Serap’a döndüğümde baygındı. Muhtemelen korkudandı. Semih, üstündeki tişörtü çıkarıp başından geçirdi. Üstünde sadece siyah atleti vardı. Serap’ı kollarının arasına alıp geldiğimiz yerden gitmeye başladı. Bana dönüp,
“Sen burada bekle, halletmemiz gereken şeyler var.” Ne kadar da normal bir durummuş gibi davranıyordu! Hoş ben bu durumda oldukça sakindim. Oysa ilkinde kendimi ne kadar suçlu hissetmiştim. Gittikçe soğukkanlı bir katile dönüşüyordum. Kontrollü bir katil! Yıkıldım, hayır, yanlış anlaşılmasın o pisliği öldürdüğüm için değil, bu hâle geldiğim için. Semih’in gidişini izlerken tek başıma dikildiğimi fark ettim. Ferih, Semih ile gitmişti. Muhtemelen Serap’ı merak ediyor ve yanında kalmak istiyordu. Boğuk seslerde kesilmişti.
Semih, gelmeden önce bıçağı gördüm üzerinde Serap’ın kanı vardı. Polisiye filmlerinde üzerinde kan bulunan herhangi bir şey delil sayılıyor ve kanın sahibi suçlu olarak görülüyordu. Acaba üstüne de kanı sıçramış mıydı? Paniklemeye başlamıştım.
Katil olmak beni rahatsız etmiyordu. Kurbanlarım her ne kadar kötü olsa da bunun bir bedeli olmalıydı ama ben, bedel ödemekten kaçıyordum. İlk cinayetinden sonrakiler daha kolay olur dedikleri buydu belki de. Daha önce bırakın bir cesetle yan yana durmayı mezarlığın önünden dahi geçemezdim. Şimdi şu halime bakın… Ayak seslerini işittiğimde o yöne döndüm. Semih’in yüzünden düşen bin parçaydı. Cebinden telefonu çıkardığında yine arkadaşlarını arayacağını sandım, yanıldım.
“Alo 155 mi? Bir ihbarda bulunmak istiyorum…” Semih’i şaşkınlıkla dinliyordum. Nasıl yapardı, beni nasıl ele verecekti? Kızgınlığımın boyutu beni şaşırttı. Sonuçta bunu ben yapmıştım değil mi? Telefonunu kapattığında kızgınlığım yatışmıştı. Cesede bakıp elleriyle yüzünü kapattı. Açtığında bana öfkeyle bakıyordu.
“Karşına çıkan her adamı öldüremezsin. Ne yaptığının farkında mısın? Kendini suçlu hissediyor musun?” başını sağa sola sallayarak, “Hayır, kendini suçlu hissetmiyorsun. Hatta bunu hak ettiğini düşünüyorsun!” daha fazla kendimi tutamadım.
“Evet, hak ediyordu! Kim bilir ona ne yaptı. Biz gelmesek öldürecekti de! O hayatta kalsaydı benim arkadaşım hayatta kalmayacaktı. Pişman değilim…” sona doğru gözyaşlarına boğuldum. Nasıl atlatacaktı, ona dokunduğunu biliyordum. Boyutunu bilmiyordum ama dokunmuştu işte! İçim öfke ile taşıyordu. Kendimi kontrol etmekte zorlanıyordum. Bunca zamandır babamın, bana söylediği tek şey ‘Kontrollü ol!’ öyle olduğumu zannediyordum oysa artık olmadığımı biliyordum. Kollarımdan tutup beni kendine çekti. Beni teselli etmeye çalışıyordu ama başaramıyordu.
“Birazdan polisler gelir, onlara buradan geçerken arabamın lastiği patladı, tuhaf sesler duyunca bakayım dedim, geldiğimde ise yerde yatan birini gördüm diyeceğim. Hepsi bu, birazdan Baha gelir. Ona haber verdim, sizi almaya geliyor.” Anladığımı söylememi bekledi. Sadece başımı sallayınca yüzü yumuşadı. “Korktuğun gibi bir şey olduğunu sanmıyorum. Hadi çabuk ol.” Elimle bıçağı gösterdiğimde üzerindeki kanı fark etti. Bıçağı yerden alıp bana uzatırken, “Yok et,” dedi. Bıçağı avucumun içine alıp,
“Teşekkür ederim… Her şey için…” dedim. Ardından geldiğim yöne doğru yürüdüm. Arabaya vardığımda ön koltuğa bindim. Serap arka koltukta başı, Ferih’in kucağında uzanıyordu. Gözlerini sabit bir noktaya dikmiş, çıt çıkarmıyordu. Bir an önce doktora görünmesi gerekiyordu. Buradan ayrılamayacağımız için beklemek zorundaydık. Boğazındaki kesik çok derin değildi, yüzeysel görünüyordu ancak yaşadığı şeyler oldukça derindi. Psikolojik destek alması gerekiyordu. Umarım inat edip reddetmezdi. Konuştuğunda sesi fısıldar gibiydi.
“Hatırlıyor musun biz küçükken sınıfta bir çocuk vardı? Kapkara saçları vardı… İsmini hatırlamıyorum. Senin önündeydi.” Evet hatırlıyordum. Sürekli Serap’ın peşinden koştururdu, illallah ettirecek kadar. Serap’ın, hep gözde kız olduğunu söylemiştim. O da Serap’ın ışıltısına vurulanlardandı. “… Bir gün beni boş bulduğu sınıfa götürmüştü. Elinde kırmızı bir sümbül vardı. Bana uzattı, çok güzeldi almak istedim ama almadım. Yanlış anlayacağını düşünmüştüm.” İç çekişi mutsuzdu. “Sinirlenmişti, sümbülü yere atıp üstünde tepindi. Sonrada bir hışım çekip gitti. Ben de yerdeki sümbülü aldım. Ezilmişti… Kendimi o sümbül gibi hissediyorum.”
O günü hatırlıyordum. Serap, ezilmiş çiçeği defterinin arasına koymuştu. Anlam verememiştim ama o çiçeği önemsediğini anlamıştım. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Ben psikolog falan değildim, yanlış bir şey söyleyebilirdim. Yine de kendimi konuşmak zorunda hissettim. Gözyaşlarının yanaklarından aktığını gördüm. Boğazımı temizleyerek,
“Ama o hâlâ bir sümbüldü ve sen, onu kitabının arasına saklamıştın,” dedim. Söylediğim sözler üzerine yüzünü, Ferih’in bacaklarına gömüp sarsılarak ağladı. Koltukların arasından geçip omuzlarından tuttum. Yüzünü kaldırmayı reddediyordu. İnatla yüzünü kaldırdım. Gözlerime bakmıyordu. Bunu bir çocuğun önünde konuşmaktan hoşlanmıyordum ama sormak zorunda hissettiğimden, “Sana dokundu mu?” diye sordum. Başını hızla sağa sola sallayarak,
“Hayır, istedi ama yapamadı,” dedi. Tekrar hıçkırıklara boğulurken bana sarıldı. Rahatlamıştım, elbette bu yaşadıklarının hepsi çok korkunçtu ama öyle bir şeyi kaldırabileceğini sanmıyordum. Bir an önce buradan gitmek istiyordum. Ah! Ne gündü ama…
Baha geldiğinde Serap, uyuyordu. Yaşadıkları yormuş olmalıydı. Baha’nın geldiği taksi ile eve döndük. Taksici durumu tuhaf bulmadı zira Semih, arabanın lastiğini patlatmıştı. Serap’ı eve götürdük, kendi evine. Bu gece orada kalacaktık. Sonradan babama bir açıklama yapmak zor olacaktı ancak bunu göze alabildim. Şu sıralar babama göre asilik yapıyordum yani.
Serap’ın boğazındaki yarayı temizleyip bir sargı bezi ile kapattım. Ardından onu duşa gönderdim. Oldukça uzun bir süre banyoda kalınca endişelendim. Kapıyı tıklayıp,
“Serap, iyi misin?” diye sordum. Ses çıkmadı, tekrar tıklatıp, “Müsaitsen geliyorum,” dedim. Yine cevap yoktu. Bir elim kapı kulpunda diğeri kapıya dayanmış bir şekilde, “Benden günah gitti, geliyorum,” deyip içeriye daldım. Vücuduna havlu sarmıştı. Görünen birçok yerinde morluklar vardı. Benim ki kadar büyük değildi ancak bacak içi yanık doluydu. Bana döndüğünde nereye baktığımı gördü. Yanıklara dokunup,
“Sigarasını söndürdü. Söndürdüğünü tekrar yakıp söndürdü…” havluyu çok az daha kaldırıp gösterdi. “…boş bulduğu her yeri yaktı. Tekrar tekrar…” sesi hıçkırıkları ile gölgeleniyordu. Ezilmiş sümbülden kastı buydu demek. Yanıkların uzun bir süre geçeceğini sanmıyordum. Hatta hiç geçmeyecekti, yanıkların üstüne defalarca sigara ile basılması derin bir yanığa sebep olmuştu.
Onun yanında ağlamak istemiyordum ama gözlerimin sulanmasına engel olamadım. Arkamı dönüp başımı yukarıya kaldırarak gözyaşlarımın geri gitmesini sağladım. Güzelliğine leke sürüldüğünü düşünüyordu. Banyodan çıkıp ecza dolabından yanık kremini aldım. Kremi aldığımda aklıma kendi yanıklarım geldi. Korktuğum gibi değildi. Su toplamamıştı ama soyulacağı belliydi. Serap’ın ne yazık ki o kadar basit değildi. Herkesten saklamak için çok sevdiği mayolarını bir daha giyemeyecekti. Altına çorap giymeden eteklerini dahi giyemeyecekti. Belki bir estetik cerraha görünebilirdi ama şimdi elimdeki kreme ihtiyacı vardı.
Koridordan geçerek odasına girdim. Diğer her şeyi gibi odası da rengârenkti. Pudra rengi duvar boyası ve fuşya rengi yatak örtüsü ile perdeler bir süre sonra her yeri pembe görmenize sebep olurdu. Allahtan mobilyalar kahverengi-beyazdı da göz rahatlatıyordu. Kapıyı arkamdan kapatıp ona doğru yürüdüm yatağın üzerinde bornozuyla oturuyordu. Elimdeki kremi gösterip,
“Yanıkların için,” dedim. Önünde çömelip bacaklarının üzerinden bornozu açmaya çalışınca ellerimi yakaladı. Diğer elini uzatarak,
“Ben yaparım,” dedi. Reddedecektim ama görmemi istemediğini düşünüp kremi eline verdim. Bana küçük bir tebessüm göndererek, “Şey… Acaba yalnız kalabilir miyim?” dedi. İkiletmeden kalkıp odadan çıktım. Salona geçtiğimde Semih’in de geldiğini gördüm. Baha ile pencerenin önünde dikilmiş, fısır fısır konuşuyorlardı. Ferih ise tekli koltuğun kenarına başını koymuş, uykuya dalmıştı. Bir çocuğun, bu saate kadar yatağında düzgün bir şekilde uyuması gerekirdi.
Ona yaklaşıp kucağıma almaya çalıştım ama çok ağırdı. Baha dönüp beni öyle görünce yardımıma koştu. Ferih’i kucağına alıp ikili koltuklardan birine yatırdı. Yastıklardan birini alarak başının altına koyduğumda Baha ile çok yakındık. Kendimi rahatsız hissederek uzaklaştım. Ferih’i kaldırdığım koltuğa oturarak Semih’e döndüm.
“Ters bir şey var mı?” başını olumsuz anlamda sallayarak,
“Hayır, üzerinde ne bir kan ne de başka bir şey buldular. Olanları da biz aldık zaten. Sadece ruj izlerine rastladılar. Bir şey çıkacağını sanmıyorum,” dedi. Umarım çıkmazdı. Ayaklarımı toplayıp altıma aldım. Üzerimdeki pijamalar kirlenmişti. Normalde böyle duramazdım ama şu an umurumda değildi. Başımı arkaya atıp iç çektim.
“İnşallah bir şey çıkmaz. Bir de bunlarla uğraşmasını istemiyorum.” Baha, boğazını temizledi. Bizi almaya geldiğinden beri hiçbir şey olmamış gibi davranıyordum. Sıradan biriydi artık. Tabii yersen!
“Bıçağı ne yaptınız?” bu soru ortaya atılmıştı. Oda benden kaçıyordu belli ki. Başımı kaldırıp Semih’e döndüm. Çocukluk ediyordum belki ama direkt olarak onunla muhatap olmak istemiyordum.
“Üzerindeki kanı temizlemesi için, önce üstünü yaktım…” Ateşin delili yok ettiğini Müge Anlı’nın programından öğrenmiştim. Ayşen teyzem çok izliyordu. Ne yapayım kaçış yoktu! “Sapı dahi yandı. Şimdi holdeki dolabın üzerinde… Onu yok edebilir misin?” başını sallayarak onayladığında başımı yine arkaya atıp gözlerimi kapadım. Bu açıkça, ‘Konuşturmayın beni,’ oluyordu. Umarım mesajım alınmıştır…
Bir süre kimseden ses çıkmayınca birinin ayak seslerini duydum. Koridora doğru gidiyordu. Kapının açılıp kapanma sesini duyunca Baha’nın gittiğini varsayarak,
“Gitti mi?” dedim. Yanıt olarak bir, ‘Hıhı’ aldığımda gevşedim. Ne çok gerilmiştim. Gözlerimi açtım, tavan, salça lekesi dışında pürüzsüzdü. Serap’ın babası, Recep amca, bir ara arkadaşlarından öğrendiği çiğ köfte ile gösteri yaparken olmuştu. Çok cana yakın bir adamdır. Serap ile arkadaş olan herkesi aileden görür, rahat ettirmek için elinden geleni yapardı. O günü hatırladığımda güldüm. “Şu tavandaki lekeyi görüyor musun?” dedim. Bir karşılık beklemeden devam ederken iç çektim. “Serap’ın babası, Recep amca çiğ köfte partisi yapmıştı bizim için. Bulguru öyle bir yoğuruyordu ki sanırsın dünyanın en önemli işi… Olmuş mu diye bakmak için eline biraz alıp tavana fırlattı. Berrin teyze acayip kızdı. Kendisi Serap’ın annesi olur.” Elimi koltuğun kenarına koyarak daha rahat bir pozisyona geçmeye çalıştım. “Biliyor musun bir çiğ köfte duvarda 2 gün kalabiliyor…” tekrar güldüm. Yine konuştuğumda sesimde bir parça öfke vardı. “Ailesi için o kadar önemli ki… O dengesizin başına bunları getirmiş olması…” başımı iki yana sallayarak gözyaşlarımı geriye yolladım.
Ayaklarımı yere indirip gözlerimi Semih’in olması gereken yere çevirdim. Onun yerine Baha’yı görünce şaşırdım. Gittiğini sanıyordum ama buradaydı ve onun gitmesini beklediğimi biliyordu. Ona karşı öfkem büyüktü. Aramızda bir zamanlar bir şeyler yaşanmıştı ve o tam bitirmeden bir başkasına koşabiliyordu. Hem de ne koşmak! Belki bu, bir ilk değildi sonuçta bir yıl geçmişti üzerinden öyle değil mi? Dudaklarımı büzüp,
“Gittiğini sanıyordum,” dedim. Pencereden uzaklaşıp bana yaklaştı. Önümde eğilerek çömeldi. Ona bakarken bana bir açıklama yapacakken böyle oturduğunu fark ettim. Ne söyleyeceğini merak ediyordum elbette. Bakalım bana ne tür yalanlar söyleyecekti.
“Alya, biliyorum gördüğün mesaj oldukça açıktı ama bilmediğin şeyler var. Bunları senin üzülmemen adına söyleyemiyorum.” Küstah! Üzülmemem için söyleyemiyormuş! Açıkça beni şutladığını söyleyemiyordu korkak! Kendime hâkim olmalıydım. Gözlerimi gözlerine dikip konuşmaya başladığımda kendimle gurur duydum. İşte babasının kızı!
“Üzerinden bir yıl geçti anlıyorum… Bazı şeyleri ufak da olsun hatırladığım için hak verirsin ki duygusallığa kapılmış olmam normal bir durum…” Yüzüne kıpırtısız bir şekilde bakmak benim için zordu. Ellerim, burnunun, çenesinin ve yanaklarının kavisini daha iyi resmedebilmek için dokunmak istiyordu. Yumruklarımı sıkıp gevşettim. Kendimden emin bir şekilde sözlerimi devam ettirirken Baha ise sadece bana bakmakla yetiniyordu. “Bir daha böyle bir şey olmayacak. Sana bunun garantisini veririm…” sözlerimi bitiremeden Baha, beni susturdu. İnanmayacaksınız ama dudaklarıyla…
Nasıl yaptı bilmiyorum ama o kadar hızlıydı ki nefesim kesildi. Üstüme eğilirken koltuktan destek alıyordu. O kadar yumuşak bir dokunuştu ki bozmak istemediğimden kıpırdamadım. Dudakları, hareket ettiğinde teşvik ediciydi. Daha fazla direnemeyerek dudaklarımı aralayıp gözlerimi kapadım. Öpücüğü daha derin olduğundaysa karşılık vererek koltuktan destek aldığı eli tuttum. Yüzümü ateş basıyor, ellerim titriyordu. Anlayacağınız vücudum çok farklı sinyaller veriyordu. Ne kadar zaman geçmişti bilmiyordum ama geri çekildiğinde dışarıya titrek bir nefes verdim. Şaşkındım ve yanıyordum, cayır cayır. Gözlerime bakıp derin bir iç çekti. Alnıma bir öpücük kondurup gittiğindeyse şaşkınlığım hâlâ üzerimdeydi. Neydi şimdi bu? Veda busesi mi?
“Sizi gördüm!” İrkilerek sese döndüm. Serap karşıma otururken üstüne bol bir tişörtle yine bol bir eşofman kaprisini giymiş olduğunu gördüm. Boynundaki sargı oldukça rahatsız görünüyordu. Nereye baktığımı fark edince elini boynuna götürdü. “Merak etme geçer, birkaç gün boyunca boynumda fularla gezerim.” Omuz silkti ama o kadar umursamaz olmadığını anlayabiliyordum.
“Daha iyi misin?” eli hâlâ boynundaydı.
“Evet…” elini sallayarak, “Merak etme daha önce de başıma geldi atlatabilirim,” dedi. Kaşlarımı çatıp,
“Psikolojik destek almalısın,” dedim. Omuz silkince bu konuyu başka bir güne bıraktım. Başıyla Ferih’i göstererek, “Çok yorulmuş, onu yatağıma götürelim…” esneyince ağzını eliyle kapamaya çalıştı. “Benimde uykum var. Yatak geniş üçümüzde sığarız,” dedi. Başımla onaylayıp ayağa kalktım. Ferih’i kucağıma alacakken uyanık olduğunu fark ettim. Acaba ne zamandan beri? Umarım Baha ile beni görmemiştir. Bir çocuğun görmemesi gereken şeylerden biri daha…