Otelden kaçar adımlarla çıktığımda, adımlarımın yankıları sanki üzerimdeki tüm ağırlığı taşımaya başladı. Ellerim titriyordu. Ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Vücudum istemsizce dışarıya doğru yürürken, sadece bir şey düşünüyordum: Kaan. Sadece onun beni anlayabileceğini hissediyordum. Hızla cebimden telefonumu çıkardım ve aradım.
Telefonun çalması uzun sürdü, ama sonunda Kaan’ın sesi duyuldu. "Abi, buraya gelebilir misin?" dedim, sesim titreyerek. "Konum atıyorum, lütfen gel."
Kaan’ın cevabı hızlı ve sertti. “Hemen geliyorum.”
Telefonu kapattım, Kaan’ın geleceği bir umut ışığı gibi belirdi aklımda. Arabasının geldiğini görmek için beklerken, kalbim hızla çarpmaya devam ediyordu. Her anımda, onunla ne kadar korktuğumu, ne kadar yalnız olduğumu fark ediyordum. Ama o anda, bir ses bana geri dönmem gerektiğini fısıldıyordu.
Arkamı döndüm, adımlarım yavaşladı. Beni takip eden, korkuyla içimi saran ses Arda’ydı. O an içimdeki huzursuzlukla mücadele ederken, arabayı gördüm. Gözlerim ağlamaklı bir şekilde parlıyordu ama yine de, Kaan’ı görmek, bu geceyi bitirmek için en büyük umudumdu.
Kaan arabayı park ederken, hızla yerimden kalktım ve ona doğru ilerlemeye başladım. Ama bir adım attığımda, arkamda bir hareket duydum. Arda... Sesinde o kadar çok öfke ve acı vardı ki, sanki havada bir elektrik yüklüydü. Arda’nın sesi bir daha yükseldi: “Gitme, Livia!” diye bağırdı. Ama içimdeki her şey beni ileriye doğru itti.
Hızla arabaya doğru adım attım ama, Kaan’ın arabasından bir ses duydum. Kaan arabadan hızla indi. Gözlerinde bir ateş vardı. Kaan, Arda’ya doğru koştu, gözlerinde sadece öfke vardı. Bir anda Arda’yı yakalayıp yüzüne sert bir yumruk attı. O kadar şiddetliydi ki, Arda yere düşmeden önce birkaç adım geri gitti.
Kaan, Arda’nın üzerinde öfkeyle durarak bağırdı: “Daha ilk görüşmeden kardeşimi ağlattın orospu çocuğu! Bir daha seni yanında görürsem, bu tek yumrukla kalmaz.”
Kaan’ın sert sözleri, her birini hissedebiliyordum. Arda, hışımla yere düşerken, Kaan elimi hızla tuttu ve beni arabaya yönlendirdi. Duyduğum tek şey, Kaan’ın bağırışları ve Arda’nın çaresizce sessiz kalmasıydı. Kaan, beni arabaya bindirdi, bir elini omzuma koyarak, “Sakin ol, seni eve götüreceğim,” dedi. Ama ben, ağlamaktan başka hiçbir şey yapmak istemiyordum.
Arabaya bindiğimizde, Kaan hızla hareket etmeye başladı. Birkaç dakika boyunca hiçbir şey söylemedik. Sadece geceyi geçiştirmek için arabada ilerliyorduk. Kaan’ın yüzünde hala öfke vardı, ama bana zarar vermektense, beni korumaya kararlıydı. Kaan’ın yanımda olması, bana biraz olsun güven veriyordu. O kadar uzun bir süre sonra ilk kez kendimi güvende hissediyordum.
Kaan’ın evine vardığımızda, arabadan inip sessizce içeriye girdik. Kaan, bana bir şeyler söylemeye çalıştı ama ben sadece başımı sallayarak odama geçtim. O kadar yorulmuştum ki, gözlerim ağlamaktan şişmişti. Sessizce yatağıma yattım, başımı yastığa koydum ve her şeyin bitmiş olduğunu düşündüm. Ama uyumadan önce, Arda’nın gözlerindeki öfke ve kırgınlıkla dolu bakışları aklımda dönüp duruyordu.
Duygularımın ağırlığına dayanamayarak, gözyaşlarım tekrar aktı. Bir süre sonra, gözlerim kapanarak derin bir uykuya daldım. Ama içimdeki buğulu duygular ve Arda'nın kaybolan hali, sabaha kadar beni terk etmedi.
Uyandım. Ya da uyanmadım. Göz kapaklarım ağırdı, vücudum hâlâ uykunun içinde bir boşlukta asılı kalmış gibiydi. Ama zihnim, gece boyunca bir türlü susturamayıp tekrar tekrar açıp baktığım mesajların ağırlığını taşıyordu.
Telefon elimdeydi. Ne zaman uyuyakaldığımı hatırlamıyordum ama ekranın ışığı, uykunun arasına sızan bir fısıltı gibi göz kapaklarımı rahatsız ediyordu. Parmaklarımı ekrana kaydırıp Arda’nın adını gördüğümde, içimde tuhaf bir ağırlık belirdi.
"Livia, lütfen cevap ver."
"Konuşmamız lazım."
"Gitmek istemedim."
"Beni affet."
"Uyudun mu?"
"Livia, seni özledim."
Son mesaj neredeyse sabaha karşı atılmıştı. Telefonu kapattım ve yorganı kafama kadar çektim. Ama gözlerimi kapatsam da zihnimde yankılanan sesleri susturamıyordum. “Seni özledim.” Bu kelimeler ne kadar anlam taşıyordu? Ne kadar samimiydi? Yoksa sadece bir anlık bir his miydi?
Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Uykuya geri dönmek zorundaydım. Ama zihnim, Arda’nın bakışları, sesi, kokusu, bana dokunduğu anın sıcaklığı ve hemen ardından gelen o soğuk kayıtsızlık arasında gidip geliyordu. Bir yanım ona inanmak istiyor, diğer yanım ise kaçmak için kendini zorluyordu.
Sabah olduğunda, gözlerim yorgun ama zihnim kararlıydı. Gece boyunca düşündüğüm her şey, sabahın soğuk ışığında anlamını kaybetmiş gibiydi. Uzanıp telefonumu aldım ve Kaan’a mesaj attım:
“Eve gidiyorum. Haber veririm.”
Ona her şeyi anlatacak gücüm yoktu. Ama ailemle konuşmalıydım. En azından, buraya geliş sebebimi unutmayıp bir şeyleri düzene sokmak zorundaydım.
Hızlıca giyindim, saçlarımı dağınık bir topuz yaptım ve odadan çıktım. Kaan muhtemelen hâlâ uyuyordu. Kapıyı sessizce kapatıp dışarı çıktım. Güneş, sabahın erken saatinde bile parlaktı ama içimdeki bulutları dağıtamıyordu. Bir taksi çağırdım ve eve doğru yola çıktım.
Büyük villa, her zaman olduğu gibi gösterişli ve kusursuzdu. Ama bugün bana daha da büyük, daha da soğuk geliyordu. Kapıyı açtığımda, içerideki kahve ve taze ekmek kokusunu içime çektim. Annem ve babam, kahvaltı masasındaydılar. İçeri girince, annem hemen ayağa kalkıp yüzüme baktı.
“Livia, iyi misin?”
Gülümsedim ama biliyordum, gözlerim beni ele veriyordu. “İyiyim anne.”
Babam gözlüğünü çıkarıp bana baktı. “Bu saatte buraya gelmen tesadüf değil, değil mi?”
Başımı iki yana salladım ve masanın karşısına oturdum. Ellerimi birleştirip masaya koydum, ciddi bir şekilde konuşmaya başladım.
“Şirketin mali durumu hakkında konuşmak istiyorum.”
Annem ve babam kısa bir bakış attılar. Annem endişeyle konuştu. “Bunu Kaan’dan mı duydun?”
“Hayır,” dedim dürüstçe. “Ama biliyorum. Amerika’dayken bile farkındaydım. Ve artık burada olduğuma göre, yardım etmek istiyorum.”
Babam ağır bir nefes aldı. “Livia, senin hayatın bambaşka bir yönde ilerliyor. Bizi düşünmeni istemiyoruz.”
Başımı iki yana salladım. “Ben sadece Harvard’da sanat tarihi okumadım, baba. İşletme de bitirdim. Bunu biliyorsun.”
Babam başını salladı ama gözlerindeki şüpheyi görebiliyordum. “Ama sen sanatçısın, iş dünyası seni yıpratır.”
“Sanatçıyım, evet. Ama aileme sırtımı dönüp izleyici olmayacağım.”
Sessizlik çöktü. Sonra annem yumuşak bir sesle konuştu. “Sergin var, Livia. Bu senin hayalin.”
Derin bir nefes aldım. “Gerekirse ertelerim.”
Babam başını kaldırdı. “Emin misin?”
“Önceliklerim değişti, baba,” dedim kararlılıkla. “Önce ailem gelir.”
Annem sessizce elimi tuttu. Babam gözlerini kaçırdı ama derin bir nefes aldığını duydum. O an, ne olursa olsun bu işin içinde olacağımı anladılar. Artık geri dönüş yoktu.