Nefesi kulaklarımdaydı. Göğsünün şişmesiyle başım da inip kalkıyordu. Ter ve testosteron kokuyordu. Tişörtünün kenarlarına çamur bulaşmıştı. O bile beni itmiyordu, aksine daha çok içime sokasım vardı. Kokusunu içime çekmemle bir gözlerimden yalar boşaldı, pişmanlıktandı. Kulağıma teskin edici bir şeyler fısıldadı, anlayamadım. Farklı bir dildi. Elimin tersiyle gözlerimi silip doğruldum.
“Git.” Söylediğimi duymamış gibiydi. Yüzüne bakmadım. Her zamanki esmer aşığımdı. Zaten hiçbir zaman yüzünü göremiyordum. Dişlerimi sıkarak tısladım. “Git dedim!” Yatak, ağırlığın kalkmasıyla düzeldi. Kalkıp kapıya doğru gittiğinde de bakmadım. Kapının açılması ile o yöne döndüm. Sadece gergin sırtını ve siyah, dağılmış saçlarını görebildim. Durup arkasına bakacakken Serap’ın üstüme zıplamasıyla uyandım.
“Of! Bir rahat ver ne olur.” Başımın altındaki yastığı çekince inledim. “Bırak lütfen, iki dakika daha.” Cenin pozisyonuna girip kollarımı bacaklarıma sardım. Rüya devam etmeliydi. Görmem gerekiyordu. Uzun zamandır rüyamda aynı kişiyi görmeme rağmen yüzüne tam olarak bakamamıştım. Bu sefer görecektim. Uyanmayacağımı anlayınca kulağıma eğilip şarkı söylemeye başladı.
“Belki üstümüzden bir kuş geçer!” bağıra bağıra söylemeseydi sesine katlanabilirdim. Ellerimi bacaklarımdan çekip kulaklarımı tıkadım. Sonunda istemeyerek de olsa kalkıp banyoya gittim. Ben elimi yüzümü yıkarken onunda odadan çıktığını anladım. Aynaya baktığımda çenemde çizikler vardı. Ben düşünce olmuştu herhalde. Yerdeki taşlar yapmış olmalıydı. Saçlarımı taramadan tepede toplayıp çıktım.
Üstümü değiştirmeden Serap’ın peşinden gittiğimde salonda yalnız olmadığını gördüm Baha ile Semih kanepede süklüm püklüm oturuyorlardı. Babam ayakta, bir o yana bir bu yana yürüyordu. Serapla Ayşen teyze diğer kanepede yan yana oturuyorlardı. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken babam, bana döndüğünde kaşlarını çatıp,
“Üstüne doğru düzgün bir şey giy ve gel!” dedi. Kızgındı, şimdi korkmuştum işte. Aceleyle odama yürüyüp üstüme bol, kırmızı bir tişört ile krem şalvar-pantolonumu giydim. Tişörtü pantolonun içine sokarken içimden dua ediyordum. Babamı en son ben, lise 2 öğrencisiyken öyle görmüştüm.
Alper, ilanı aşkını yapmak için penceremin altını tercih etmişti. Tatlı çocuktu vesselam. Gitarını alıp şarkı söylediğinde babam bir yerlerden fırlamış, çocuğun kulaklarından tuttuğu gibi babasına götürmüştü. Sonra ne oldu bilmiyorum, çünkü bir daha benimle hiç konuşmadı. Babamsa bana öfkelenmiş, bir hafta boyunca okul dışında bir yere gitmeme engel olmuştu.
Şimdi ne tür bir ceza verir emin olamıyordum. Tokamdan kurtulan saçı kulağımın arkasına attıktan sonra istemeyerek de olsa salona geçtim.
“Otur sende!” Baha’nın yanına oturacakken, “Ayşen teyzenin yanına otur,” dedi. Durumlar kötüydü. Babam katı bir insan değildir ama el bebek gül bebek büyüttüğü kızının etrafında erkek sinek uçsun istemezdi. Ben, Ayşen teyzenin yanına oturduğumda, “Anlat bakalım Alya hanım, dün ne terane dönüyordu bu evde?” dedi. Semih, konuşmak için ağzını açınca ona sert bir bakış attı. Tekrar bana döndü. Yutkundum.
“Söyleyemem, söylesem de inanmazsın. Açıklaması zor,” diye mırıldandım. Babam, bana inanamayan gözlerle baktı.
“Daha önce söylediklerine inanmamazlık ettim mi?” Başımı olumsuz anlamda sallayınca, “Şimdi neden böyle bir kanıya varıyorsun?” diye sordu. Susmakla yetindim. Babam odayı adımlamaya devam etti. Kulaklarından duman tütüyor desem yeriydi. Tekrar bana döndüğünde Serap, lafa girip beni kurtardı.
“Erhan amca biraz özel konuşabilir miyiz? Tüm bu olanların bir cevabı var ama onlarla ilgili değil…” Ayağa kalkıp mutfağa yöneldi. Yemin ederim o an bana kanat takmış melek kadar ruhani göründü. Babam arkasından giderken derin bir nefes aldım. Baha ile Semih’in benden bir farkları yoktu.
Ne kadar kaldılar emin olamadım ama iyice meraklanmaya başlamıştım. Sonunda çıktıklarında babam daha yumuşamış görünüyordu. Serap ise gözü yaşlıydı. Ne oluyordu ki? Sonunda babam konuştu.
“Serap’a dua edin, yoksa bir yanlış anlaşılmaya kurban gidecektiniz.” Baha ile Semih’e dönüp, “Bir daha bu tür yanlış anlaşılmalara mahal vermeyeceksiniz!”
Vay canına! Serap ne anlatmıştı ki? Bakışlarım, ikisi arasında gidip geldi. İlk toparlanan Semih oldu.
“Peki, efendim, özür dileriz.”
Sonunda babam yine atölyeye, Ayşen teyzem de çocuklarla eve gidince Serap ile baş başa kaldık. Televizyonun kanallarında dönüp duruyordu. Gözlerimi ona diktiğimin farkında değilmiş gibi davranıyordu. Sanırım hangimizin pes edeceği konusunda kendi kendine iddiaya girmişti. Onun bu tür huyları vardı. Sonunda dayanamayıp elindeki kumandayı kaptım.
“Babama ne söyledin?” bana bakmayıp elini havaya kaldırarak tırnaklarını incelermiş gibi yaptı. Beni delirtecekti. Dişlerimin arasından, “Serap!” dedim. Sonunda bana bakıp,
“Sen dün ne olduğunu anlatacak mısın?” dedi. Başımı önüme eğdim. Hayır, anlatamazdım. O da bunu fark edince, “O halde benden de söylememi bekleme!” diye çıkıştı. Ayağa kalkıp önümde dikildi. “Alya biz arkadaşız, son günlerde sana bir şeyler oluyor ama sen bana anlatmıyorsun.” Elini havada sallayıp yüzünü buruşturdu. “Ya da eksik anlatıyorsun… Ben, senin paçanı kurtarmasam babanla bozuşacaktın. Üstelik bununla ilgili hiçbir şey bilmediğim halde!” Serap, ilk defa bu kadar ciddiydi. Ellerini alnında gezdirdi. “Bana bir şey anlatmayacaksan, arkadaşlığımız bitmiş demektir. Her şeyi geçiştirmenden sıkıldım!” kollarını önünde kavuşturup bekledi. Başımı önüme eğdim. Bir süre sonra iç çekip, “Peki, ben gidiyorum, hoşça kal!” dedi. Arkasını dönüp giderken koşup arkasından beline sarıldım.
“Baha’yı daha önce de tanıyormuşum. Kazadan önce…”
“Bunu zaten biliyorum. Geç onu!” Her şeyi anlatamazdım ama bir kısmını anlatabilirdim.
“Sanırım ona karşı bir şeyler hissediyormuşum.”
“Peki, ben neden bilmiyorum bunu?” Kolundan çekiştirip az önce kalktığımız koltuğa sürükledim. Oturduğumuzda dizlerimi çekip altıma aldım. Hoşuma gitmiyordu ama işe yalan katmam da gerekiyordu.
“Çünkü karşılıksızmış. Belki o yüzden anlatmamışımdır. Dün onu görmeye gittim. Bunları hatırladığımı söylemek için… Ama öğlen yanında gördüğüm kızla daha da samimi bir halde görünce oradan hemen çıktım. Semih de arkamdan, Baha da onun arkasından…” Gözlerimi devirdim. “Sonrasında babam bizi evde yalnız görünce…” iç çektim, “Biliyorsun işte…” Bana sıkıca sarılırken,
“Üzgünüm, kim bilir nasıl kırılmıştır kalbin.” Kaşlarını çatıp, “O da ne hayvanmış canım, daha geçen gün senin odandaydı!” daha fazla uzatmak istemiyordum. O yüzden konuyu bu sabaha getirdim.
“Babama ne söyledin peki?” pişman görünerek,
“Çok da önemli değil inan, sadece başımın dertte olduğunu, bana yardım ettiğinizi söyledim.” Abartılı bir tavırla elini sallayıp gözlerini yukarıya dikti. “Size yemin ettirdiğim için kimseye bir şey anlatamıyorsunuz. Eğer kendimi hazır hissetseydim bizzat kendim söylerdim, dedim.”
Çok yuvarlak bir cevaptı. Hiç inandırıcı değildi ama babam inanmışsa sorun değildi. Serap, ne söylese inanılıyordu. Sanırım tatlı kız imajını çok iyi kullanıyordu. Sonunda annesi, onu aradığında gitmek zorunda kaldı. Gittikten hemen sonra kapı çalınca bir şey unuttu zannettim. Gülümseyerek kapıyı açarken gülümsemem yavaş yavaş soldu Ne yazık ki gelen o değildi.
***
Dünkü kâbusum tekrar ediyordu. Adam, hızla içeri daldı. Kapıyı arkasından kapatarak bileğimden tuttu. Başta karşılık veremedim ama sonra tekmeler savurmaya başladım. Bir eli bileğimdeyken diğer elini belime koyarak yemek masasının ayaklarına doğru fırlattı. Sırtım masanın ayağına öyle bir şiddetli çarptı ki kemiklerim kırıldı sandım. Bana doğru gelmeye başladı, sandalyenin ayaklarından birine tutunarak doğrulmaya çalıştım. Ölecektim! Çok yakında dediği buydu demek. Umursamamakla hata etmiştim. Daha yapacak çok şeyim vardı benim. İyi bir ressam olacaktım, Erva’yı bulmaları için Baha ile Semih’e yardım edecektim daha. Sonra birini sevecektim, karşılıklı olacaktı elbette. En önemlisi ailemi tanımak istiyordum. Annemi…
Annem! Bu adam onun emirlerini yerine getirmiyor muydu? Baha öyle demişti… Ya yine kandırılmıştım ya da annem benden vazgeçmişti. Her iki durumda benim için kötüydü.
Adam çömelerek saçlarımdan tuttu. Sert bir yüzü vardı. Alt dudağı oldukça kalındı, üst dudağı ise ondan daha inceydi. Çenesinin sağ tarafından dudaklarına doğru yayılan yanık izi vardı. Gülümsediğinde yanık izi gerildi ve kırmızılığı kaybolarak kirli bir beyaz ize dönüştü.
“Bak, bak! Nida’nın kızı, onun kadar güzelmiş. Söyle bana, sana ne yapsam? Önce bacaklarını mı kırayım, yoksa…” işaret parmağını çenemden yukarıya doğru gezdirerek burnumda durdu. “… Bu evi yakarak seni de içinde mi bırakayım?” yanağımdan bir damla yaş, parmağına düşünce alıp emdi. “Im! Tadında korku var.” Düşünürmüş gibi yapıp, “Biraz da umut… Yapma ama kimse seni benden kurtaramayacak. Senden sonra sıra babana gelecek, annen yaptıklarının bedelini ödeyecek. Hatta o şerefsizleri de ama en çok da sen! ” Ellerinin tutuşu sertleşti. Saçlarım deriden öyle bir çekildi ki acıyla inledim. Başımı hızla yere vurdu. Acı, şakaklarımdan burnuma doğru ilerledi, öyle yoğundu ki bağıramıyordum bile.
Bir şey yapmalıydım. Kimse bana yardım edemeyecekti ama ne yapabilirdim ki? Bu bir rüya değildi. Üstelik sırada babam vardı. Öyle demişti. Ona dokunamazdı, izin vermezdim. Sonunda kalkıp bir şey aramaya başladı. Doğrulmaya çalışıyordum ama olmuyordu. Belimi kötü incitmiştim, belki de kırık kemikler vardı. Ellerimi masanın ayaklarına uzatmaya çalıştım, ne çare! Yanıma geldiğinde çabama güldü. Karnıma öyle şiddetli bir tekme attı ki iki büklüm oldum. Benimle oynuyordu. Kurdun kuzuyla oynaması gibiydi. Kendimi, kazadan sonraki günlerde olduğum kadar çaresiz hissettim…
Sinirlendim. Öfkem içimden taştı. Keşke bu bir rüya olsaydı, ona öyle şeyler yapardım ki! Benimle oynadığı gibi oynamak istiyordum. Vücudum elektriklendi. Kendim gibi hissetmiyordum. Hayır, bu farklı bir şeydi.
Tekrar vuracağını gördüğümde rüyamdaki gibi hayal ettim. Bacaklarının kırıldığını duymak istedim. O kırılma sesini… Adam acıyla bağırınca neler olduğunu bir an anlayamadım. O yere düşünce ayakları da ters döndü. Normalde bunu görsem hissedeceğim şey dehşet olurdu ama hayır, bunu gördüğüme sevinmiştim. Ellerimden destek alıp ayağa kalkmaya çalıştım. Her yerim sızlıyordu. İstedim ki onun canı daha çok acısın! Ayakları eğilip büküldü. Artık yarım olan oydu. Bundan zevk aldım. Sonunda ayağa kalktığımda başında dikildim, gözlerinden kan aksın istedim, o beni acıdan ağlatıp sonra da dalga geçmişti. Kan ağlasın istiyordum. Çığlıkları daha feci çıkmaya başladı göz bebekleri kandan görünmüyordu. Gözlerinin her iki yanından kan sızarken yanına çöktüm. Gözlerinden akıp çenesine doğru yol alan kandamlasını parmağımla alıp ağzının içine soktum.
“Bak bakalım tadında ne var?” Kır saçlarından tutup boğazını önüme serdiğimde ben, ben olmaktan çıkmıştım. “Şimdi ne yapmalıyım sence? Nereni kırsam, kolun mu omuriliğin mi?” Adam inleyince gülümsedim. “Kolundan başlayalım,” dediğim an kollarından büyük bir çatırtı geldi. Bundan daha büyük bir zevk olamazdı. Sonra Baha’nın söylediği şey aklıma geldi. ‘Sadece gözlerine bakarak deliren insanlar gördüm.’ Adamın gözlerine baktım kan çanağına dönmüştü ama yine de denedim. Kafasına tuhaf düşünceler girsin istedim. Aynı anda korku, sevinç, üzüntü, heyecan duygularını hissetsin. Kim olduğunu unutsun istedim.
Sonunda işim bittiğinde adam tuhaf çığlıklar atıyordu. Tüyler ürperticiydi. Yavaş yavaş kendi kimliğime kavuştuğumda kendimden korkar haldeydim. Ben bir insana zarar vermiş ve bundan büyük keyif almıştım…