33

1226 Kelimeler
Görüşme Camın açık kalmış aralıklarından içeriye doğru süzülen temiz hava, yüzümü okşuyordu. Devasa boyuttaki gezegene iniş yapmadan önce küçük bir alana gemiyi sabitledim. Bizi gördükleri yerde öldürebilirlerdi.  "Önce tercüman kızı bulmalıyız," dedi Kansas. İlk işimiz o olmalıydı. Bu yüzden Nepadora'ya geri gitmeliydik. Ama orası da bizim için tehlikeliydi. Geminin komuta kısmına doğru ilerlerken daha önce var olduklarını hiç bilmediğim bu gezegenin parlak Ay'ına baktım. Güneşin ışıkları bütün karanlığı silmesine rağmen Ay tepede parlamaya devam ediyordu.  "O yaratığı gördüğüm gece Ay kızıldı, tıpkı onun gözleri gibi." Kansas ürkekçe gözlerimin içine baktığında oturduğu yerden istemsizce kıpırdanıyordu.  "Onu hatırlatma," diyerek bağırdı. Korkusu gözlerinden okunuyordu.  "İnan onu hafızamdan silemiyorum. Unutmak ve hatırlatmamak elde değil." Gülümseyerek yüzüme baktı. "Şimdi asıl işimize odaklanalım. Nepadora'ya gidecek miyiz?"  "Bizim için güvenli değil. Bu sefer kesin" elimi bir silah gibi yapıp iki kaşımın ortasına dayadığımda vermek istediğim mesajı anlamıştı Kansas. "Bizi kesin öldürürler diyorsun,"  "Demiyorum, kesin öyle."  Geminin çıkış kapısına doğru yürüdüğümde dışarıdaki küçük hareketlenmeleri gördüm.  "Galiba misafirlerimiz var, Kansas."  Geminin dışı koyu yeşil ve beyaz üniformalı askerlerle dolmuştu. Tahminimce kırk asker elinde silah bizi öylece dışarıda bekliyordu.  "Ne yapacağız?"  Klimadan esen ılık rüzgar yüzüme değerken "Karşılık verirsek ölürüz."  "Kaçmaya kalksak da ölürüz." dedi tam gözlerimin içine bakarken. Tek çare eller yukarıda tesilm olmaktı.  "En iyi fikir teslim olmak," Kansas'ta benim gibi düşünüyordu. Komuta kısmında bulunan ana şalteri kapatarak, gemide bulunan silahları güvenli bölgeye kilitledim. Gemi benim yetkim olmadan uçamazdı. Kimse içine bile giremezdi. Tabi benim parmağımı kesmedikleri sürece.  Ana ekrana baş parmağımı yerleştirdiğimde kapının açılmasını bekledim. Ellerimiz yukarıda öylece dışarıya çıktık. Rüzgar, tıpkı geminin kliması gibi ılık esiyordu.  "Sektra!"  (Durun!) Ne dediklerini anlamıyorduk. Kansas gözlerini gözlerime kilitledi. Ve başıyla onayladı. Dizlerimizin üzerine çökerek ellerimizi ensemize bağladık. İçlerinden birisi yanımıza gelerek elindeki parlak metali bileklerimize yerleştirdi. Küçük bir 'Tak' sesi çıktı kelepçeden. Ortasında yanan altın sarısı renk birden kırmızıya dönüştü.  Bizi ayağı kaldırdıklarında hazırda bekleyen uçaklarına götürdüler. Ne olacağını bilmiyorduk ama başkente yakındık. Bizi -büyük ihtimalle- oraya götürüyorlardı. Yargılandıktan sonra ölüm dedikleri bu olsa gerek.  On Dört Dakika Sonra Gemilerin yere inmesiyle büyük ve göz alıcı o binanın önüne çıkarıldık. Etraftaki bütün insanlar beyaz giyinmişti. Binaların rengi beyaz ve koyu yeşildi. Askerlerden ikisi kollarımın arasına girerek beni içeriye doğru yürütmeye başladılar. Dört taraftan akan nehrin sesi huzur vericiydi. Bizi izleyen meraklı gözlere bakamıyordum. Rahatlıkla otuz kişinin sığabileceği o kapının önüne geldiğimizde duraksadım. Sayemlin'in sembolü bu sefer farklı renklerle işlenmişti buraya. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. Asker, içeriye girmem için beni arkamdan itti. O sırada Kansas'ın bağırmasıyla duraksadım tekrardan.  Yukarıya bak! Gözlerimi parlak güneşin ışıklarına diktiğimde orada bize ait bir şey gördüm. Bunlar Koloninin savaş gemileriydi. "Murp hepsini tamir etmiş, o, o buraya geldi Crash." bağırmaya devam ediyordu Kansas. Altı savaş gemisi Sayemlin semalarında belirmişti. İçeriye girmemek için dirensem de iki askerin gücü benimkinden fazlaydı.  Gemileri gördüğümde göğsümde oluşan sıcaklık beni daraltıyordu. Her an nefesim kesilecek kadar heyecanlıydım. Beyaz ışıkla dolu odalardan birine girdiğimizde askerler bizi öylece bıraktı.  "Crash," boş koridorda onun sesi yankılandı. Bu Emily'di, tam karşımda duruyordu. Gözleri her zamankinden daha parlaktı. Keskin bakışlarını üzerime diktiğinde bağırdı. "Size buradan gidin demiştim." Hızla omuzlarıma doladı kollarını. Beyaz saçının üzerindeki tül yoktu, aksine göz alıcı bir taç takmıştı.  "Kansas ," dedi ona da sarılırken. "Onu buradan götürmeliydin."  "Lida," dedi yüksekten gelen kalın bir ses. "Misafirlerimizi böyle mi karşılıyoruz?" Emily üçüncü katta bulunan adama keskin bir bakış attı. Onu aldırmadan tekrardan yüzüme baktı. "Buradan gitmeliydin!"  "Hadi onları yemek salonuna götür." adamın beyaz saçlarının üzerinde parlayan mavi bir taş vardı. "Gidelim," diyerek fısıldadı Emily.  Koridorda yürürken "O adam kimdi?" dedi Kansas. "O babam," Cevabını alan Kansas gözlerimin içine baktığında ufak çaplı bir şok geçirdiği anlaşıyordu.  *** Emily'nin attığı her adımda bulunan üniformalı askerler onun karşısında eğiliyordu. Herkes, ona verilmiş cezayı bilmiyor gibi duruyordu. "Yemek salonu bu tarafta," eliyle karşı odayı gösterdiğinde gülümsedi. "Baban bizi öldürecek gibi durmuyor, ha ne dersin?" Kansas ona bakarak söylendiğinde Emily gülümsedi. "İlk misafirlerine hep öyle davranır!"  Yemek salonuna girdiğimizde tavandan sarkan avize gözüme çarptı. Sekiz sarı ışığın tam ortasına koyulmuş mavi daire ona yarılan yerini almıştı. Masadan bir sandalye asılıp oturduğumda, içeriye o adam girdi. Üzerinde beyaz bir gömlek vardı. Başındaki taç ile uyumlu giyinmişti.  Ellerini iki yana açarak "Hoş geldiniz!" dedi. Yüzünde beliren tebessümle tam karşıdaki büyük koltuğa oturdu. "Beni tanıtmışsındır," diyerek Emily'e baktı. "Evet!" dedi huysuzca. "Tanıttım." "Siz gençlere bir şeyler anlatmak çok sıkıntılı bir durum. Hep burnunuzun dikine gidiyorsunuz. O," duraksayarak Emily'i gösterdi. "... size buradan gitmeniz gerektiğini söylemedi mi?"  "Söyledi," diyerek yanıt verdim. "Ama o olmadan asla gidemezdik, onun ait olduğu yer burası değil!" İçmedik tüm öfke ateşini yüzüne püskürmeye hazırdım ama Emily elimi sıkıca tuttu v başını 'hayır' anlamında salladı. Derin bir kahkaha atarak gözlerini üzerime kilitledi. "Onun ait olduğu yerin burası olduğunu kim söyledi? O buraya da ait değil!" beklemediğim bir cümle kurmuştu.  "O halde neden oğlunuzu Kolonimize gönderdiniz?" Kansas en az benim kadar öfkeliydi.  "O benim oğlum değil!" elindeki yüzüğün avuç kısmında kalan metalini masaya vuruyordu. "Siz gençlere laf anlatmanın zor olduğunu daha ilk cümlemde belirttim, küçük hanım." Kansas 'küçük hanım' söylemini duyduğunda gözleri ayrıldı. "İsmim Kansas," diyerek yanıt verdi. Adam gözlerini masada gezdirirken "Memnun oldum!"  "Asıl konumuza gelelim," diyerek doğruldum. "Bizi neden buraya getirdiniz?" Küçük çıkışmamdan dolayı sersemlemiş bir ifadeyle yüzüme baktı.  "Buradan gitmenizi size söylemem gerektiği için, delikanlı." "O olmadan," Emily'nin ellerini tutup ayağı kaldırdım. "... asla!" "Onu da götürün, sizinle gelmek isteyen herkesi götürün. Ama gideceğiniz bir yer yok. Koloninizden haberiniz yok galiba."  Gözlerim ister istemez Kansas'a kaydı. "Oraya ne oldu?" fısıldadığında adam acımasızca tebessüm etti. Emily ellerimi sıkıca tutarak "Bütün borular tekrardan patlamış," başımı iki elimin arasına aldığımda aklıma gelen ilk Globe oldu. "O savaş gemilerinden birinde olmalı, onunla görüşmeliyiz." hızla kapının yanına doğru yürüdüğümde "Henüz gitmeniz için izin verdiğimi hatırlamıyorum, delikanlı." dedi Doardo. "Konuşmamız gereken başka konular var!" Sandalyelerden birini tekrardan çekerek oturdum çaresizce. Bu adamı dinlemek zorunda olduğum için kendimi hiç iyi hissetmiyordum.  "Eviniz için üzgünüm, " sahte bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu. "Bir teklifim var," elindeki koyu siyah bir düğmeye bastığında ortaya açılan hologramın rengi gözümü acıtmıştı. Bütün renkler sonradan ortaya çıkmaya başladığında Doardo elindeki çubuğu hologramın üzerine doğrulttu.  "Kızıl gözlerle tanıştığınızı biliyorum, o bölge bizim için tehlikeli. Bu yüzden orada olduğunuzu bildiğim halde askerlerimi göndermedim. Kızıl gözler acımasızlardır." Kızıl gözü hatırladığımda Kansas'ın kaskatı kesilen yüzünü gördüm. "Onlar bizim siyah bölge diye isimlendirdiğimiz bölgelerde yaşıyorlar. İstenmeyen bir savaş söz konusu. Onlar bizi, biz onları istemiyoruz."  Bakışlarımı holograma diktiğimde "Bizden ne istiyorsun?" Parmağındaki yüzüğünü çıkararak Emily'e baktı. Emily yalvarır gözlerle başını sallıyordu.  "Mümkün olduğunca çok kırmızı kan!"  Şaşkın ve sersemlemiş bakışlarımı Kansas'a çevirdim.  "Bu ne demek oluyor?" Doardo ayağı kalkarak arkasında duran pencerenin üzerine bastırdı. Önce mavi ekranın ışığı tüm odayı doldurdu. Daha sonra Kızıl göz olarak nitelendirilen o yaratığın boydan aşağı resmi belirdi.  "Onları silahlarımızla öldürmeye çalıştık, hiçbir silah işe yaramadı. Kendi türüyle kavga eden, ölü bir kızıl gözü ele geçirdiğimiz zaman çeşitli araştırmalar yaptık. Kanları tıpkı sizin kanınız gibi kırmızı. O tehlikeli türü sizden başkası öldüremez!"  "Anlayamadım," diyerek ensesini kaşıdı Kansas. "Az önce kan istiyordunuz, şimdi onları bizim öldürmemiz gerektiğini... pek fazla bir şey anlamadık." Benim adıma da konuşuyordu. Doardo boğazını temizleyerek koltuğuna oturdu tekrardan.  "Yanlış anlamamışsın, onları sizin öldürmeniz gerekiyor. Bu savaş uğrunda kan dönmeniz gerektiğini bildiğim için sizden çok kırmızı kan istedim." "Bu yaptık diyelim, hepsini öldürdük... o zaman bizim çıkarımız ne olacak?" Gözlerim arada Emily'e kayıyordu. O bunu yapmamızı istemiyordu çünkü.  "Onların yaşadığı siyah bölgeler sizin olur." Dediklerine inanmak güç olsa da bunu yapmak biraz ince düşünce gerektiriyordu. İstenmeyen bir savaşa hiç kimse katılmazdı çünkü. 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE