Karanlıktı. Hava yavaş yavaş soğuyordu. Burası dünyadan çok farklıydı. Gökte parlayan yıldızlar devasa boyuttaydı. Bulutların rengi koyu yeşil ve griydi. İnsanlardan bile çok farklılardı. Yaşadıkları şehirlerin belirlediği kutsal taşın rengine göre şekilleniyordu göz renkleri.
Uçan kuşlar vardı, kimisi sarı renkteydi kimisi siyah. Akan bir suyun yanına doğru yürüdüm. Tepede parlayan ayın koyu rengi yansıyordu üzerine. Elimi hızla suya daldırdım. Sonra irkilerek geri çektim. Su sıcak akıyordu ve rengi yine mordu. Gökyüzüne kafamı kaldırdığımda uçuşan hayvanları gördüm. Bir kuştan tamamen farklıydı uçan hayvanlar. Kocaman kafalarının aksine küçücük bedenleri vardı. Dört kanatları vardı. Burayı anlamak gerçekten çok zordu. Başımı yere eğeceğim vakit gökten kocaman sarı bir ışık süzüldü. Yörüngelerine sabit olan bir gezegenin görüntüsüydü bu. Buradan devasa boyutta gözüküyordu. Az ileride bir deniz vardı. Suyun dalgalırı kumu her dövdüğünde ortaya parlak mor ışıklar çıkıyordu. Sahilin kumu mor renkteydi inanması zor olsa da gerçekti.
Tam karşıda büyük bir daire vardı. Bütün şehre ışık saçıyordu. Seyrek nüfuslu bir yerleşkeydi burası. Sarayın yanında gösterişli ve teknolojik binalar yer alıyordu. Kısacası burası mor gözlü halka aitti.
Çanın çalmasıyla irkildim. Tercümanın dediklerini anımsadığımda hızlıca gemiye doğru koşmaya başladım. Etrafta yankılanan ses hayvanların bile yönlerini değiştirmesine sebep olmuştu. Nedenini bilmediğim bir ses kurt gibi ulumaya başladı. Tehlike yaklaşıyordu. koyu yeşil bulutlar ayın üzerine bir yorgan gibi sarıldığında her yer kapkaranlık kesilmişti. Yağmaya başlayan yağmurun bedenime değmemesi gerekiyordu. Hızla gemini kapısını açtım ve içeriye girdim.
"Nerede kaldın?" diyerek bağırdı üzerime Kansas. "Şuna bakın," hayretler içinde söyleniyordu Anasti. Camdan baktığımda ağmaya başlayan yağmurun siyah olduğunu fark ettim. "Tam zamanında yetiştim öyle değil mi?" dedim kıkırdayarak. "Kendine hiç dikkat etmiyorsun Crash," diyerek omzuma bir tane patlattı Kansas. Sonra yatağına geçti.
Emily'i düşünürken bacağımın sızısı artmıştı. Hızla koştuğum için kabuk bağlayan bazı yerler sıyrılmaya başlamıştı. Sızıyı umursamadan Emily'i gözlerimin önüne getirdim. Babası ile arasında ne geçtiğini bilmiyordum. Hadrol'dan da ses seda yoktu.
Bu gezegen bize göre miydi? Koloni günden güne çürüyordu. Bir an önce Diriliş halkını buraya getirmeliydim. Bize izin vermek zorundalardı. Yoksa sadece yaşamak için öldürebilirdik.
Cetelin
Çocuklarının ölümü üzerine Rusya'ya sevk edilmişti Cetelin. Babasından nefret ediyordu. Çocuklarına bakacağına söz vermişti. Cetelin ona güvenmişti. Küçük bir cenaze töreniyle toprağa verdi evlatlarını. Acınası bir durumdaydı. Babasının aslında ondan nefret ettiğini anlamıştı. Ondan nefret ettiği için tüm bunları yaşamasını sağlamıştı. Şimdi gerçekten ondan nefret ediyordu. Evlatlarını annesinin yanı başına bıraktı. Onların karanlıktan korktuğunu çok iyi biliyordu. Babası nasıl kıymıştı bu iki çocuğa? O bu acıya nasıl dayanacaktı? Yeterince kaybetmişti herkesi, şimdi ne yapacaktı? Kendi kardeşini öldürmüştü. Kibrin taraftarı olmayı seçmişti. Öfkesine yenik düşmüştü. Kaybettiklerinin acısını çok sonradan fark edecekti.
Ne yaptığını bilmiyordu. Kimi sevmesi gerektiğini kime güvenmesi gerektiğini... ne yapmalıydrı bundan sonra? Kibrin ve masumiyetin açtığı savaşta hangisini desteklemeliydi? İçindeki tüm nefret yüzünden kibri mi tutmalıydı? Yoksa bunların başına gelmesini sağlayan masumiyetin taraftarı mı olmalıydı? Ama o taraf seçmedi. Kibrin ve masumiyetin açtığı ateşlerin ortasında kalmayı tercih etti. Çünkü her iki tarafta suçluydu tıpkı kendisi gibi.
Bedeni kaskatı kesilmişti. Saatler sürekli hareket halindeydi. Öylece dikti gözlerini karşıya. Cezaevinde ilk gecesiydi. Herkesin uyuduğunu ve herkesin çok rahat olduğunu biliyordu. Ama o rahat değildi, huzursuzluğun ateşinde kalbi gün geçtikçe eriyordu. Bedeni bu acıya daha fazla dayanamazdı. Sadece karanlığa teslim olması gerektiğini biliyordu. Huzursuzluğun ateşine su dökmeliydi, onu söndürmeliydi.
Aynada kendisine baktığında şakaklarındaki beyazların artığını gördü. Gözlerinin etrafındaki çizgiler gittikçe derinleşiyordu. Aynadaki yansımasına gülümsedi. "Beni affet!" diye fısıldadı kendisine. Kendi sesi bile onu ürkütüyordu. Cebinden çıkardığı peçete antiseptik kokuyordu. Hastanedeyken çaldığı ilaçları hızla ağzına götürdü. derin bir nefes alırken gülümsüyordu. Ve sonra kendisini karanlığa teslim etti. Huzursuzlğun ateşini böylelikle söndürmüştü.
Aokdapan Şehri
Güneşin doğuşuyla içeriye giren parlak ışıklar tüm gemiyi aydınlatıyordu.
"Günaydın!" diyerek fısıldadı Kansas. Ona bakıp gülümsedim: "Günaydın!" Yattığım yataktan kalktığımda geminin küçük penceresinde bize doğru gelen genç kızı gördüm. Yanında tercümanlık yapan o kızda vardı. Genç yöneticinin yüzünde yargı dağıtan, sinirli bir ifade vardı. Metal kapının yanına geldiklerinde küçük kız kapıya vurdu çekinerek. "Yönetici sizinle konuşmak istiyor."
Kapının yanına geldiğimde baş parmağımı sistemin üzerine bastırdım. Üzerimdeki çekingenliği bir kenara atıp gülümsedim.
"İçeriye geçin!"
Yönetici uzun boyluydu, beyaz saçlarının üzerine özenle yerleştirilmiş parlak bir taç vardı. Gözleri mosmordu. İçeriye geçtiklerinde gözlerini sistemlerden ayıramıyordu.
"Satke veda lakevem opyade eil vabsim!" (Gemilerini buradan götürmeliler!)
Genç yönetici konuşurken gözlerini silahlardan ayırmıyordu. Tercüman kız büyük ve mor gözlerini gözlerime dikti.
"Gemilerinizi buradan götürmenizi istiyor,"
Emily'i geliyor aklıma. "Neden?" diye fısıldıyorum.
"Haksenki viler dumen kadreyi." (Gök insanı nedeni soruyor.)
Genç yönetici birden kızıyor. "Aok lerdan viler ektaz, kima tkire kotam haksenki. Ortar kamuy verel kamste!"
"O size sadece söylüyor, eğer buradan gitmezseniz başkent askerleri hem size hem bize zarar verecek."
"Kraliçeye ne oldu? Ona gitmek istiyoruz."
(Banos Lida takter? Ordar senil gone.)
Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Yerli halk bizi burada istemiyordu. Emily ona güveniyordu ama onlar bizi buradan kovalıyordu. Kansas'a baktığımda yüzünde hiçbir umut belirtisi yoktu.
"Banos Lida verier, lamher. Karvem dehte izsen Dehla vilerda kamstek."
(Kraliçe Lida orada, iyi. Onları oraya gönderin. Dehla sizinle gelsin."
Tercüman kız buranın yöneticisini gemiden çıkardıktan sonra tekrar yanımıza geldi.
"Sizi sekiz şehrin başkenti Aokdapan'a götürüyorum."
Bütün hazırlıkları yapıp gemiyi hareket ettirmeye hazırlanıyordum. Oraya nasıl gedileceğini bilmiyorduk. Bizi oraya götürmesi için tercüman kıza güveniyorduk.
"Yapman gereken sadece dümdüz ilerlemek," gülümseyerek söylendi tercüman kız. Dediği gibi yaptım. Gemiyi havalandırdığımda sadece dümdüz ilerledim.
"Gök insanlarından neden korkuyorsunuz?"
Anasti'nin tercüman kıza sorduğu sorunun cevabını merak ediyordum.
"Siz buraya ait değilsiniz, biz sizden korkmuyoruz. Saf kan değilsiniz ve bu durum kutsal saydığımız bazı değerlerimize aykırı. Buranın düzeni üç farklı saf kan sistemine göre kuruldu. Kurucularımızın bordo, mavi ve siyah kanı bize bu gezegeni sundu. Kırmızı kana sahip olanlar bu yüzden gezegenimizde yaşayamaz."
Çok net konuşuyor ve açık açık bizim buradan gitmemiz gerektiğini savunuyordu küçük kız. Onun mavi kan demesi aklıma Collin'in ölümünü getiriyor. Onun yanında bulanan koyu mavi sıvının kan olduğunu söyleyen Rives'in sözleri aklıma geliyor. Kolonideki cinayeti artık bizden birinin işlemediği böylelikle netlik kazanıyor.
"Daha ne kadar yolumuz kaldı?" diye sorduğumda kolundaki siyah taşa bakıyor tercüman.
"Yaklaşık sekiz kilometre." Geminin hızını iyice artırmak için çalışıyorum. "Şehri görür görmez gemiyi alçalt. Sizi kontrol etmeleri gerekecek." Beynimde bitmek bilmeyen soru işaretlerine bir yenisi daha ekleniyor. "Neden?" diyorum. "Sekiz şehrin sahibi sizi öylece kabul edecek değil herhalde!" gözlerini devirdiğini arkayı gösteren aynadan anlıyorum.
**
Devasa şehri gördüğümde derin bir iç çekerek gemiyi alçaltıyorum. Tıpkı sembollerindeki gibi tasarlanmış başkent dedikleri şehir. Kocaman dairenin ortasında Aokdapan ve onun yanında sekiz şehri temsil eden üçgenler yer alıyor. Şehrin tam karşısında akan bir nehrin görüntüsü beliriyor birden. Uçan araçlar, yeşil ağaçlar ve beyaz binalar araya giriyor şehre yaklaştıkça.
Geminin kapısını açıp dışarıya çıktığımda derin bir nefes alıyorum. "Burası mükemmel," diyor Anasti.
Silahlarını bize doğrultmuş üç muhafız bize doğru yaklaşıyor.
"Kemi setera zakir!" (Hareket etmeyin)
Tercüman onlara doğru yaklaşıyor ve bilmediğimiz dille konuşmaya devam ediyor. Bir müddet sonra muhafızlar silahlarını indiriyor. "Beni takip edin." Tercümana güvenerek yürüyoruz.
"Sizi aramalarına izin verin," Devasa boyuttaki beyaz bir kapının yanına geldiğimizde askerlerin taramasından geçiyoruz. İçeriye davet edilerek olacakları bekliyoruz.
Beş dakika sonra Emily koridorun başında beliriyor. Üzerindeki siyah, mavi ve bordo renkteki elbise dikkatimi çekiyor. Saçlarını bir tülle kapatmış. "Sen iyi misin?" diyerek yanına yaklaşıyorum. Sırasıyla Kansas'a, Anasti'ye ve bana sarılıyor. Gözlerini Dehla'ya dikiyor.
"Onları buraya getrdiğin için teşekkürler." Dehla gülümseyerek yanımızdan ayrılıyor.
"Neden böyle giyindin," eliyle kıyafeti göstererek söyleniyor Kansas. Emily derin bir nefes alıyor ve oturuyor. "Yıllar önce buradan kaçtığım için cezalandırılıyorum. Üzerimde bu kıyafet varken hiç kimse emirlerimi yerine getirmez, herkes beni kutsal üç renk taşına ihanet ettiğim için küçümser. Bu bir nevi yas kıyafeti. "
"Bunu ne zamana kadar sürdüreceksin?"
"Ölünceye, ölünceye kadar."
Başındaki sekiz zümrüt yeşil nokta parlamaya devam ediyordu. "Seni kraliçeleri olarak görüyorlar."
"Artık bu mümkün değil," diyerek fısıldıyor. Gözlerimin içine bakarak "Buradan gitmelisiniz."
Gitmek zorunda olduğumuzu herkes söylüyor ama gidemeyeceğimizi tek bir kişi biliyordu.
"Koloniye geri dönemeyiz!" gözlerine bakarak söyleniyorum.
"Sizi öldürürler Crash, hiçbirinize acımazlar." Ona baktığımda sızlıyordu kalbim. Burada böylece yaşamak zorunda olmadığını biliyor.
"Sende geleceksen, gideriz buradan."
"Crash, başımdaki sekiz zümrüt parladığı sürece bu gezegenden ayrılmam imkansız."
Anlamamış gözlerle ona baktığımızı fark ettiğinde başındaki tülü çıkarıyor.
"Buradan kaçtığımda iki şehir savaş halindeydi. İki şehirde çok kayıp verdi. Bu yüzden sekiz taşın sadece altısı kutsal taştan eneji alıyordu. Ama şimdi sekiz şehir barış içinde. Burayı terk etmem halinde ölürüm."
Dediği şeyler benim için saçma olsa da onun için bir gerçekti. Kaybetmeyi ikinci bir kez yaşamak istemiyordu. Onu burada bırakmayacağımı hissediyordu.
"Sen olmadan asla gitmeyeceğim Emily! Asla!"
Ellerini ellerime değdiriyor. "Gitmek zorundasın, yoksa hepimiz ölürüz."
Gideceğimi kabul ederek gemiye doğru yürüdüm. Kansas ve ben arkadan gidecektik, öncelik olarak diğer gemileri gönderdik. Gemiye binmeden önce gözlerimin içine baktı son kez Emily. "Beni asla unutma Crash," dediğinde ağlıyordu. Sıkıca sarıldı bedenime bir sarmaşık gibi. Gitmemi istemiyordu o da. Gemiye hızla bindiğimde Kansa yanıma oturdu.
"Aklındaki şeyi yapmana izin vermeyeceğim Crash," şehirlerden bir tanesini yok edecektim.
Karşımda duran evlere odaklandım. Kavuşamayan aşkların ateşi kül edecekti bu şehri.
"Crash," diye bağırdı Kansas. "Yapma!"
Kansas beni anlamıyordu. Bu şehri kül etmek istemediğimi o da çok iyi biliyordu. Ama Emily'i seviyordum onun burada acı çekmesine göz yumamazdım.
"Kalpler birleşmedikçe bedenler tek kalmaya mahkumdur," diyerek fısıldadım. Roketleri ateşleyen düğmenin üzerine basmaya hazırlanıyordum.
Sadece sevdiğim için göze aldım öldürmeyi, onsuz yaşayamazdım çünkü...
Sayemlin Duvarı
Ellerim titriyordu. Kalbimin atışını kulaklarımda hissedebiliyordum. Elimin altındaki düğmeye basmam an meselesiydi. Ama basamıyordum. Tam karşımda gördüğüm üç küçük çocuğu sevdiğim birisi için öldüremezdim. Onun için çocuk katili olacak kadar kötü biri değildim.
"Sakın yapma, yalvarırım." Kansas yanımda bana yalvarırken gözleri kızarmıştı. Her an ağlamaya hazır gibi bir ifade vardı yüzünde. "Başka yolunu buluruz Crash, onlar masum." Eliyle karşıda oynayan üç küçük çocuğu işaret etti. "Onları öldürürsen Emily seni affetmez." Haklı olabilirdi. Emily beni affetmezdi. Elimle defalarca önümde duran metal masaya vurdum. Gözümden akan ılık gözyaşları tenime değiyordu. Bedenim bir sınavdan geçiyor gibiydi. Her defasında yenilen taraf olmaktan bıkmıştım artık.
"Başka yolu yok!" diyerek bağırdım. "Onu burada ölüme terk edemem!" Kansas'ın gözleri üzerimde gezinirken "Onu burada bırakamam!" diye fısıldadım bir kez daha.
"Onu terk etmeyeceğiz, Crash." Na yapmayı düşündüğünü bilmiyordum ama bir çaresi yoktu. Onu öylece alıp, gemiye bindirip evimize götüremezdim. Bu kötü gezegenin katı kuralları yüzünden onu canından edemezdim.
"Gittiğimizi düşünüyorlar!" dedi Kansas. "Bizi görmeyecekleri bir yere gitmeliyiz." Önümdeki tuşlara bakarken gözyaşlarımı siliyordum. "Ben kullanacağım, biraz dinlenmelisin." Geminin komutasını ona devrederek arka tarafa geçtim. Öncelik olarak fark edilmemiz gerektiğini biliyordum. Kendimizi ve gemiyi saklamalıydık. Daha sonra Emily'i nasıl kurtaracağımızı düşünür ve bir plan yapardık.
Arka kısma geçtiğimde uzun koltuklardan birine uzandım. Gözlerim gittikçe ağırlaşıyordu. Uyumak ve Emily'nin kabusuyla uyanmak istemiyordum. Kalbim onu her gördüğümde sızlıyordu, sızlayan kalbim ise bana yarıda kalan mutlu günlerimizi hatırlatıyordu. Gözlerimin içine bakıp: "Buradan gitmelisiniz!" demişti öylece. Babası tarafından cezalandırılarak ölüme terk edilmişti. Onunla geçirdiğim güzel günler canımı yakmaya yetiyordu. Bu kadar kısa sürede kaybetmeye hazır değildim. Yenilgimi kabul ediyorum ama henüz yıkılmamıştım.
"Burası uygun, galiba yaşayan yok."
Kansas'ın cümlesi üzerine uzandığım yerden doğruldum. Gözlerimi pencereye diktim. Geldiğimiz yer uzun boylu otlarla ve seyrek, küçük gruplardan oluşan ağaçlarla çevriliydi. Kolonide öğretilen savan biyomuna benziyordu. "Burası iyi ama gemi fark edilebilir."
"Haklısın Crash, biraz daha ilerleyelim. Geminin fark edilmemesi gerek."
Gemiyi tekrardan harekete geçirdiğinde kalktığım yere tekrardan oturdum. Başımı geriye yasladığımda derin bir nefes aldım. Gözlerime yığılan ağırlığı daha fazla kaldıramayacak kadar zayıf ve halsiz düşmüştüm. Uyumak hiç iyi bir fikir olmasa da gözümü kapatmıştım.
**
Üzerime serilen ince çarşafı fark ettiğimde gözlerimi araladım. "Uyandırdım mı seni?" diyerek fısıldıyordu tam karşımda duran Kansas. Hayır anlamında başımı salladım. "Ne zamandır uyuyorum?" Kolundaki bordo saatine bakarak "Yaklaşık iki saat." Üzerimdeki ağırlığın henüz geçmediğini hissettiğimde iki saat uyuduğuma inanamıyordum. "Büyük bir ağacın altına sabitledim gemiyi. Bizi burada fark etmeleri zor."
Ayağı kalktığımda omuzlarımı geriye doğru ayırdım. Dışarıya çıkmak için baş parmağımı ekrana bastırdım. Kapı kayarak açıldı. temiz bir havanın yüzümü okşamasına izin verdim. Kuzeyden esen yıldız rüzgarı tepede bütün sıcaklığıyla parlayan güneşe savaş açmış gibiydi.
"İlk durduğumuz yerin otuz kilometre uzağı. Burası sık ağaçlıklara sahip. Bir müddet burada kalabiliriz."
"Evet, burası iyiymiş."
Kansas'ın yorgunluğu gözlerinden okunuyordu. "Sen dinlen, ben idare ederim." Sanki bu cümleyi kurmamı bekliyormuş gibi gülümsedi. "Biraz uyumak iyi gelecektir, haklısın. Çok sıkılırsan beni uyandır." Başımı gülümseyerek salladığımda Kansas çoktan uzun koltuklardan birine uzanmıştı. Geminin komuta odasının hemen yanında küçük bir mutfak vardı. Kahve yapmak için oraya geçtim. Kahve makinesinin düğmesine basarak kahvenin bardağa dolmasını bekledim. Kahvenin üzerinden buharlar tepeye doğru yükselirken yanımda getirdiğim yazı defterim aklıma geldi. Beni dinleyecek tek kişi şimdilik defterimdi. Bütün sırlarımı bilen tek varlık.
Kahveyi elime alıp komuta masasına oturdum. Defterim masanın altındaki çekmecedeydi. Çekmecenin üzerindeki parmak okuma sistemine baş parmağımı yerleştirdim. Bütün sırlarımı bilen defterim oradaydı. Bir şeyler yazmak ve kafa dağıtmak için tam zamanıydı.
"Gözleri bir elmas gibi parlıyordu. Bedeni tıpkı peri masallarındaki gibiydi. Kaşlarının üzerinde yer alan zümrüt tılsımların parlamasıyla gecenin en parlağı ilan edilmişti. Karanlığı yaran bir ışığı vardı. Güçlü ve zarifti. Cesaretinin yanı sıra korkaktı. En büyük düşmanı karanlıktı. Beyaz saçları gecenin kaybolan dolunayını aratmıyordu. O bir Kraliçeydi, öyle olmayı hak ediyordu."
Emily'i gözlerimin önüne getirerek yazımı yazıyordum. Onu her düşünüşümde kalbim sızlıyordu. Elimdeki kahveyi alıp dışarıya çıktım. Güneşin yakıcılığı yavaştan kayboluyordu. Batacak olan güneşi izlemek için geminin üzerine çıktım. Daha sonra ağaca...
Bütün semanın üzerine çöktü koyu kızıl. Gökyüzünde kaybolmakta olan derin maviyi gördüğümde karanlığı düşünüyordum. Aniden koyu yeşil bulutlar bastırdı güneşin kızıl rengini. Hızla gemiye geri döndüm. Koyu yeşil bulutlar hiç olumlu bir şey olacağını söylemiyordu. yağacak olan yağmur zehirli veya tehlikeli olabilirdi. Geminin bütün korumalarını aktifleştirmeliydim. İlk işim geminin tam tepesinde yar alan cam korumaları açmak oldu. Yaklaşık üç dakika süren bu işlem bütün gemiyi kırılmaz camla sarmalıyordu. İkinci işlem çalışan motorları durdurmak oldu. Kapının ve camların kapalı olduğuna emin olduktan sonra koltuğuma geçip uzandım. Benim erişimim olmadan kimse buradan çıkamazdı ve kimse giremezdi.
**
Gece boyunca yağan yağmuru aldırmamıştım. Yıldırımlar yeşil ışık vererek bütün semayı aydınlatıyordu. daha önce böyle bir şey görmemiştim. Yağan yağmur öylece camın üzerine düşüyordu. Gemiye bir daması bile değmiyordu.
"Bu ses ne?" diyerek doğruldu uzandığı yerden. Karanlığı aydınlatan yeşil ışıklardan korkarak bağırdı: "Crash neredesin?" Elimdeki beyaz ışığı yakarak ona doğru tuttum. "Neler oluyor?" Beyaz ışıktan yaşaran gözlerini kısarak bana doğru yürümeye başladı. "Anlamadığım bir fırtına başladı, koyu yeşil bulutlar her yeri kapatınca tehlikeli olabileceğini düşündüm ve bütün enerjiyi kestim."
"İyi yapmışsın, bütün sistemi kapattın mı?" ışığı elimden alarak masanın tam ortasına koydu. "Evet, hemen hemen hepsinin enerjisini kestim." Elimle karşıdaki ana şalteri gösterdim. Bana bakarak gülümsediğini karanlıkta olsa sezebiliyordum.
"Kaç saattir böyle devam ediyor?"
"Güneş battı batalı."
Ağzını kapatarak esniyordu. "Uykumu alamamış gibiyim," diye mırıldandı. "Kahve ister misin?"
Ayağı kalktığını gördüğümde "Evet," dedim. Pille çalışan makinenin yanına doğru gitmeye başladı. Mutfakla oturduğum yerin arasında en fazla on beş adımlık mesafe vardı.
"Kolonideyken," diyerek bağırdı mutfaktan. "Oradayken böyle bir şeyin olacağını hiç tahmin bile etmezdim. Ama şimdi bakıyorum da aynı dünyada gibiyim. Mavi gökyüzü, ay, güneş, yeşil ağaçlar, yağmur... kendimi bir anlığına da olsa dünyadaymış gibi hissettim."
"Haklısın, tıpkı dünyadaymışız gibi."
Dört dakika sonra elindeki kahveleri alıp yanıma geldiğinde yüzümdeki ifadesizliği sezmemesini umut ediyordum.Ama söz konusu Kansas olunca bu biraz zor bir uğraş doğrusu. "Neden yüzün asık?" sesi konuşmamızı hiç kimsenin duymamasını ister gibi kısık çıkıyordu.
"Emily," diyerek fısıldadım. Bakışları bir dost sıcaklığında üzerimde geziniyordu.
"Crash," eliyle omzuma dokundu. "Üzüldüğünü biliyorum. Hatta seninle aynı durumdayız. Ama biz daha buradayız ve onu almadan gitmeyeceğiz." Yüzündeki tebessümü fark ettiğimde azıcıkta olsa rahatladım. Beni destekleyen birisi vardı çünkü yanımda.
"Murp," dedim. Onun ismini andığımda omzumdaki ellerini çekti. "Onunla aramız hiç iyi değil." Hızla büyüyen gözlerimi üzerine diktim. "Nasıl, nasıl aranız iyi değil?"
Derin bir nefes alarak gözlerini karşı cama dikti. "O benim buraya gelmemi istemiyordu ve ben onu dinlemedim. Sayemlin'e gidersen ilişkimiz biter dedi. Ona defalarca koloninin eriyip bittiğini ve yakında büyük bir metal hurdadan başka bir şey olmayacağını söyledim. Ama o beni dinlemiyor. Burada doğdum burada öleceğim düşüncesiyle yaşıyor."
"Anlıyorum," diyerek mırıldandım. ne diyeceğimi hangisinin düşüncesi hakkında yorum yapacağımı bilmiyordum. Her iki tarafında kendine göre haklı yanları vardı. Ve ben taraf tutmamalıydım.
"Bir zamanlar Diriliş parlak bir yıldız gibiydi," ayağı kalktığında ışıktan parlayan şeffaf gözyaşını görebiliyordum. "Kurucularımız biz çocukları için bütün eksikleri gidermişlerdi. Uzayda yaşamamız için her şey yerli yerindeydi. Şimdi kurucularımız öldü ve kolonide bir yıldız gibi sönüp gidecek. Bizim burada yaşamamız gerekli Crash, kendimize bir dünya daha inşa edemeyiz. Su boruları günden güne kötüye gidiyor, yaşayanlar için oksijen yetersiz."
"Orada her şey yoluna girecek," dediğimde hızla bağırdı.
"Hiçbir şey yoluna girmeyecek, Crash." Onun bağırması dışında en ufak çıt yoktu. Gözlerini 'üzgünüm' dermişçesine üzerime dikti.
"Murp aklıma geliyor ve ona kızıyorum. Özür dilerim Crash. Bağırmak istemedim."
"Sorun yok, seni anlayabiliyorum."
"Bazen seni sıkıca saracak kimsen olmaz, kendini yalnız hissedersin. Terk edilmiş, unutulmuş ve yüzüstü bırakılmış gibi... ama her defasında hayata yine sıkı sıkıya sarılırsın. Çünkü içindeki bütün sevgi seni terk eden o insan için daha fazla büyür. Ve sen onun için yaşamaya devam edersin."
"Ya da içimdeki bütün intikamı ondan çıkarmak için yaşamaya devam ederim," diyerek fikrimi değiştirdi Kansas. "Her ikisi de olabilir ama kazanan sevgi olacaktır."
Gittikçe hissizleşen duygularıma yenik düşmekten korkuyordum. Onsuz yaşamaktan ve zayıf kalmaktan, yenilmekten. Her şey korkularımla yüzleştiriyordu beni. Bir senaryo yazısı gibiydi hayatım, ben ise bir oyuncu. Herkes gördüğü kadarına inanıyordu ama kimse gerçek benim ne durumda olduğumu bilmiyordu.
"Uyumam gerekli, yoksa ertesi gün yorgunluktan dolayı ölebilirim."
Uzun koltuklardan birine kıvrılmadan hemen önce Kansas'a baktım.
"Onu hatırladığında kalbin hızla atmaya başlıyorsa, sevgi kazanıyor demektir. İyi geceler."
"İyi geceler."
Üzerime çektiğim ince çarşafı bedenime sıkıca doladım. Gemi gittikçe soğuyordu. İçeriye süzülen bir iki parça ışık karşı taraftaki metal duvara yansıyordu. Merakıma yenik düşerek çarşafı bedenimden ayırdım. Pencerenin yanına geçtiğimde devasa boyuttaki Kızıl Ay'ı gördüm. Garip ve ilginçti. Yağmur dinmiş, koyu yeşil bulutlar dağılmıştı. İçerinin soğuduğunu tekrar hatırladığımda bütün sistemi çalıştırmak için ekranın başına oturdum. Isıtıcıların seviyesini bir seviye artırıp, yerime geçtim. Bu gece rahat uyumalıydım. Yarın çok işimiz vardı.
***
Kulağımdaki derin çınlamayla uyandığımda üzerimdeki ağırlığın gittiğini hissedebiliyordum. Güneşin ışıkları bütünlüğüyle gökyüzünü teslim almıştı. Geminin içi parlak bir renkle dolmuştu.
"Günaydın!" dedi uykulu bir halle Kansas.
"Günaydın!"
Ayağı kalktığımda ilk işim geminin üzerindeki cam korumayı devre dışı bırakmak oldu. Daha sonra temiz hava almak için dışarıya çıkmayı düşünüyordum.
"Koruma kalkanı devre dışı bırakılıyor. Beş saniye, dört saniye, üç saniye, iki saniye, bir saniye. Cam Kalkan devre dışı"
Ana ekranın başından kalktıktan hemen sonra kapının yanına geçtim. Sisteme baş parmağımı okuttuktan sonra kapının açılmasını bekledim. Üç saniye sonra yana kayarak açıldı.
Dışarıya attığım bir adımla onu karşımda gördüm. Ne olduğu hakkında bir fikrim yoktu. Gözleri kızıla çalmış, saçları siyah ve upuzun boyuyla...
"Crash kahven," yanıma doğru gelen Kansas karşımızda duran yaratığı gördüğünde çığlık atarak içeriye geçti. Arkasından hemen yanına koştum. Bütün girişleri kilitleyerek ana ekranın yanında oturan Kansas'a bağırdım.
"Gemiyi havalandır, uzaklaşalım!"
Sistemin başına geçtiğimde korkudan kaskatı kesilen yüzüne baktım Kansas'ın: "Gitmeliyiz." Kafasını bir iki defa sallayıp fısıldadı: "E... evet," Ellerimi fırlatma dümenine hızla yerleştirdim. Gemi havalandıktan sonra derin bir nefes aldım.
"O şey bizimle oradayken ben nasıl uyuyabildim?" Korku ve öfke patlaması yaşıyordu.
Kızıl gözlerini ve uzun boyunu anımsadığımda: "Onun orada olduğunu bilmiyorduk," dedim. Onun ne olduğu hakkında bir fikrim yoktu. Kızıl bakışlarıyla bile karşıdakini kalp krizinden öldürebilirdi.
"Burada bir an bile kalamam artık, Emily'nin yanına gidelim. Aokdapan'a sür."
Haklıydı, bu gizemli gezegende çok fazla kalmasak da sıkılmıştık. Burada yaşamak istiyorsak her yerini bilmeliydik.
**
"Birde burada yaşayalım diyoruz. Bu gezegende karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz. Ben hala şoktayım. O kötü şey oradayken nasıl rahatça uyuyabildim. Onu gece karşımda bana bakıyorken görseydim şimdi burada olamazdım. Çoktan ölmüştüm."
Onun her dediğine katılıyordum. Kalbimin atışını kulaklarımda hissederken adını bilmediğim bir şehrin üzerinden geçiyorduk. Buranın insanları da tuhaftı. Hepsinin beyaz saçları vardı ve bulundukları şehrin kutsal rengindeydi gözleri. Tek ortak noktaları hepsinin beyaz saçları olmasıydı.
Cetelin
Derin bir nefesle gözlerini araladığında başının üzerinde yanan beyaz ışığı ve kulağının dibinde öten cihazı fark etti. Hastanede olduğunu ve içtiği ilaçların onu öldürmeye yetmediğini anladığında yüzünü buruşturdu. Kendisinden midesi bulanıyordu artık. Yaptıklarından dolayı suçlu olduğunu kabul ediyordu. Odasında hiç kimse yoktu. Koluna takılmış seruma baktı hızla. Kurtulmak istemiyordu. Bu dünyada artık nefes almak, yaşama istemiyordu. huzursuzluğun alevi bütün bedenini sarmıştı, her geçen gün ona daha fazla acı çektiriyordu. Yavaşça yataktan doğruldu. Karşıdaki pencereye doğru yürüdü. Sessizce atıyordu adımlarını. Pencerenin yanına geldiğinde tıpkı kendisi gibi kararmış gökyüzünü seyretti. Yıldızlar bir bir parlıyordu. Ay'ın önüne geçmiş koyu bulutlar onun ışığını kesiyordu. Camın aralıklı kısmından rüzgarın buğulu sesi odayı doldurduğunda arkasında bir ses duydu.
"Uyandın mı?"
Genç komiser Welts'di bu. Cetelin onu aldırmadan cama yasladı kafasını.
"İyi misin?" Odada onun sesinden başka ses çıkmıyordu. Genç komiser kapının yanında durdu. "Bir şeye ihtiyacın olursa ben buradayım." Kapının kulpunu aşağıya doğru bastırdı Welts. Çıkıyordu onun yanından.
"Beni neden kurtardınız?" diyerek fısıldadı Cetelin. "Bedenim acı çekiyor, her gün sızlıyor kalbim."
Genç komiser kapıyı hızla örterek içeriye geçti. Ona acır gözlerle baktığını anlayabiliyordu Cetelin.
"Yaşadıklarını değiştiremem. Yaptıklarını da unutturamam sana. Ölüm hiçbir şeyin çaresi değil. Yaptıklarının bedelini ödemeden, ruhunun rahat olacağını mı düşünüyorsun?"
"Ne yapacağım? Pişmanlık ateşi tüm bedenimi sardı. Ondan kurtulamıyorum. Kardeşimin mavi gözleri, yüzü gözümün önüne geliyor. Bütün suç bendeydi, babamı asla dinlememeliydim."
Welts ona acıklı acıklı bakarken bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Ama yapacağı hiçbir şey yoktu. Cetelin artık yaşayan bir ölüydü.
"Senin ev hapsine terfi etmeni istiyoruz, bu yüzden mahkemeye bildiri gönderdik. Seni tekrardan yargılayacaklar."
Cetelin hiç cevap vermedi. Gözlerini tam tepeye dikmişti. Karanlık gittikçe bütün gökyüzünü esir almıştı. Arabaların parlak ışıkları ve korna sesleri gökyüzünü seyretmesine engel oluyordu.
"Ben dışarıdayım," diyerek çıktı Welts. Hava almak için camın kulpuna elini götürdüğünde kilitli olduğunu anladı. Haklılardı, bir kere intihara kalkmıştı çünkü. Bu hayatta yaptıklarının bedelini ödemeden, ölmeyecekti. Eskisi gibi olmayı özledi bir anlığına. Ama bunun gerçekleşmesinin bir an bile imkanı yoktu. Cetelin sandalyesini geriye doğru savurarak hızla bağırdı.
"Pişmanım!"
Eliyle saçlarını yolmaya başladı. Bedeni titriyordu, kardeşi ve çocukları ona carı bir şekilde bakıyorlardı. Tam karşısında duruyordu hepsi.
"Emily," dedi fısıltıya benzer bir sesle. "Beni affet!" Ona doğru ellerini uzattı. Kalbinin içindeki sızı, içinde yanan pişmanlık ateşi onu öldürmeye meyilli gibiydi. Titreyerek bağırdı bir kez daha: "Beni affet!" kardeşi tam karşısında ona gülümseyerek bakıyordu. Sanki hiç ölmemiş gibiydi. Ama o ölmüştü, Cetelin sadece bir hayal görüyordu. Gördüğü hayal bile onun daha fazla acı çekmesine yol açıyordu.
"Yeter!" boğazından acıyla çıkan tek kelimeyle yere yığıldı. Öylece bekledi ölümü, onun soğuk ellerine teslim olmak onun için bir onurdu.
İçeriye giren iki hemşirenin birisinin elinde sakinleştirici iğne vardı. Biri kolunu tuttu, diğeri acımadan iğneyi koluna batırdı. Acınmaya ihtiyacı yoktu. Bedeni bile ondan soğumuştu.
**
Kaç saat öylece uyuduğunu bilmiyordu. Sağ bileği sedyeye kelepçelenmişti. Yerdeki saçlarına baktı, acımasızca yolduğu saçlarına. Odaya giren Welts onun gözlerinin içine bakıyordu.
"Böyle yaparak rahatlayamazsın, acı seni iyice içine çekiyor ve sen bundan rahatsız olmuyorsun. Yaptıklarının farkındasın ama pişmansın. Kendini rahat bırak artık."
Cetelin gözlerinden akan ılık gözyaşlarıyla irkildi.
"Karanlıkta gölgem bile beni terk etti, kendime nasıl güvenebilirim? Nasıl eskisi olabilirim? Kardeşimi öldürdüm ben."
"Sen kendini affetmedikçe, af bekleme." Doğruldu komiser, "Üç gün boyunca hastanede kalacaksın, bazı raporların tamamlanması gerekiyor. Daha sonra seni evine götüreceğiz."
**
"Onu öldürdüm," diyerek fısıldadı. Daha önce yürüdüğü yolları bile şimdi tanıyamaz haldeydi. Hastaneden çıkalı bir saat olmuştu. Onu ilk uçakla Rusya'ya götüreceklerdi. Anılarının öldüğü evinde ona iyice acı çektireceklerdi.
Uçaktan indikten sonra evine doğru ilerledi. Bir askeri araçla götürüyorlardı.
Yaklaşık otuz dakika sonra iki katlı evini gördü. Bahçesinde oynayan çocuklarını ve onu kapıda bekleyen babasını hayalledi bir anlığına. Onlar yoktu. Evine attığı her adımda bedeni titriyordu, soğukta kalmış bir çocuk gibi. İçeriye geçtiğinde her şey yerli yerinde duruyordu, onların fotoğrafları haricinde. Hiçbirisi kalmamıştı. Çerçevelerden çıkarılmıştı hepsi. Masanın üzerinde küçük ve aceleyle yazılmış not vardı.
"Fotoğrafları iyi olduğun zamanlar için sakladım," Welts.
Acı çekmemesi ve kendisinin artık bu pişmanlıkla yaşamaya alışması gerektiğini biliyordu. Öyle yaşamak ona eziyet verse bile bunu göze alacaktı.
Evinin kapısını üzerine demir bir parmaklık yapılmıştı, aynı parmaklık daha sık şekilde pencerelere uygulanmıştı. Onun dışarıya çıkması kesinlikle yasaklanmıştı.
Çocuklarının cenazesini defnetmek için geldiği ülkesindeydi şimdi. Kardeşi Emily Florida'da kalmıştı. Onu ziyaret etmek için hazır hissetmiyordu, hissetse bile kurallar buna asla izin vermezdi.
Kitaplığın arkasındaki CD dolabından küçük çocuğunun doğum günü kayıtlarını çıkardı. Onu televizyona yerleştirdiğinde koltuğun üzerine oturmuştu. Video başladığında acımasızca ağlamaya başladı. Bedenini titremesi tekrardan baş gösterdiğinde olduğu yere yığıldı. Acı çekiyordu ve yaşamının geri kalanı böyle geçmeye mahkum edilmişti.
"Her şeyi mahvettin," dedi bir ses. Yıllar önce kaybettiği annesinin tiz sesiydi bu. Onu görür görmez gözyaşlarını sildi Cetelin.
"Onu öldürerek her şeyini mahvettin. Onu sana emanet etmiştim."
"Affet beni anne. Ben böyle olsun istemedim, hiç istemedim."
"Yaşanılanları silebiliyorsan kalbinden, rahatsın demektir..."
Annesi gözden kaybolduğunda öylece kaldı tek başına. Her şeyi denemişti, ölmeyi bile...
***
Tan yerinin ağarmasıyla kuşların sesleri belirginleşmeye başlamıştı. Demir parmaklıkların kilidi açıldığında içeriden 'Doğum günün kutlu olsun' sesleri yükseliyordu. Genç asker elindeki yemek kutusunu yere koyarak sesin geldiği yere doğru yürüdü. Koltuğun yanı başında, hareketsizce yatan Cetelin'i gördü. Koşarak yanına yaklaştı.
"Bayan Cetelin" asker telsizinden bağırarak sağlık çalışanı istedi. Gelen ambulansın içinden iki acil teknisyen ekibi içeriye geçti. Kalbi dinlendi Cetelin'in.
"Ölmüş," diyerek yüzünü örttü kahverengi saçlı teknisyen.
Kalbine yenik düşmüş, içindeki pişmanlık alevinin içinde kendisini karanlığa teslim etmişti. Geçirdiği kalp krizi sonucu bütünlüğüyle ayrılmıştı. Geriye kalan ailesiyle beraber geçirdiği butlu günler olmuştu. Televizyondan yankılanan 'Doğum günün kutlu olsun' sesi askerin televizyonu kapatmasıyla son buldu. Böylelikle bir yaşam paramparça olmuştu...
Florida
"Amirim," diyerek içeriye girdi Sasha. "Cetelin kalp krizi geçirmiş." Genç komiser hızla ayağı kalktı. "Durumu nasıl?"
"Maalesef," Genç komiser üzülmüştü. O kadar emek vermişlerdi onu hayatta tutabilmek için ama o yaşadıklarının içinde boğulmuştu. Acımasız soğuk eller onu sonunda öldürmüştü. Buhranla çekmeceden dosyayı çıkardı Welts. Üzerinde Emily ve Cetelin'in resimleri vardı. Eline aldığı kırmızı kalemle dosyanın üzerine not düştü.
"Dosya kapandı"
İçindeki pişmanlık alevi dinmiş miydi bilinmiyordu.
"En azından kendisini öldürmedi, bu bizi daha fazla üzerdi." diyerek mırıldandı Welts. "Çocuklarının yanına gömülsün, haber gönderin görevlilere."
"Evet, öyle düşünülmüş zaten. Yarın gömülecek."
Parçalanan aileden geriye kalan son kişiydi Cetelin. Babasının ölüm tehditleri üzerine kardeşini öldürmeye zorlanmıştı. Yoksa iki çocuğu ölecekti. Ama o yanlış tercih yaptı, kardeşini öldürdükten sonra iki çocuğunu ve babasını da kaybetmişti.
"Karanlıkta gölgesi bile onu yalnız bırakmıştı..."
"O da karanlığı dost bilmişti...