13. BÖLÜM: Kardeşlik

3618 Kelimeler
Felicha ve Alicha'nın Paralel Büyü Evreninde Yaşadıklarını anlatan ve bu anlatımla türlerin son derece önemli olduğunu gösteren kesit. Petrasias'ın Evreni Derin bir ses. Çok derin ve içten. Kan kokusu. Kalbi taşlaşmış insanlarla dolu her yer. Güvensizlik adeta kol geziyor ortada. Umutsuzluk diz boyu. İhanetler boyunu aşmış, gözler körleşmekte... Ya biz ezilen insanlar ne yapacağız bütün bunlar yaşanırken? ne yapacağız da ihanetten kurtulacağız? Ağlayacak mıyız her gün? Bunları yapanlar bir bedel ödeyecek mi bizler gibi? Hayır, hayır onlar asla bir bedel ödemeyecek bizler gibi.. "Ben ne yapıyorum? Kimsin sen?" karanlıkta esen rüzgarı aldırmadan arkamdakinden kaçıyorum. Burası bana onunla olduğum zaman birlikte girdiğimiz çıkmaz sokağı anımsatıyor. İçimde bir tedirginlik. Bedenimin orta kısmında bir acı. Zihnimde, bulunduğum sokaktan daha çıkmaz düşünceler... "Yeter!" diye bir çığlık atıyorum. "Yeter!"  "Allah aşkına bırak yakamı, çıkın zihnimden, çıkın kalbimden. Gündüzümü aysız, yıldızsız geceye çeviren kalpsizler, çıkın..." Aldırmıyordum gözyaşlarımı. Gözyaşlarımı sileceğim vakit balkona bir teyze çıkıyor. Yanında gözlüklü, iri ve mavi puantiyeli pijamalı bir çocuk var; altı yaşlarında. Teyze önce bana acır bir yüz ifadesiyle bakıyor. "Git başka yerde ağla, ne bağırıyorsun gece gece. Hiç aile terbiyesi görmedin mi sen?" Aldırmıyorum söylediklerine. Kafam o kadar karışık ki onun söyledikleri artık canımı yakmıyor.  "Sus büyük anne!" diyor yanındaki iri çocuk. "Sen karışma!" deyip onuda azarlıyor. Doğruluyorum dizlerimin üzerine çöktüğüm yerden göğe doğru. Hiç ses seda yok arkamdakinden de.  "Ne yapacağım!" kendi kendime fısıldıyorum üşüyen ellerimi ovuşturarak. Annem yok, babam yok, kimsem yok. Burnumdaki kurumuş kanın kokusunu çok keskin bir şeklide algılıyor beynim. "Hayır!" diyorum. "Bunu yapamam!" Sokağın başındaki çeşmenin yanına doğruluyorum. Büyük bir çeşme, üzerine yapılmış bir sokak lambası bana yazıyı okunaklı kılıyor. "ölülere acıma, yaşayanlara acı; en çokta sevgisiz yaşayanlara... Dumbledore " Bu isim bana birin anımsatıyor. Düşünüyorum... Çıkaramayınca çeşmenin başına oturup burnumdaki kurumuş kanı temizliyorum. Nefes almamaya çalışıyorum kanı temizlerken.  Uzaktan bir ses geliyor. Ahenkli ve dokunaklı. İster istemez bir titreme giriyor içime. Bir ürpertiye kapılıyorum. Sessizce yürüyorum tekrardan. Attığım her adım bir yankıyla bana geri dönüyor. Sırtımdaki ağırlığı anımsıyorum; çantamı. Onu yavaş hamlelerle çıkarıp yere koyuyorum. Yavaş oluyorum çünkü içinde çok önemli iksir şişeleri, hayat taşları ve en önemlisi ise Utokamonya kitabım. Etrafı gözetliyorum. Kitabı çıkarıp içindeki büyüleri tek tek okuyorum "Patoga minsativa" "Nihayet buldum!" iki elimi birleştirip bu sihirli sözleri söylüyorum. Birden benim bulunduğum bölgeye bir ağırlık geliyor, bir basınç uygulanıyor gibi oluyor. "Bu koruma elementleri" gözlerimi açıp yukarıya doğru baktığımda Patoga minstava büyüsünün işe yaradığı için seviniyorum. Bu beni en azından bir iki saat Zumkunlardan korur. Onlardan kaçmak bana da eziyet veriyor, beni yoruyor artık. Aslında beni yoran tek şey bu değil, beni yoran insanlarda. Onlardan biri olmadığımı bana kolayca hissettirebiliyorlar. Ben Zumkunlar'a da ait olamam ama. Utokamonya kitabını elime alıyorum. İlk sayfası büyük büyücü Albus Percival Wulfric Brian Dumbledore'a ayrılmış. Birden çeşme aklıma geliyor. "ölülere acıma, yaşayanlara acı; en çokta sevgisiz yaşayanlara" şimdi hatırlayabiliyorum bu adamı. Kitabın yazarı Bayan Rasa Le Munosa Fabs'ın, Dumbledore'a olan hayranlığı bariz bir şekilde ortada duruyordu. Kitabın arka sayfasını çeviriyorum. Harfler bir araya gelerek uzun soluklu cümleleri oluşturuyor çeşitli hareketlerle. "Yaşadığı dönemin en güçlü büyücüsü Dumledore 1997 yılında Severus Snape tarafında Avada Kedavra büyüsüyle öldürülmüştü. Büyücünün..." ayrıntılar ayrıntılar. Geçtim bütün biyografik yazıları. Büyü kısımlarına geldiğimde birini daha görüyorum; Severus Snape ölüm yılı 1998 resmine bir göz atıyorum. Daha sonra hiçbir bilgisini okumadan çeviriyorum sayfayı tekrardan. Kitapta ne aradığımı bile bilmiyorum. Bütün Hogwarts büyücü ve cadılarının kullandığı sihirli kelimeler açıklamalarıyla veriliyor bu kitapta.  Ben bu kitabı yaklaşık beş defa okumuştum. Sekiz yüz altmış bir sayfaydı. Zumkunlara ait ne bir bilgiye rastladım ne de sihirli bir kaç kelimeye. "Aslında 1999 yılında yazılmış bu kitap 1656 yılında ortaya çıkan alaca hayaletlerinden bahsedebilirdi." kendi kendime ahmakça düşünüyorum. Nasıl olursa olsun nereye ait olduğumu öğrenecektim, bunu ölsem bile yapacaktım. "Ben ne Zumkunlar'a ne de insanlara aittim." ****** Ben Maulena Mal Kolb. İnsanlar bana ismimin zor olduğunu ve saçma olduğunu söyleyip duruyorlar. Bu yüzden tanıdığım insanlar bana Makolb diyorlardı. Tabii onları dört yıl önce beni takip eden Zumkun üyesi Bayan Elena Dor öldüresiye kadar.  Yaklaşık sekiz yıldır Zumkunlar'dan kaçıyorum. Size birazda onlardan bahsedeyim. Zumkunlar Alaca Hayaletleri diye bilinir. Onlar saf morkandırlar. Kanları mordur. Bazı kurt adamlarının aksine onlar dolunayda değil hilalin olduğu gece ortaya çıkarlar. Alaca Hayaletleri insanlardan nefret eder. Ama buna rağmen onlardan biriymiş gibi iç içe yaşarlar. Hepsi değil tabii ki ama sayıları oldukça fazladır. İnsanlarla birlikte yaşayan Zumkunlar'ın kanı mor kan değildir. Sıradan bir insanda olduğu gibi kırmızıdır. Bu nedenle bu Zumkunlar'a KırmızıZum diye hitap ederler. Onlar değeri hak etmezler Zumkunlar'ın gözünde. Peki onlar nedir? Onlar Elftir, kurt adamdır, vampirdir, cindir, hayvandır ve yeri geldiğinde insandır. Kısacası onlar her şeydir. Zorda kaldıklarında kendilerini paramparça edebilen bir canlıdır. Bütün bu olumsuzluklara karşı gözleri bir masumiyeti barındırır. Sonsuz okyanus mavisini. Ama bu mavi acımasızdır. Avını yakalamak için ölü taklidi yapmak gibi, karşıdakine önce güven duygusu verip onu yavaş yavaş öldürmektir. Başlarında Kraliçe Sympa vardır. Ama büyük yetkililer dışında onu sıradan bir Zumkun göremez. Neyse boş verin bunları şimdi asıl ben, ben onların içinde ne arıyorum? Ben kendimi bildim bileli bir Zumkun tarafından yetiştirildim Elena Dor tarafından. Sonra onun hakaretleri bana, benim bir Zumkun olamayacağımı hissettirmiş gibiydi. Zumkunlar çocuklarının saf Zumkun olup olmadıklarını öğrenmek için on iki yaşında bir ayin yaparlar. Munasavgaras ayini. Gece hilalin çıktığı vakit başayin sorumlusu Blamkin Vampora Trikr bir çember çizer. Bu çemberin ortasına büyük bir Slamiz ateşi (kabul ateşi veya mavi ateş) yakar ve çocukları tek tek muayene ederdi. Önce çocukların sağ kulaklarından küçük bir kesik açar sonra bu kesiğin üzerine Lamgana otu koyardı. Bu ot hem yarayı iyileştirir hem de gerçek bir Zumkun olup olmadığımızı gösterirdi. Otun üzerindeki kana bakmadan Slamiz ateşine doğru yürür "Likstreus vilgam darahun slamiz" (Göster bize ışığınla slamiz) bu sihirli sözleri söyledikten sonra otu atardı ateşin içine. Eğer ateş maviden kırmızıya dönerse bu KırmızıZum diye anılır, maviden mora dönerse saf mor kan yani saf Zumkun olarak anılır ve en kötüsü benim gibiyse yani mavi ateş yeşile dönerse o çocuk orada acımasızca öldürülürdü. Bunun nedenini hayatım boyunca araştırdım ama öğrenemedim. Beni yetiştiren Elena Dor bu ayinden önce benim gerçek bir Zumkun ya da KırmızıZum olmadığımı anlamıştı ve bu yüzden kaçmama yardım etti. Belkide onun bana iyik ettiğini düşünüyorum. Yoksa o ayin sırasında beni de gördüğüm o yeşil ateşin içinde diri diri yakabilirlerdi. Buna defalarca kez tanık olmasam da her üç yılda bir kez tanık oluyordum... Bir sır. Geleceğe ulaşabilmek için geçmişe dayanan uzun ve gizli bir sır. Ahenkli sesler. Sonsuz masumiyeti gözlerinde barındıran suçlu insanlar. Büyüler, elementler ve sihirli sözler... Ayinler, savaşlar ve ölümler... Dalgın dalgın oturuyorum çadırımı kurduğum alçakta. Ağaçlar sessiz sanki rüzgar onlarla oynamayı keşmiş gibi. Kuşlar uçmuyor sonsuz mavide. Gözlerim onu arıyor; Utokamonya kitabını. Sayfaları hızlıca çeviriyorum. Gözüme ilk takılan sayfa yine o oluyor, ona ayrılan ilk on sayfa; Albus Percival Wulfric Brian Dumbledore. Nedendir bilmiyorum ama içimde bu adamın Zumkunlar hakkında bir şeyler bildiğini hissediyorum. "ne fayda!" diye fısıldıyorum. Harflerimi küçük, sesimi yavaşça kontrol ediyorum. "Çünkü o tam yüz yıl önce öldü!" İçten gelen bir üzüntü ve umutsuzluk hissini bir türlü yenemiyorum. O sırada Patoga Minsative büyüsü yavaş yavaş etkisini kaybedince anlıyorum bu büyünün kalıcı olmadığını. Büyü etkisini kaybettikçe beynim saf kırmızı kan kokusu alıyor. "bunu yapamam!" diyorum kendi kendime. Zihnim kan kokusunu alınca çıkmaz düşünceler içinde kayboluyor. O kanı tatmak istiyorum. Kendime hakim olmak için yanımda getirdiğim Patrovil iksirini içiyorum. Çok özlü bir iksir olmasa da beni kan kokusundan uzaklaştırıyor bir müddet. Oturduğum kayanın üzerinden sersemce doğruluyorum. Bu iksiri içtiğimde beynimin içinde sanki Atrakal yaratıkları -Üç kanatlı, iri ve koyu lacivert sinekler- uçuşuyor. Büyü etkisini gittikçe kaybediyor. Beynimdeki ağrı ise çok fazla şiddetlendi. Hiç böyle olmazdı. Kalkan büyüsü ortadan kalkınca kulaklarıma bir hışırtı yığını doluyor. Bu denizin sesi. Güneşin parlaklığı üzerinde yansıyor denizin. Haliyle gözlerimi kamaştırıyor. Çöküyorum tekrardan iri yapılı, yosun tutmuş kayanın üzerine. Yavaştan geçiyor sanki Patrovil'in etkisi. Kendime geldiğimde denizin berraklığına kapılıp yanına uğruyorum. Önce sağ elimle suyu avuçluyorum. Hiçbir şey yapmadan parmaklarımın arasından akıp giden serinliği hissediyorum. Sonra şişeye bana yetecek kadar suyu stoklayıp, çadırımın bulunduğu yöne doğru yürüyorum. Dönüşte fark ediyorum yolda irili bir inci tanesini. İnci tanesi diyorum ama bilmiyorum bunun ne olduğunu. Elime aldığımda üzerinde parıldayan kırmızı Momentum ışınlarını görüyorum. Gözlerim fal taşı gibi büyüyor o sırada. "Lanet olsun! bu Zumkun patlayıcısı!" Elimden hızla fırlatıyorum hemen onu. Çok fazla olmasa da beni sersemletecek bir güçte patlıyor. Bu bir çeşit haber taşıyıcısı niteliği de taşıyor. Kalkıyorum omzumu tutarak. Hırlaya hırlaya çadırın olduğu yere geliyorum. Hemen çantamı toplayıp buradan kaçmalıyım. Bir müddet sonra patlamanın etkisi kulaklarımda bir çınlamaya yol açıyor. Enseme değen çetin rüzgarın etkisiyle irkiliyorum. "Onlar geliyor!" diye bağırıyorum; Zumkunlar. Onların bulunduğu bölgede yeşil renkte olan hiçbir şey yaşamaz. Nedenini bilmiyorum ama onlar yeşili sevmiyorlar işte. Küçük bir çıtırtı duyuyorum. "bu onlar!" Çantamı topladıktan sonra elime Esit yüzüğünü takıyorum. Beni fazla koruyamasa da kendimi savunmam için yeterli oluyor. Çantamı sırtıma alır almaz çadırdan çıkıyorum. Tam o sırada karşımda beni yetiştiren Elena Dor'un kız kardeşi Traciss Refet'i görüyorum. Beni görünce yüzünde alaycı bir gülümseme beliriyor.  "Vay vay kimleri görüyorum! Demek buradaydın!" Bana doğru yaklaşıyor. Yüzü Latreum -Kraliçeye yapılan hatadan dolayı, Kraliçe tarafından lanetlenmek- büyüsü yüzünden çirkin bir halde. Acır bir ifadeyle yüzünün sağ tarafına baktığımı fark ediyor. Çekinmiş olmalı ki arkadan bağladığı saçlarını yüzüne doğru açıyor.  "Sakın rahatsız olma!" diyorum. Bu sefer alay edermişçesine gülen taraf benim. Yakama yapışıyor hızla.  "Seni kraliçeye vermek için yemin ettim. Kendi ellerimle vereceğim seni ona!" "Ya sonra?" yüzümdeki sorgulayıcı ifadeyi görünce yakamı bırakıyor şimdilik. "Sonra Zumlar Kraliçesi üzerimdeki laneti kaldıracak." İster istemez gülümsüyorum.  "Hadi ama sende bu büyünün ortadan kaldırabilecek bir gücün Kraliçe Sympa'da bulunmadığını biliyorsun!" "Onun adını ağzına almaya nasıl cür'et edersin!" tekrardan yapışıyor yakama.  "Çok yazık Traciss. Gerçekten acıyorum sana." Bir müddet öylece bana bakıyor. Yanında getirdiği üç Zum Muhafızını etrafı gözetlemesi için görevlendiriyor. Yavaş hamlelerle yanıma yaklaşıyor. Kulağıma doğru fısıldıyor.  "Elena seni ne kadar özledi bilemezsin!" İnanmıyorum bu söylediklerine başta.  "Bana hakaretler yağdırmak için mi, bana sürekli bir Lavya -Saf kan olmayan Zumlar'a verilen isim- olduğumu hatırlatmak için mi özlüyor?" "Hayır!" diyor acınası bir yüz ifadesiyle. "Gerçekten o seni çok özlüyor Maulena. Yüzüme bak, bu lanete iyi bak. Ben seni koruduğum için bunu yaptılar bana Maul. Geri dönmeyeceksin asla. Şimdi yapmazsan, bir daha bunu yapmak için cesaretin olmayacak" "Ben bunu yapamam!"  "Yaparsın!" sesindeki titreme her türlü korktuğunu belli ediyordu. Sağ elimdeki yüzüğe dokundu ve; "Hayat tutsaklıkdır, köleliktir. Sevgisiz yaşama izin verme Maul. Seni seviyorum. Ve hep buranda yaşayacağım." Kalbime doğru elini götürdü. Yüzüme son kez olsa da gülümsedi. "Yap hadi şunu!"  Yüzüğü ona doğru kaldırdım. Sol elimi sağ elimin üzerine bağladım. "Strako Veran" bunu söylerken sesim çatallaşmıştı. Nefesim daralmış gibi oldu. Bir an sanki büyünün geri tepip bana geldiğini düşündüm.  Ona zarar vermek istemezdim. Ben onun sayesinde hayatta kalmıştım belki de. Elena beni büyük zahmetlerle büyütmüştü. Bana hakaret etmesi içten değildi aslında. Çadırı büyük adımlarla terk ettim. Koşarken gözüm ona takıldı; Traciss'e. Gülümsüyordu. Belki de o, bu hayattan kurtulmuştu. Burnundan akan mor kanı görmemezlikten gelip, ormanın içine doğru koşmaya başladım. Zum muhafızları bana doğru koşmaya başladılar. Ellerindeki büyü yüzükleri onları benden daha büyük büyücüler kılıyordu. Serita - Havayı bükerek düşman kişileri nefessiz bırakır- büyüsünü kullandım önce. Ama nafile. Hala peşimdelerdi. Tarciss'i boşuna öldürmüş olamazdım. İster istemez onu öyle görmek canımı acıtmıştı. Gözlerimden süzülen birkaç damla yaş tenime değdikçe irkiliyordum. Ağaçların yeşiline teslim ettim kendimi. Koşuyordum. Ben koştukça Zum muhafızları daha da hızlanıyordu. Adımlarını attıkları yerde yeşilin o büyüleyici ve serinletici etkisi kalmıyordu. Bütün bitkiler boynunu büküyordu o acımasız, cani muhafızları görünce. Koşmaya devam ediyorum. Arkamda yapılan büyülerden kıl payı kurtuluyorum. Çaresiz bir halde olduğumun farkındayım. Koştukça peşimde bir ışık haznesinin olduğunu fark ediyorum. Bunun bir takip büyüsü olduğu düşüncesine kapılıp, hızımı daha da artırıyorum. "Bekle!" bu seste nereden geliyordu şimdi. Kafamı sağıma çevirip baktığımda uzun, beyaz bir elbise giymiş, beyaz saçlı, zarif bir bayan gördüm. "Bekle!" dedi bir kez daha. "Bekleyemem peşimdeler!" Koşmaya devam ediyorum hala.  "Onu kullan!" Ne demek istediğini anlamıyordum.  "Hadi onu kullan. Savtara büyüsünü. Bu işine yarar!"  Aslında söylediği akıllıca geliyordu. Hele ki içinde bulunduğum durumun ciddiyetine göre bayağı akıllıca. Yüzüğü yukarıya doğru kaldırarak yankı yaratacak o sihirli sözü söyledim; "Savtara" Bu bir çeşit tuzak büyüsüydü. Etrafındaki bütün yırtıcı hayvanları düşman üzerine salardı.  "Umarım bana zarar vermezler!" diye geçirdim içimden. Sağıma baktım ilk, sonra soluma ama o kadın yoktu. Kimdi ve neden bana yardım etti bilmiyordum. Bu kadar gizem, bu kadar büyü beni nereye sürükleyecekti.  **** Savtianum Lamtanta (Ay ışığını geçirmeyen, yapılması zor olan kalkan büyüsü) Bu büyüyü nasıl öğrendim bilmiyorum. Bu gece büyük ihtimalle hilal doğacaktı. Ne olursa olsun asla bedenimi gecenin bu sonsuz karanlığına teslim edemezdim. Bunu yapamazdım. Utokamonya kitabını çıkarıp sayfalarına tekrar tekrar göz attım. Kitabı sadece okumak için kullanıyordum. Belkide ara sıra işime yarayacak sihirli sözleri zihnimde bir yerlere not alıyordum. Karnım açtı. Zihnimde, düşüncelerimde mutlaka bir gizem bir gerilim mevcut oluyordu. Büyük bir meşe ağacının dalına yaslandım. On iki yaşından beri her gün onlardan kaçıyorum. Beni neden öldürmek istediklerini tam on iki yıldır araştırıyorum. Ama ne bir iz buldum ne de küçük bir kalıntı. Sırtımı yasladığım ağacın dibinde gözlerimi kapattım. Siyahtan hayatım boyunca çok korkmuştum ama kader olacak ki hayatım boyunca karşıma hep siyahı çıkardı. Gözlerimi araladığımda o kadının başucumda olduğunu gördüm. Birden bulunduğum yerde irkildim.  "Şşşş! Korkmana gerek yok. Lütfen, sana zarar vermeyeceğim." Gözlerimi aralayıp ona baktığımda yüzündeki parlaklığı insana güven duygusu aşılıyor gibiydi. Göz rengi koyu yeşile benziyordu. Zumkunmuş gibi durmuyordu.  "Sen Maul olmalısın!" diyerek söze girdi. Beyaz saçları ardınca boynuna taktığı zümrütler ona eşsiz ve farklı bir hava katıyordu.  "E, evet ben Maulena!" "Bak oğul!" dedi ellerini ellerimin üzerine koyarak. Gözlerindeki yeşil gittikçe açık bir renge dönüyordu. Çünkü ağlama eşiğine gelmişti.  "Neden ağlıyorsunuz?" "Seni görünce kendi yaşadıklarımı anımsıyorum. Senin gözlerinde kendimi görüyorum. Neler yaşadığını hissedebiliyorum." İçimden aslında hiçbir şey hissetmediğini söylüyorum ona. Bana bakıp gülümsemekle yetiniyor. "Sen kendi çıkarların için birini öldürdün mü?" diyesim geliyor içimden. Ama söyleyemiyorum. Traciss'in cansız bedeni geliyor gözlerimin önüne.  "Ahh şu kötü anılar!" Sanki Traciss'i görmüş gibi yere bakıyor o da; benim baktığım yere.  "Evet!" diyor. "Evet, kendi çıkarlarım için birini öldürdüm. Hemde büyük bir lanetle: Annemi!"  Yerin dibine girecek gibi oluyorum. Beynim zonkluyor. "Ben, ben özür dilerim efendim. Sizi üzmek istemezdim." Gözleri doluyor, doldukça rengi yeşilin bir ton açığına dönüşüyor. Kekeleyerek soruyorum ona; "Kimsiniz?" Bir müddet gözlerimin içine bakıyor.  "Ben Kathyum Brian Tekavelles!" bu isim hiçte tanıdık değil. Bir müddet düşünüyorum ama kim olduğu hakkında bir fikrim yok. "Üzgünüm ama çıkaramadım efendim!"  "Ahh! Biliyorum beni tanıman imkansız! Burada olmamın nedeni sensiz Maul." Elini uzatıyor bana doğru. Tırnakları, insanların tırnaklarına oranla daha üçgen biçimde. Zumkunlarınki gibi de değil. "Bana kitabı uzat!" o sırada eliyle Utokamonya kitabını işaret ediyor.  "O kitap çok gereksiz şeylerle dolu." yine gülümsüyor bana parlak ve zümrüt yeşili gözleriyle. Bu şekli bana güven aşılıyor, sevgi enjekte ediyor gibi hissettiriyordu. "Belkide araman gereken şey kelimelerin tersinde saklıdır!" diyor sanki o kitap hakkında her şeyi biliyormuş gibi. Onun söylediklerini duyunca "Olabilir mi?" diyorum kendi kendime. "Neden olmasın?" Biraz tedirgin oluyorum bu kadın yanımdayken. Düşüncelerimi okuyormuş gibi.   "Sutavel Namara" boynuna takmış olduğu zümrüt kolyeye bu sözlerle fısıldıyordu. Etrafa yeşil küçük ışıklar yayılmaya başladı. Kitabı tekrardan bana doğru uzattı ve; "Gerçek, senin zihninde gizlidir!" gülümseyerek yeşil ışıkların arasında kayboldu.  "Bekle!" ona seslenmem hiçbir şeyi değiştireceğe benzemiyordu. Bugün olaysız bir gece geçirmeyi umuyordum. Derin bir nefes aldım. Küçük ama beni ısıtabilecek bir ateş yaktım. Sonuçta büyük bir kalkanın içindeydim. Dışarıdaki beni göremez, duyamaz ama ben onu görüp, duyabilirdim.  **** Garip bir geceydi. Böyle yaşamaktan sıkılmıştım. Gecelerimin böyle geçmesinden sıkılmıştım. Yeşili sevmemelerinden, ondan nefret etmelerinden sıkılmıştım. Ne yapacağım ki? Kime sığınacağım. İşte yine duyuyorum o ahenkli sesi. Bir kadın sesi. Uzaklardan geliyor. Müzik söylüyor ya da ağıt yakıyordu. Sesi çok dokunaklı geliyordu. On iki yaşımda olduğum günleri anımsadım. Evimiz Percivall 715 numaralı sokaktaydı. Bu sokakta elflerde vardı. Benim en yakın bir arkadaşım vardı. Blayn Sacktrum Habes. Şimdi yirmi yaşında olmalydı. Benimle aynı yaştaydı. Ona aşıktım. Çünkü güzel kızdı. Göz rengi diğer Zumkun kızlarının aksine daha koyu mavi olurdu. Hoş benim gözlerimde Zumkun erkeklerinin gözleri kadar açık mavi değil. Gerçi ben onlardan biri değilim. "Hayır! Bir dakika! Eğer, eğer ben onlardan değilsem, Blayn'da onlardan biri değil." Az buçuk sonunu tahmin edebiliyordum çocukluk aşkımın... Özür dilerim Brayn, seni yanıma alamadım.  Kitabı elime aldım. En son sayfasında okumayı çok sevdiğim bir yazı vardı. her okuyuşumda gözlerimden akan yaşların haddi hesabı yoktu. Onu tekrardan okumak için boğazımı temizledim: "Sakın ağlamayın arkamdan, yas tutmayın. Beni daima kalbinizde yaşatın. Hayat acılarla doludur siz gülmeyi unutmayın. Boş verin kalbinizi kıranları, siz kalp kırmayın... Bedenlerinizde ki ruhlarınıza acı çektirmeyin... Kalbiniz daima iyilikten yana, güzellikten yana olsun... Unutmayın ki bedenlerimiz bizlere birer emanettir, onlara iyi bakın... Dışlanın ama dışlayan olmayın... "  Galiba bu cümleler şimdilik yeterli olacaktır derin bir iç çekmek için. Şimdi yolculuğum nereye? Uğruna yetişebileceğim hiçbir şey yok? Ya bu yazılanlar bana gerçeği söyle... Bir şeyler oldu cümlemi tamamlayamadan. önümde açık duran kitaptan çeşitli ışıklar çıkmaya başladı. Son söylediğim şeyleri düşündüm. Kitaba doğru yaklaştım ve bir kez daha fısıldadım. Ben fısıldarken o ahenkli ses bana eşlik ediyordu. "Ya bu yazılanlar bana gerçeği söylemezse!" Kitap ışık saçmaya devam ediyordu. Sayfalar kendiliğinden çevrilip orta kısma geldiğinde bir kalemin belirdiğini gördüm. Her yerinde bir şeyler yazan bu kitabın orta kısmındaki iki sayfa bomboş duruyordu. Kalemi elime alıp "Alaca Hayaletleri" yazdım büyük ve iki sayfaya sığacak bir şekilde. Yazılar kırmızı ışıklar saçarak kendiliğinden kayboluyordu. Birkaç saniye sonra iki sayfaya altın sarısı kalemle yazılmış yazılar belirdi. İçimdeki umut alevi güçlendi. Ve sonra anladım ki; "Yazılar bana doğruyu söyleyecekti!" **** Gözlerimi büyük bir güven duygusuyla araladım kitabı incelerken. İçimde büyük fırtınalar kopuyordu. Sevincimden neler yapabilirim diye düşündüm bir ara. Altın rengi kalemle yazılan yazıyı okumaya başladığımda, içimde yanan umut alevini güçlendirmiştim. İlk satıra gözümü diktim. Heyecandan titriyordum ya da işime yaramayacak bir şey bulacağım diye korkudan titriyordum. Buna cevap verebilecek tek şey şu an o altın harflerle yazılmış, altın rengi yazılar olacaktı.  "?̧?? ???????????????, ????????????? ??ş?? ???̧??? ??̈??̈? ?̈???̈???̈ğ?̈??̈ ????? ????????. ??ş????? ?????? ???? ?? ???ş??????? ??? ??̈???? ??????????..." Okuduğum cümle hakkında bilgim vardı. Bunları bende biliyordum. Kalemi elime alıp; "Neden!" diye yazdım. Bir müddet sayfada kaybolmadı yazı. "Sanırım bir cevap alamayacağım!" üzgündüm, hissizleşmiştim, içimdeki umut alevi yine sessizce üzerine su dökülmüş gibi söndü. Kitabı kapatacağım vakit bir ışık yükseldi yine.  "???! ???!" Ne demek istiyordu bilmiyordum. Kalemi tekrardan sıkıca kavradım. "Ne kanı?"  Kağıda yavaşça yazılar yazılıyordu. İtalik biçimde, bitişik yazılarla ve kalın bir kalemle yazıldığı çok belliydi. Yazılar yavaş yavaş yazılıyordu. Bende harfleri yavaşça birleştirerek okuyordum.   "??? ????? ???????? ?????ığı?ı ???ı?????? ??̧?? ??? ??????!" Etrafımda keskin bir şeyler aramaya koyuldum. Çantamı karıştırarak yanıma bir Lavya -Saf kan olmayan Zumlar'a verilen isim- 'dan aldığım küçük bıçağı çıkardım. Sağ elimin büyü parmağını -yüzük parmağı- kestim. Hemen kanın yere damlamasını istemeden kitabın sayfasına damlattım. Sadece iki damla damlatmam yeterli olmuşa benziyordu. Birkaç saniye sonra loş yeşil ışıkların arasından biri göğe doğru çıktı. Şeffaftı. Upuzun saçları, dar çerçeveli bir gözlük takmış, suratındaki etler sünmüş, yaşı bayağı ilerlemiş bir kadın çıktı.  "Ki,ki, kimsiniz?" kadın bir müddet bana öylece öfkeli öfkeli baktı. "Sen Timut musun?" Ne dediğini anlamıyordum. "Timut da nedir efendim?" Yüzü gülmeye başladı. bana doğru yaklaştı. Bir ruhtan farksızdı. Kestiğim elimi yukarıya doğru kaldırdı. Tabii bunu yaparken Teavum -bir nesneyi uçurma- büyüsünden yararlandı. Büyü önce elimi yavaşça yukarıya doğru süzerken yaşlı kadının hayretler içinde olması beni şaşırtmıştı. "Neler oluyor?" dememe pek aldırmamış gibi dursa da yüzünde bir parlama beliriyordu. "Herkesin öldüğünü sanıyordum. Timutlardan kimsenin sağ kalmadığını sanmıştım." Yüzündeki mutluluk beni artık sıkmıştı. Sonuçta elim hala havada tutsaktı.  "Kimsiniz?" diye bir çığlık kopardım. Bir müddet bana öylece baktı yine. Gözleri bana Kathyum Brian Tekavelles'i anımsatıyordu. Onun beyaz saçları aksine bu kadının saçları daha kızıl ve yağlıydı.  "Neden bana hiç erkek denk gelmedi ki?" diye mırıldandım. Sürekli gizemi seven kadınlarla doluyordu her yer. Kadın yanıma doğru yaklaştı ve; "Kendimi size taktim edeyim delikanlı. Ben Rasa Le Munosa Fabs" Bir anlığına gözlerimi kırpıştırdım. "Bu nasıl olabilir!" diyerek kekeledim. "O, o yani siz 2000 yılında öldünüz!"  Büyük bir kahkaha patlattı. "Ahh tatlım herkes öyle biliyor. Sonuçta Büyü Bakanlığı benim gibi kaçık birinin kendini bir kitaba tutsak ettiğini neden söylesin. " "Tutsak mı!" diye ekledim. "Yüz yıldır mı?" Soru sorulmasından pek hoşlanmıyor gibiydi.  "Aslında tam yüz yıl olmadı henüz doksan yedinci yılını doldurdum!" İster istemez bir gülümseme geldi yüzüme. Gülümsemek bulaşıcıdır sözünün onda da işe yaradığını anladım. Karşımda, havada süzülen ve en az yüz elli yaşında olan bir kadın duruyordu. Üstelik Utokamonya kitabının yazarı... "Aslına bakarsanız efendim doksan yedi yıl önce büyünün bu kadar geliştiği aklıma gelmezdi doğrusu!" Derin bir iç çekti. Yanıma yaklaştıkça yaklaştı.  "Aslında büyü yapılması çok zor bir meslektir Maul!" dedi. İsmimi nereden duyduğunu bilmiyordum. Bölmek istemedim konuşmasını. "Benim bu kitaba girmem için, çok sevdiğim birinin beni öldürmesi gerekliydi. Yani aramızdaki sevginin tamamıyla kopmuş olmasını göstermek için. Hayatımda beni seven tek biri kalmıştı; kızım. Onu beni öldürmesi için zorladım. Büyü iki sevginin bağını koparmak için öldüren tarafın hafızasını kaybetmesine yol açıyordu. Ama kızım beni unutmadı. Bu da büyünün beni istediğim zaman dışarıya çıkma özelliğini etkiledi. Tam doksan yedi yıldır bu kitabın içinde öyleye oturuyorum." Gözleri doldukça Kathyum Brian Tekavelles'i düşünüyorum. Yeşil gözlerinin içine bakarak sordum; "Bayan Rasa, kızınızın ismi nedir?" Bir müddet öylece akan yeşil gözyaşlarını silmedi. Derin bir iç çekti. "Onu tam doksan yedi yıldır kalbimde yaşatıyorum; Kathyum Brian benim küçük, tatlı kızım.."  Gözlerim bir müddet aralanıyor o ismi duyunca. Şimdi anlıyorum aralarındaki bağı ve şimdi anlıyorum bana neden, sürekli gizemli kadınların denk geldiğini..  Bölüm Sonu- Sırtımda hissettiğim yoğun bir sızı ile irkildim. Sağımdaki koyu meşe ağacına kaydı gözüm. Deniz yine her zamanki gibi berraklığını koruyordu. Tan yeri yavaştan ağarmaya başlamış, uzun zamandır duymadığım kuş sesleri etrafı kontrol altına almıştı. Doğruldum. Yine isteksiz ve ölüme hazır bir şekilde hissediyordum. Etrafı kollayarak denize doğru yürüdüm. Elimdeki cam şişeye Kadtera Riyevanta -Aydınlatma- büyüsünü yapmıştım gece. Güneş ışınları henüz gökyüzüne dokunmamış, ağırdan ağırdan davranıyordu. Gözümün önüne dikkatlice ışığı tutarak ilerlemeye devam ediyordum. Yürürken bir yandan da Utokamonya kitabını düşünüyordum. Bayan Rasa bir şeyler biliyor olmalıydı. Gece yorgun olduğu için benden izin isteyerek tekrardan kitabın içine döndü. Kardeşi Alicha ve Felicha'yı gördüğünde gözleri dolmuştu. bu evrene hiç gelmemesi gerektiğini anladığında ise peşindeki her türden kaçması gerektiğini çok iyi biliyordu fakat artık her şey için çok geçti. O artık eski evrene dönü yapamazdı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE