşlarını çattı.   “Senin, bana kastın falan mı var?” elimi aşağıdan yukarıya doğru salladım. Bu vücut dilinde aşağıya in anlamına gelir. Tabii birine aşağıdan bakıyorsanız… Öfke ile iç çekti başını sallayıp, “Bekle,” dedi. Aşağıya inip kapıyı açtığında ellerine yapıştım.   “Arabanın anahtarlarını getir lütfen.” Ne kadar endişeli olduğumu görünce ikiletmedi. Kaşlarının şeklini değiştirmeden içeriye anahtarları almaya gitti. Geldiğinde üçümüz de arabaya bindik. Ferih öne geçmişti, yolu bir tek o bildiğinden bu daha uygundu. Yine de kemeri bağlamasını söylediğimde oflayarak dediğimi yaptı. Ne olduğunu anlamaya çalışan Semih, daha fazla dayanamayıp, “Ne olduğunu anlatacak mısın?” diye sordu. Arka koltuğa sırtımı yaslayıp omuzlarımı düşürdüm.  “Serap, başına bir şey gelmiş.” Serap’ın ismini duyunca dikkat kesildi. Ona, Ferih’ten duyduklarımı anlatınca ellerinin direksiyonu tutan parmak eklemlerinin beyaz kesildiğini gördüm. Anlaşılan Serap, kaşla göz arasında istediğini almıştı. Ferih yolu anlatırken ikimiz de ses çıkarmıyor endişe ile yolun sonunu bekliyorduk. Umarım başına bir şey gelmemiştir. Yoksa o herifi doğduğuna pişman ederim. Bunu yapabileceğimi biliyordum…   Ormanlık bir alana geldiğimizde aklımdan bin bir türlü senaryo geçiyordu. Serap’ın belalısı, şu lisede kalan manyak, ondan her türlü şeyi beklerdim. Bu yüzden buralara kadar gelmek ürpermeme sebep oldu. Arabanın giremeyeceği bir yere geldiğimizde Ferih önde, biz arkasından yürüyerek ilerledik. Ağaçların arasında ilerlerken bu yıl çıkan kadın cinayetleri haberleri gözlerimin önüne geldi. Onlardan biri Serap olamazdı. Bu düşünceyi kafamdan hemen attım. Onların yanında arkadaşları yoktu ama Serap’ın var ve başına bir şey gelmeyecekti. Yakından bir yerden ağlama sesleri gelince düşüncelerim bölündü. Semih ile sesin geldiği yere doğru koştuk.   “Serap!” sesimizi duyan ses, çığlık atmaya başlayınca daha da hızlandık. Umarım hiçbir şey için geç kalmamışızdır. Karşılaşacağım şey için endişeleniyordum. Çığlıklara ulaştığımızda durumun daha da kötü olduğunu gördük. Serap’ın üstündekileri parçalamıştı, hayvan herif! Bizi uzak tutmak için boğazına da bir bıçak dayamıştı. Ne kadar zavallıca… Ona yapacaklarımı bir bilse…  Serap, kötü durumdaydı. Ağzı kan içindeydi, dişlerinin arasındaki kan ile ne kadar düzgün olduğu belli oluyordu, ya dudağını patlatmış ya da dişlerinden birini kırmıştı. Kendimi bu denli öfkeli hissettiğim anlar sınırlıdır. Bana yalan söylediklerini anladığımda hatta öldürdüğüm adamın benimle oynadığı andan daha öfkeliydim. Dişlerimin arasından tısladığımda Serap’ın belalısı korkmuş görünmüyordu.  “Çek ellerini onun üstünden!” Onun ismini söylemeyi reddediyorum. Çünkü söylersem bir kimliği olurdu ve o bunu hak etmiyor. Hatta Serap’a bunu yaptığı için yaşamayı dahi hak etmiyor! Beni tahrik etmek için boğazına dayadığı bıçağı bastırdığında Serap’ın boğazında bir kesik oluştu. Kan, aşağıya, göğüs kafesine doğru süzülürken Serap, acıyla bağırdı. Bu son damlaydı ve taşırılmıştı. O bıçağı tutan parmakları tek tek kırdığımı düşlediğimde acıyla haykıran o oldu. Çatırtılar mide bulandırıcıydı. Bıçak elinden düştüğünde ayağa kalkıp elini tuttu. Daha fazlasını hayal ettim. Onca zamandır Serap’ın susmasına sebep olduğu için dilini yutarak ölmesini istedim. Zihnimde dilinin ters dönüp boğazına kaçtığını gösteren imgeler oluşunca o da yere yığılıp çırpınmaya başladı.   Bir insanın dili boğazına kaçtığında nasıl çırpındığını gösteren haberler gördüm. Genellikle maç esnasında sporcuların başına gelenlerdi bunlar. Onları ne zaman görsem içim acır, üzülürdüm ama şimdi bu görüntüyü zevkle izliyordum. Muhtemelen şu an oksijen alamadığından hücreleri ölüyordu, öncelik beyin hücreleri. Çünkü oksijene çok duyarlıdırlar. Bir iki dakika sonra bilinç kaybı oluşacaktı. Beş on dakika sonra ise kalbi duracaktı. Onun için iyi bir ölüm daha kötüsünü de yaşayabilirdi…  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE