34

4648 Kelimeler
Kapının açılmasıyla büyük bir ışık süzmesi içeriyi aydınlatmaya yetiyordu. Işığı arkasına almış öylece kapının önünde gizemlerle dolu bir adam duruyordu. Kimdi bu adam?  Ne istiyordu yerde eli kolu bağlı masum ve küçük kızdan? İntikam için mi tutuyordu onu bu soğuk ve karanlık yerde? Ya da tek ebeveyni annesinden para koparmak için onu rehin mi almıştı? Işık kapının kapanmasıyla yok oldu. Uzun mesafeli bir el feneri yaktı gizemli adam. Fenerden süzülen dairesel ışığın etkisiyle adamın ayağındaki Lace Up sivri burun ayakkabısı belli oldu.     “Kalk!” dedi adam bir kez. Sesi taktığı maskeden dolayı boğuk geliyordu. “Kalk!” dedi bir kez daha. Küçük kız zincirli ellerini aldırmadan doğruldu. Gizemli adam ona diazepam veriyordu. Bu yüzden küçük kız bazı şeyleri net hatırlamıyordu ve üzerinde yoğun halsizlik söz konusuydu. Bütün boşluk birden yere düşen alüminyum tepsinin sesiyle yankılandı. Adam düşen tepsiyi ayağıyla kızın önüne itti. Daha sonra bir parça sandviç koydu tepsinin üzerine.  Tepsinin rengi fenerin ışığıyla belli oldu: Pasa çalmış koyu bir renk ve üzerinde kurumuş kan lekeleri.   “Günaydın!” diyerek fısıldadı adam. Sesindeki soğukluk yerde öylece oturan kızı ürkütmeye yetiyordu. “Gerçi,” dedi “Burası hep karanlık.” Aşağılayıcı bir ifadeyle kahkaha atmaya başladı adam. Sesi korku filmlerindeki kötü adamlar gibi çıkıyordu ya da katiller gibi.     “Ye şunu!” diyerek bağırdı. Boşlukta yankılanan ses üç kez tekrar ettikten sonra kayboldu. Küçük kız tepsiye doğru ellerini uzattı. Kurumuş kan lekelerine bakmamak için gözlerini kapayarak sandviçe uzandı. İçindeki mide bulantısını bastırmak için nefes almıyordu. Sandviçten bir parça ısırarak çiğnemeye çalıştı. Ama yemek borusu o lokmayı yutamayacak kadar hassastı. En son yediği bezelye tanelerini bir bir midesinden çıkarmaya başladı. Açlıktan sızlayan midesinin ve sandviçin kötü tadını unutmaya çalıştı. Gözlerinden akan ılık gözyaşları yere düşerken ses çıkarıyordu.   “Seni aptal!” dedi adam tepsiye doğru bir tekme savururken. Öylece sıçrayan kız neye uğradığını şaşırarak dizlerini göğsüne doğru çekti. İleri geri sallanmaya başladı. Adam yerdeki sandviçi almak için sağ elini fenerin aydınlattığı dairesel kısma yerleştirdi. Adamın işaret parmağının yarısı yoktu. Küçük kız parmağı görünce dikkatle baktı. Küçük kızın kopuk parmağına baktığını anlayan adam elini hızlıca kendine doğru çekti.    Ayakkabısının yerle temas eden topukları rahatsız edici bir ses çıkarıyordu ortaya. Kapının yanında durup kırmızı ışığa doğru bir şey uzattı. Kırmızı renk birden yeşile döndü. Kapı kayarak yana doğru açıldı. Adam arkası dönük bir şekilde bağırdı:        “Sıra sana gelesiye kadar hoşça kal Samantha!”                     1 Temmuz 2016      Florida’nın en işlek caddelerinde yer alan ihtişamlı binanın önünde durdu Cetelin. Kız kardeşi Emily için Rusya’dan gelmişti. Kardeşiyle en son görüşmelerini dün akşam yapmışlardı. “Seni almaya geleceğim, Cetelin.” demişti kız kardeşi ona. Ama havaalanına onu almaya gelen kimse olmamıştı. Kardeşi Cetelin’i hayal kırıklığına uğratmıştı.     “Uyanamadığın ve beni iki saat havaalanında beklettirdiğin için seni cezalandıracağım, Emily.” dedi gülümseyerek Cetelin. Sağ eliyle karşısında duran kapıyı geriye doğru ittirdi. Ama kapı açılmıyordu. “Kahretsin,” dedi eliyle saçlarını geriye doğru atarken. Kardeşinin yaşadığı binanın daire numarasını -56- girip ara tuşuna bastı. Otuz saniye kadar çalan zile karşılık veren olmamıştı. “Seni bunun için de cezalandıracağım!” dedi bir kez daha gülümseyerek.  Sol omzuna taktığı siyah suni deri çantasının fermuarını açmak için diğer elinden destek aldı. Telefonunu çıkararak “Şımarık” diye kayıtlı kız kardeşini aramaya koyuldu. “Aradığınız kişiye ulaşılamamaktadır. Daha sonra tekrar deneyiniz.” İşte yine nefret ettiği kadın telesekreterin sesini duymuştu. Binanın girişinde bir aracın korna çalmasıyla irkildi Cetelin. Kafasını arabaya doğru çevirdiğinde içinden uzun boylu, ellili yaşlarda bir kadın indi. “Teşekkürler,” dedi araba hareket etmeden önce. “Bu kadın Emily’nin bahsettiği Bayan Virigina olmalıydı.” diye geçirdi içinden Cetelin.  Beyaz küt kesilmiş saçları ve bakımlı olması Cetelin’den daha genç gösteriyordu onu. Gülümseyerek yaklaştı Bayan Virigina.     “Sen,” dedi dişlerini göstermeden gülümsüyordu,  “Emily’nin kardeşi olmalısın.” Evet anlamında kafasını salladı Cetelin. “Ben onun kardeşiyim.”    “Gözleriniz benziyor, dışarıda durmayalım,” eliyle kapıyı kendisine doğru çekerken söyleniyordu Bayan Virigina. Cetelin birden gülümsedi. “Kapının ileriye doğru açılması” içinden bunu düşünüyordu. Kahkaha atmamak için kendisini sıkarken:    “Rahat ol, ilk kez gelen herkesin başına geliyor böyle şeyler.” Gülerek söyleniyordu Bayan Virigina. Sanki Cetelin’in aklını okumuştu bir anlığına. Asansöre doğru yürüdüler. Bayan Virigina işaret parmağından yardım alarak asansörün düğmesine bastı. Yüksek basıncın etkisiyle düğme yaklaşık elli saniye takılı kaldı.     “Ah şu düğme,” dedi derin bir iç çekerek. “Her zaman hafif basıyorum ama böyle oluyor.”    Sorun yok anlamında kafasını salladı Cetelin. “Emily yine uyuyakalmıştır.” Bayan Virigina’nın rahatlığı Cetelin’i az da olsa rahatlatmaya yetiyordu. Asansörün ortadan ikiye bölünen kapısı iki yana doğru açıldı.     “On dördüncü kat. İyi günler dileriz.” Yine bir telesekreter sesiydi. Cetelin bu seslere tahammül edemiyordu. Bu yüzden hızla çıktı asansörden.     “Emily’e onu çok sevdiğimi söyle. Size iyi eğlenceler.” diyerek koridorun en sonundaki dördüncü daireye doğru yürümeye başladı Bayan Virigina.     “Söylerim,” dedi Cetelin.     Kardeşinin kaldığı dairenin önüne geldiğinde boğazına bir yumru oturdu Cetelin’in. Zile basıyor yarım yamalak çıkan nefesiyle. Açan olmuyor. Sağ kulağını kapıya yaslayarak içeriden gelebilecek en ufak sesi duymaya hazırlanıyor bir anlığına. Ama düzensiz nefesinin sesinden başka bir şey duyulmuyor kocaman koridorda.     “Emily,” diyor titrek sesiyle. “Ben geldim, Cetelin!” kapıyı hiç kimse açmıyor. Suni deri çantasından telefonu bir kez daha çıkarıyor Cetelin, büyük bir umutla.     “Şımarık Aranıyor”    “Aradığınız kişiye…”     Telesekreterin iğrenç sesi koridorda yankılanıyor. Cetelin çantasını yere atarak hızla kapıya vuruyor. “Emily, ben geldim.” Kardeşiyle dün akşamki konuşmasını hatırlıyor aniden.     “İşler için çıkabilirim, ulaşamazsan kapının üzerindeki çerçevede anahtar var.” Tedirgin ve ürkekçe çerçeveyi yuvasından oynatıyor Cetelin. İçinden bir tıkırtı geliyor. “Anahtar var,” diye fısıldıyor. Anahtarı aldıktan sonra çerçeveyi yerine koymadan anahtarı yuvasına yerleştiriyor. Çelik kapı içerideki esintinin etkisiyle bir kez yüzüne kapanıyor. Cetelin bu sefer daha dikkatli davranarak anahtarı bir kez daha çeviriyor. Kapının çarpmaması için onu sıkı sıkı tutuyor. Kapıyı sonuna kadar açık bırakarak tam karşıda mutfağı fark ediyor. Balkon kapısı açık kalmış. İçeriye izinsiz giren hızlı esinti Cetelin’in yüzünü okşuyor.     “Emily,” diyor içeriye doğru ahmakça bir adım atarken. Hiçbir ses yok. Mutfağın yanına geldiğinde duraksıyor. Ilıkça akan serin suyun sesi bu. “Duşta mısın?” tedirginliği yüzünden eli titremeye başlıyor Cetelin’in. Kuzeyde yer alan banyoya doğru ilerliyor. Kapı sıkıca kapalı fakat aralıklı kısımdan ışık parçası belli oluyor. Su sesi banyonun yanına yaklaştıkça daha da netleşiyor. Huzursuzca bir nefes alırken elini kapının soğuk metaline yerleştiriyor. Kalbi yerinden fırlayacak gibi hızla atıyor. Kapıyı açmadan önce kulaklarını bir kez daha yaklaştırıyor ve bir anne şefkatiyle fısıldıyor:    “Şımarık”    Su, dolu bir kovanın üzerine akıyormuş gibi taşıyor. Cetelin bunun farkında olarak elini bir kez daha soğuk metale yerleştiriyor hızlıca. Yavaş açmak yerine kapıyı hızla geriye doğru itiyor. Küvet tam karşısında beliriyor. Sol kolu hareketsizce küvetin dışına çıkmış. Tam işaret parmağının hizasından akan kan yere büyük bir göl oluşturmuş. Cetelin donup kalıyor. Kardeşinin hemen ayağı fırlayıp o kötü şakalarından birisini yaptığını umuyor.    “Bu hiç komik değil!” diyor korkuyla. Ama kardeşi hiç tepki vermiyor. Banyonun içine doğru yürüyor. Kardeşinin yüzü suyun altında kalmıştı. Berrak suyun rengi kan kırmızıyla kızıllaşmıştı. Eliyle onun yüzünü sudan çıkardı kardeşi. Gözleri açık, tam karşıya hareketsizce bakıyor. Onun bakışları Cetelin’e birer iğne gibi saplanıyor. Ensesi korkuyla geriliyor Cetelin’in.   “Emily!” diye bir çığlık kopuyor boğazından. “Şımarık, aç gözlerini,” diyor çaresiz haykırışlarının arasında kaybolmuş bir şekilde. “Ben geldim!”  “Emily,” diye bağırıyor bir kez daha Cetelin.   Zilin sesi art ardına tüm banyoda yankılanıyor. Cetelin kardeşini küvetin içinden çıkarmış, dizine yatırmış başında ağlıyordu. “Emily!” Her an uyanmasını bekliyor kardeşinin. Kötü şakalarından birisini yaptığını düşünüyor hala. Zil uzun uzun çalıyor. Çığlıklar üzerine yan komşular harekete geçmiş. Cetelin sırılsıklam olmuş kıyafetlerini aldırmadan kapıya doğru yürüyor. Kapı usulca açılıyor. Gelen Bayan Virigina ve diğer komşular. Onlara bir şey söylemeden banyoya geçiyor Cetelin hızlıca. Diğerleri de onu takip ediyor. Kapının önüne geldiklerinde Bayan Virigina’nın sızlanışları yükseliyor. Cetelin kardeşinin başını dizine koyuyor. Onun geniş yüzünü inceliyor, saçlarını okşuyor.   “Polis çağırın,” diyor kalabalığın arasındaki en kısa boylu kadın. “Biri ambulansı arasın hemen.”    Bayan Virigina Cetelin’e doğru yaklaşıyor. Elini onu desteklermişçesine sırtına koyarak: “Ne oldu böyle?” diye fısıldıyor.     Cetelin cevap vermiyor. Ilık su akmaya devam ederken kısa boylu kadın suyu kapatmak için musluğa doğru uzanıyor.   “Dokunma,” diyor Bayan Virigina. “Polis gelesiye kadar bir yere dokunmayın!”     Yaklaşık sekiz dakika sonra ambulansın ve polisin siren sesi duyuluyor. İçeriye ilk sağlık ekipleri giriyor. Bayan Virigina Cetelin’i omuzlarından tutarak koridora çıkarıyor. Hiçbir şey söylemiyor Cetelin. Dizlerini göğsüne doğru çekerek gözlerini tam karşıya dikiyor. Bayan Virigina ona kuru kıyafetler getiriyor. Ama Cetelin’in umurunda değil kuru kıyafetler. Beş dakika sonra Emily’nin cansız bedeni siyah ceset torbasına geçirilmiş bir şekilde şifonyerin yanına bırakılıyor.     “Çok üzgünüm,” diyor sağlık çalışanlarından sarışın, genç bir delikanlı. “Çok kan kaybetmiş.”     “İşi olmayan çıksın lütfen, ekipler incelemeleri başlatacak!” elinde telsiziyle içeriye çağırıyor ekibini genç komiser Adam  Welts. Kalabalık bir bir dağılırken Bayan Virigina Cetelin’i yatak odasına götürüyor. “Şu kuru kıyafetleri giy,” diyor normal bir şeklide. O konuşmasına devam ederken Cetelin sırılsıklam olmuş tişörtünü değiştiriyor.     “Nasıl olmuş olabilir?” diyerek söyleniyor Bayan Virigina. Cetelin cevap vermeyince sonraki cümlesini söylemekten vazgeçiyor. Yatak odasının ahşap kapısı iki kez tıklanıyor. “Müsait mi içerisi?” Bayan Virigina hemen oturduğu sandalyeden doğrularak kapıyı açıyor. “Evet,” diyor, “Müsait.”     “Genç kızın kardeşi siz misiniz?” diye soruyor komiser Cetelin’i işaret ederek. Cetelin önce komiserin gözlerinin içine bakıyor: “Evet,” diye fısıldıyor yanağından akan ılık gözyaşlarını aldırmadan.     Komiser Cetelin’in yanına yaklaşarak: “Çok üzgünüm,” diyerek geveliyor ağzının içinde. Derin bir iç çekiyor. Burnunun deliklerinden çıkan hava Cetelin’in yüzünü okşuyor. “Karakola gitmenize gerek yok, ifadenizi burada alacağız.” Acır gözlerle hem Cetelin’e hem de Bayan Virigina’ya bakıyor komiser Welts.     “Amirim,” diyor ince bir ses. “Cesedi adli tıpa göndereceğiz. Son bir kez…” Amir Welts eliyle karşısında duran ekip arkadaşının sözünü yarıda kesiyor. Cetelin’e bakıyor acıyarak. “Cesedi götürmeden önce kardeşinizi bir kez daha görmek ister misiniz?” hiç tereddüt etmeden söyleniyor. Cetelin ceset kelimesini duyunca yüzü ekşiyor. Kardeşinin bir ismi olduğunu söylemeye hazırlanıyor ve “Emily!” diye fısıldıyor. Komiser doğrularak: “Anlamadım,” diye geveliyor. Cetelin ayağı fırlıyor bir ok gibi. “Onun ismi Emily,” diyor. Gözleri kararıyor, yere yığılmadan hemen önce fısıldıyor:   “Şımarık”                                                      -Kısım 1-                                      RAPOR      Saat akşam sekiz sularında Emily’nin yaşadığı binanın önü sarı olay yeri şeritleriyle çevriliyor. Altı ekip aracı olayın yaşandığı caddeye sevk ediliyor. Binanın kamera kayıtları son hızla araştırılıyor.  “Amirim,” diyor Sasha hızla balkona çıkarken. “Savcı Emma sizi mutfakta bekliyor.”   “Tamam,” diyor isteksizce. İçtiği sigaraya odaklandığından Savcıyı tanımadığını fark etmiyor bile. “Hava alıp geliyorum.” Elindeki sigarayı söndürmek için soğuk mermere bastırıyor.   “Adam Welts,” diyerek söyleniyor Savcı Emma. “Bekletilmeyi sevmem,” Laubali bir tavırla içerideki koltuğun üzerine oturuyor. Amir Welts neye uğradığını şaşırır bir şekilde Sasha’nın gözlerine bakıyor: “Bu kendini beğenmiş,” Sasha boğazını temizleyerek amirinin lafını kesiyor. “İşini en iyi yapanlardan, amirim. Müdür Russell göndermiş.” Amir Welts Russell ismini duyunca tekrardan söyleniyor. “Şaşırdık mı? Hayır!”   “Hoş geldiniz,” diyor kırmızı linolyum döşemeli kanepeye otururken Welts. Yüzünü buruşturarak “Hoş buldum!” diyerek söylenmeye devam ediyor Savcı: “Genç kızın ölüm nedeni ne?” Hem Welts’e hem de Sasha’ya bakıyor.   “Henüz adli tıp raporu tarafımıza ulaşmadı.” Çekinerek söyleniyor olsa da Savcı Emma’dan korkmuyor Sasha.     “Kaç saat oldu?” diyerek mırıldanıyor Savcı Emma.   “Altı,” diyerek içeriye giriyor Cetelin. Verdikleri sakinleştiricinin etkisi geçince kendini yine eskisi gibi hissediyor. “Kardeşimin cansız bedenini bulduğum saatten bu yana tam altı saat geçti.” Savcı ayağı kalkarak elini ona doğru uzattı. “Ben Savcı Emma, Emma Wiltson. Siz,” diyor. Bir an duraksayarak. “Adınız neydi?” “Cetelin,” diyor sessizce. Savcı Emma hafifçe tebessüm ediyor. Elini tekrardan doğrultuyor Cetelin’e doğru. “Memnun oldum,” Cetelin isteksizce elini sıkıyor savcının.   “İfadeleri aldınız mı?” diye söyleniyor soğuk bir tavırla savcı.   “Hayır,” diyerek söze giriyor Welts. “Olayın cinayet mi, kaza mı olduğu bilinmiyor. İfade için adli tıp raporunu bekliyoruz.” Amirin sesinde de tıpkı savcının sesinde olduğu gibi soğukluk hakim.   “Saçmalık,” diye geveliyor savcı. Kot pantolonunun cebinden gösterişli cep telefonunu çıkarıyor. Çıkarmasıyla kulağına götürmesi bir oluyor. Yaklaşık otuz saniye kadar telefonu açan olmuyor. “Alo,” diyerek kibarca söyleniyor. “Ben Savcı Emma Wiltson. Bugün kurumunuza getirilen Emily,” yine duraksıyor. Cetelin’e yaklaşarak telefonu kulağından uzaklaştırıyor. “Soyadınız neydi?” diyor. Cetelin bu sorumsuz savcıdan sıkılmış bir şekilde ofluyor. “Vasilyeviç” diyerek fısıldıyor. Anlamamış gibi bakan Savcı yüzünü buruşturuyor. “Vasilyeviç!” diyerek bağırıyor Cetelin. Onun bağırmasıyla irkiliyor Emma. Azarlandıktan sonra balkona çıkıyor Savcı Emma. O sırada Welts rahat kanepeden kalkarak Cetelin’in yanına yaklaşıyor. “Nerelisiniz?” çekingen bir tavırla Cetelin’in gözlerine bakıyor. “Rusya” diyerek fısıldıyor Cetelin.   “Bir saat içinde adli tıp raporu elinize geçer!” diye söyleniyor Savcı Emma.   “Yardımınız için teşekkürler.” Sasha kendine güvenir bir şekilde söyleniyor.     *  Raporu beklemekten başka çareleri olmayan yetkililere kahve dağıtmaya başlayan Bayan Virigina Cetelin’in yanına, salona giriyor.  “İçecek bir şey ister misin?” Hafifçe tebessüm ediyor Cetelin.  “Canım hiçbir şey istemiyor.” Bayan Virigina onu daha fazla zorlamak istemeyerek karşısındaki parlak linolyum döşemeli kanepeye oturdu.   “Canının yandığını hissedebiliyorum,” dedi. Sonra derin bir nefes aldı. “Üzülme!” diyerek doğruldu kanepeden. Hızla odadan çıktı sonra.                                            1 saat 17 dakika sonra     “Rapor geldi,” diyerek bağırıyor yan odadan birisi. Bütün yetkililer sesin geldiği odaya doğru koşuyor. Welts ve Sasha da hızla oraya gidiyor.   “İşte,” diyor mavi gözlü polis, “Rapor burada.” Savcı hızlıca polisin elinden çekiştiriyor raporu. Kağıdı hemen açarak içindekileri okumaya başlıyor. Daha beşinci satırı okurken yüzünü buruşturuyor.   “Adli tıbbın yanıtı nedir bu olay hakkında?” diye söyleniyor Cetelin meraklı bir şekilde. “Kaza mı?” diyerek ekliyor sonradan. Savcı Emma büyüyen gözleriyle: “Hayır,” diyor. Sonra soğuk bir tavırla: “Cinayet!” diye ekliyor. Cetelin neye uğradığını şaşırarak olduğu yere öylece yığılıyor.   “Sağ ayağının serçe parmağı kesilmiş ve boğularak öldürülmüş!” diyor daha da soğuk bir tavırla. “Yeter,” diye bağırıyor Bayan Virigina. “Bu kadarı yeterli!” Yerdeki Cetelin’i kaldırmaya çalışarak söyleniyor. “Gerisini siz halledersiniz” diyerek odadan çıkıyorlar.   “Bu nasıl olabilir?” diye fısıldıyor Cetelin irkilerek. “Bu nasıl olabilir?”                                          Ağustos 1991  “Yardım edin!” diye bağırıyor Cetelin. “Annem doğum ediyor. Ambulans çağırın.” Bağırması sonucunda komşuları Lizaveta yardımlarına koşuyor. Tüm gece boyunca annesinin çığlıklarını duyuyor Cetelin.   “Hastaneye götürün annemi.” diyerek söyleniyor gelenlere.  Altı yaşında bir kızı kimse duymak istemiyor. Gelecek bebeğe odaklanmış herkes. “Annemi hastaneye götürün Lizaveta teyze.” diye fısıldıyor çaresizce. “Annen öldü!” diyerek onu kucağına alıyor Lizaveta. Bir anneninki gibi sıkıca basıyor onu bağrına. “Ölmedi,” diyor Cetelin ağlayarak. Odanın uzağında olmasına rağmen bebeğin çığlıkları kulaklarını tırmalıyor. Karşıdan birisi koşarak geliyor. Üzerinde beyaz, uzun bir elbise.   “Emily!” diye haykırıyor. Gece sessizliği kadının haykırışlarıyla bozuluyor.   “Safia, bekle!” diyor Lizaveta ona doğru yürürken. “O öldü!”     Gecenin zifiri karanlığı ambulansın ışıklarıyla renkleniyor. “Neden erken gelmediniz?” Cetelin’in ağıtları tüm mahalleyi ayağı kaldıracak kadar güçlü. Kardeşinin yanına giderek onu kucağına alıyor Cetelin.   “Annemi öldürdün!” diyor küçük bir çocuğun öfkesiyle. “Ağlama,” diyerek onu kucağına alıyor. Ne yapacağını bilmez bir tavırla şaşırmış.   “Hem suçlusun hem güçlü. Annemizi öldürdün. Birde ağlıyorsun. Sus artık!” *  İçeriye Lizaveta giriyor. Küçük bebeği onun kucağından alıp Cetelin’e bakıyor: “Anneni o öldürmedi yavrum onun kaderi buydu.” diyor küçük çocuğu dışarıya çıkartırken.   “Dur,” diyor Cetelin Lizaveta’ya, “Ver bana.” Çocuğu kucağına alarak kulağına fısıldıyor:  “Emily” çocuk artık ağlamıyor.   “Adı Emily olsun,” diyor Cetelin, annesinin acısını unutmuş bir şekilde gülümseyerek. *                                                            Benim Gerçek Hayatım  Diriliş Kolonisi  2048-  D Sınıfından Crash Welts    “Ölen kişiye neden benim adımı verdin?” diyor Emily gözlerimin içine bakarak. “Hiç,” diyorum, “Sadece ismin geçsin istedim kitapta” Derin bir iç çekerek ellerini omzuma atıyor. “Yazmaya meraklı olduğunu biliyorum Crash ama” duraksıyor bir müddet. Oturduğu turuncu döşemeli koltuktan doğrularak kapının yanındaki pencereye bakıyor. “Eğer Dünyada olsaydık yazdıklarına birer şans verilebilirdi. Burada her şey sınırlı. Biliyorsun. Hırslısın, ama senin ne zaman polisiye kitabın oldu ki? Sabırlı olman çok güzel bir şey Crash. Burada olmaz, Dirilişte senin polisiyelerin basılmaz!”   Diriliş dediği koloninin adı. İnsanlık Tam yirmi yedi yıldır bu kolonide yaşıyor. Dünya, Ay’ın yörüngeden çıkmasından sonra artık çok değişti. Sular çekildi, güneşin zararlı ışınları atmosferden geçip içeriye, Dünyamıza girdi.   Hala birçoğumuz orada yaşam olduğuna inanıyoruz.  Kimisine göre ise orası artık büyük bir yalnızlıktan ibaret.  **  “Dünya Tarihi” dersinde öğretmenimiz Bayan Helen elimdeki yazılarımdan birini görüp okumaya başladı. Laubali bir tavırla gülümseyerek: “Polisiye okumak insana bir şey katmaz!” dedi. Aslında ben onu yazıyordum, okumayı da seviyordum. Hiçbir zevki olmayan insanların zevki olan insanlara karışmasına tahammül edemiyordum. Tıpkı Nay’a edemediğim gibi. Nay’in yazdığı bütün her şey Kolonide en çok okunanlar arasında. Ben kendi ismimin Bestseller listesinde olmasını istemiyorum ama onu kıskanmıyor değilim.   Emily’nin de dediği gibi Kolonide benim yazdıklarım okunmaz. Bu yüzden ben daha farklı konular üzerinde yazacağım belki de yazmak için konular benim ayağıma gelir                                                                        Aralık  2048-Pazar  Sayım    Bugün A, B, C ve D sınıflarında sayım var. Tıpkı dünyada olduğu gibi burada da ayrımcılığın en alası yapılıyor. A sınıfı insanları çok zengin, B sınıfı insanları orta zengin, C ve D sınıfı insanlar içecek su bile bulamıyor. Annemin yaptığı bir hatadan dolayı C sınıfından D sınıfına terfi edildik. C sınıfına tekrardan geçebilmek için bizden istenilen parayı yatırmamız gerekli. -Ki bu Nay’in bile altı aylık maaşı demek-    Odamın kapısı sessizce yana doğru açıldı. Erişim için sadece benim iznim olduğunu biliyordum. Kapının açılması için gerekli olan kişisel kart benim gözlerimdeydi. Tam karşımda Maysler ekibinde olan -Koloninin orta kolunda bulunan hafif işlerle ilgilenen asker- iki asker bana bakıyor.   “Gene Velm seni bekliyor,” diyor sıska olanı. Gözlerimi kısarak sağ göğsünün üzerine yapıştırılmış etiketi okuyorum: “Jan Wilson” Gene Welm dediği idare işlerinden sorumlu müdür.   “Tamam,” diyerek ayağı kalkıyorum hızla. Kalkmanın etkisiyle bol pantolonum dizlerime kadar sıyrılıyor. “Hızlı,” diyerek bana yaklaşıyor Jan. Hemen pantolonumu düzeltiyorum o bana yaklaşmadan. Biri sağımda diğeri solumda olacak şekilde beni ortalarına alıyorlar. D sınıfının bittiği koridordan C sınıfına geçiyoruz. Sonra B’ye. Diğer iki sınıfa oranla burası daha temiz, bakımlı ve aydınlık. Koridor boyunca sıralanmış beyaz ışıklar her yere eşit yayılıyor. Sekiz basamaklı merdivenin önüne geliyoruz. İşte A sınıfına geçiş kapısı. Devasa boyutta. On kişinin rahatça sığabileceği bir kapı. Jane beni tutarken diğer görevli kapının orta kısmına koyu kırmızı kartını okutuyor. “erişim izni verildi” diyor sınıfların değişen telesekreter sesi. A sınıfının telesekreteri kadın. Görevli kapı açılır açılmaz “Geçin!” diyerek söyleniyor. İçeriye geçmeden önce asansöre bineceğimizi farkına varıyorum. Mor ve mavi ışıklarla süslenmiş asansöre bindiğimde asker yine bir şeyler okutuyor ana ekrana. Daha ince bir kadın telesekreter sesi “Erişim izni verildi.” diyerek söyleniyor. Sesinden anlaşılan şey sanki bu işi zorla yaptığı oluyor zihnimde. Derin bir kulak çınlamasıyla yukarıya çıkıyoruz. Askerler alışkın bu duruma. Yaklaşık elli saniye kadar yukarıya çıkıyoruz. Kapılar yana doğru açıldığında tıpkı aşağıda olan devasa kapının aynısı burada da var. Ama buradakinin çevresinde altın rengi bir ışık yanıyor. Asker hızla kapının yanına yaklaşıyor. Kapının solunda mavi yanan ışığın üzerine bastırıyor. Üç saniye sonra ortadan ikiye ayrılmış devasa kapı iki yana doğru kayarak açılıyor. İçeriye ilk adım attığımda Nay’i görüyorum. Karşıdaki barmenle konuşuyor. Bana bakıp acır bir şekilde gülümsüyor. Takmıyorum onu. Etrafı izlemeye koyuluyorum. Tavandan sarkmış altın sarısı avize kocaman salonu aydınlatıyor. Uzun ince bir koridora doğru yürüyoruz. Tavana yerleştirilmiş mavi ve yeşil borular tüm koridor boyunca bizimle beraber ilerliyor. Koridorun sonu beşe ayrılıyor. Soldan üçüncüye geçiyoruz. Yaklaşık on beş metre sonra altı kapı yan yana duruyor karşımda. Üzerinde “İdari İşler Müdürü Gene Welm” yazan kapının önünde duruyoruz. Diğerlerinin aksine daha kısa ve çevresinde kırmızı ışıklar yanıyor. Jan yanımdan ayrılarak kapının yanına geliyor. Daha önce hiçbir askerde görmediğim yeşil kartı çıkarıyor cebinden. Bu yeşil kartın anlamı “Sınırsız Erişim”.   “Geç içeriye!” diyerek kafasıyla bana yön gösteriyor. Kapının önünde bekliyor ikisi de. İçeriye geçer geçmez kapı arkamdan kapanıyor.   “Geldin demek,” diyor boğuk bir ses. Tam karşımda devasa pencerenin önünde duruyor.  Karanlık oda onun sesini duyunca sarı loş ışıkla doluyor. “Işıkları kapat” diyerek mırıldanıyor Gene. Yerinden kalkmadan beni yanına çağırıyor. Ürkekçe ona doğru yaklaşıyorum.   “Bak,” diyerek fısıldıyor karşıdaki pencereyi işaret ederek. “Müthiş değil mi?” Karşımda Dünya’nın renksiz görüntüsü beliriyor birden. “Gün geçtikçe kötüye gidiyor, tıpkı bir hasta gibi. O ölüyor!” diyor gözlerinin üzerimde dolaştığını camın yansımasından anlıyorum.   “Bunu biz yapmadık!” ne dediğimi bilmez bir tavırla söyleniyorum. Ona bakma sırası bana geçiyor.   “Hayır, biz yaptık!” sadece öylece söyleniyor. “Beni buraya çağırma amacın ne?” diyerek soruyorum. Derin bir iç çekerek dünyanın kahverengi kurumuş görüntüsü gözlerimin önüne geliyor tekrardan. Derslerde gördüğümüz gibi değil dünyanın görüntüsü.   “Yarın on sekizine basacaksın,” diyor ayağı kalkarak. Ben bile doğum günümü unutmuşken onun hatırlamasına şaşırıyorum. Eline birbiri ardınca sıralanmış kağıtları sağımda duran masanın üzerine fırlatıyor. “Yazdıklarını okudum, biri senin hayatın” şaşırıyorum bu sözleri üzerine. “Doğum günün yazıyor içinde” Doğum günüm umurumda değil. Ama hatırlayan biri olunca seviniyorum istemsizce.   “Tek bir şey yapmanı istiyorum. Dünyaya gitmeni istemiyorum!” diyerek fısıldıyor kimsenin duymasını istemez gibi. Sorgulayıcı gözlerimi üzerine dikiyorum. “On kişi seçildi,” diyerek tam sağında duran çekmecesini açıyor. İçinden kağıtları çıkarıp, incelememi ister gibi bana uzatıyor. Kağıtları elime alır almaz ilk sayfada Emily’nin mavi gözleri beliriyor. Arkasına Lily, Hed, Cellie, Anasti, Nancy, Collin, Kansas, Danny ve Globe’ın resimlerini görüyorum. “Bunlar hep D sınıfından,” diyerek fısıldıyorum. “Evet,” diyor acır bir yüz ifadesiyle. “Onlar yarın Dünya’ya gönderiliyor!” neye uğradığımı şaşırıyorum. “Neden?” diyorum. Söyleyebildiğim tek kelime buymuş gibi. “Ağaçlandırma görevi onlara verildi.” Her yıl düzenli olarak on kişilik ekip dünyanın belirli bir bölgesine inip ağaçlar  ekiyorlar. Ancak bu görev hep D sınıfından on sekiz yaşını dolduranlara veriliyor.   “D sınıfında on sekiz yaşında başka kimse yok,” diyerek söyleniyorum kızgın bir ifadeyle. “Gelecek sene kim gidecek?”   “Yapacakları şey sadece,”   “Gelecek sene kim gidecek?” sorduğum soruyu duymazlıktan gelerek gülümsüyor.   “Yapacakları şey ilk üç yılın fidanlarını dikmek olacak, daha sonra C sınıfına terfi edilecekler.”   “Dünya tehlikeli,” diyorum masanın üzerinde duran Emily’nin resmine bakarak. “Ben, beni gönderin onun yerine” diyorum sebepsizce.   “Bunu neden yapıyorsun? Gitmeni istemiyorum. ” diyerek bir adım atıyor bana Gene. İçimden “Çünkü Emily’e aşığım” demek geliyor ama söyleyemiyorum. “Tek yakınım o. Üstelik senin istemenle hareket etmiyorum” demekle yetiniyorum sadece. “Yani siz annem ve babamı idam ettiğiniz günden bu yana tek yakınım o!” diye ekliyorum sonra. Bakışlarını yere deviriyor. “Annen koloninin beş yıllık suyunu heba etti.” diyor kendinden emin bir şekilde. “Heba mı etti?” diyorum kırgınlıkla.   “Siz burada sabaha kadar duş alırken, D sınıfındaki insanlar bırak duş almayı, içecek su bile bulamıyor. Annem o boruların yerini değiştirdi evet, kabul ediyorum. Ama o suyu heba etmedi, koloninin suyunu hakkı olan herkese eşit dağıttı.  Tabii siz konsey onun bu paylaşımcı yanını isyancı diyerek bastırdınız!”   “Yaşanılanları geçmişte bırakmalıyız!” diyerek sırıttı. “Beni annesiz bıraktınız!” dedim. İçimdeki öfke her an patlamaya hazırdı. Benim öfkemle odanın bir bölümü kırmızı rengi yansıtmaya başladı. Gene bir adım atıp kapının yanına yaklaştı. “Işıkları yak!” önce odaya yeşil ışık doldu. Daha sonra hafif beyaz her yeri aydınlattı. Işığın etkisiyle odanın büyüklüğünün farkına vardım. Yan yana koyulmuş iki yatak, tavandan sarkan gösterişli avize, gri linolyum döşeme koltuklar, karşıda iki televizyon ve tam sağımda duran yeşil bir bahçe. “Bu video,” dedi düzensiz bir nefesle, “Gerçeği hiç yansıtmıyor!” Aslında bana göre gerçekti. Çünkü ben hiç yeşil bir bahçe görmedim.   “Bu gerçeğe çok yakın,” diyerek fısıldadım. İki adım attı Gene. Pencerenin yanındaki masadan bir sandalye çekti. “Otur,” dedi eliyle karşısındaki boş sandalyeyi göstererek. Yavaş adımlarla ona doğru yaklaştım. “Kass” diyerek söylendi. Cevap alamayınca bir kez daha “Kass” dedi. Boş tenekeye düşen taşın sesi gibi bir ses duyuldu. Daha sonra tam karşıda bir elli boyunda robot belirdi. “Efendim!” dedi robot. Sesi tıpkı bir insan gibi çıkıyordu. “Crash’e bir bardak çay getirir misin?” Robot arkasına döndü. Yürürken ayağındaki metalin sesini duyabiliyordum. “Elbette” diyerek karşı taraftaki mutfağa geçti.   “Üç yıllık fidanları Demosev aracına yükleyeceğiz. İçinde on kişiye yirmi altı gün yetecek erzak var. Su için hiç endişe etme.” Demosev dediği araç insanların işine yarayabilecek her şeyi barındıran bir araç. Genellikle A koğuşundaki insanlar için tasarlanan son model bir uzay aracı.  “Peki,” diyorum, “Orada kaç gün kalacağız?” Bir müddet duraksıyor Gene.   “Hiçbir aksiliğin çıkmaması gerek. Orada olduğunuz sürece koloniden hiç kimse yanınıza gelmeyecek. Ağaçlandırma için her yıl gönderdiğimiz bölgeye gideceksiniz.” Konuşmamıza devam ederken Kass elinde iki fincan çayla bize doğru yaklaştı. Onları masaya bırakırken “Afiyet olsun” dedi ve uzaklaştı.   “Emily,” dedim çekingen bir ifadeyle. “Onu C sınıfına terfi edin. Benim yerime.”   “Bunu yapmak zorunda değilsin” diyerek derin bir nefes aldı Gene. “Kendi rahatını başkası için feda etmene gerek yok!” “Benim için endişelenmene gerek yok!” dedim doğrulurken. Hiçbir şey söylemedi. Arkamdan sadece gidişimi izledi. Kapının yanına geldiğimde: “Sabah sekiz,” diye mırıldandı. “Sabah sekizde fırlatma rampasında hazır bekle.”  “Emily hiçbir şey bilmesin” dedim son kez. Kafasını bir vezirin padişaha itaati gibi eğdi. “Tamam,” diyerek söylendi “Emily hiçbir şey bilmeyecek.”    Kapı açıldığında iki asker hala beklemekteydi. Jan beni götürmek için sağımda durdu. Uzun koridora girerek, asansöre doğru yürüdük. Daha sonra en aşağı kata indiğimde “A sınıfı” yazısını gördüm. Kapının kayarak yanı açılmasıyla içerideki hafif ışığa gözüm henüz alışmamıştı. İlk başta her yeri karanlık görmeye başladım. Odama doğru çekilirken Emily aklıma geldi. “O boşluğa onu gönderemezdim!” diyerek fısıldadım kendi kendime.   “Ne boşluğu?” dedi arkamdan bir ses. Tam ensemde nefesini hissediyorum. “Sen, nasıl girdin buraya?” Emily’nin parlayan gözleri tam karşımda duruyordu. “Giderken kapıyı erişime kapattın mı? Hayır” Gülümseyerek ayağı kalktım. Bir kez daha baktı gözlerimin içine: “Ne boşluğu?” Bir an duraksadım. Ağaçlandırma için görevini devraldığımı ona söylemezdim. “Sadece söyleniyordum. Beni ve kitaplarımı bilirsin. Karakterlerden birini bu gece öldüreceğim.” Gözlerime bakarak yüzüme doğru hızla yanaştı. Nefes alışım ve kalbimin gümbürtüsü hızlandı.   “Çok masumsun Crash,” dedi yanağıma bir öpücük kondururken.  “Askerler nereye götürdüler seni?” ağzının içine attığı çilek aromalı şekerin kokusunu burnumda hissettim. “Gene’in yanına!” Bir müddet öylece gözleriyle beni süzdü. “Sana bir şey yapmadılar değil mi?” Benim için endişelenmişti. “Hayır,” diyerek fısıldadım.   “Pencereden Dünyayı gördün mü? Durumu nasıl?” içimden ona Dünyanın iyi olduğunu yakında oraya gidip, tıpkı yirmi yedi yıl önceki gibi sağlam olduğunu söylemek geliyor ama: “O, günden güne kötüleşiyor!” diyorum.   “Hiçbir zaman oraya dönemeyeceğiz! Güneşin doğuşunu izleyemeyeceğiz, taze kırmızı güllerin kokusunu hiçbir zaman içimize çekemeyeceğiz!” yüzünü soğuk bir buhranla ekşitiyor.   “Böyle düşünme,” diyerek cevap veriyorum. Halbuki oraya dönemeyeceğimizi çok iyi biliyorum.   “En çok Ay’ı merak ediyorum.” diyor meraklı bir söylemle. “Onu gece bir evin çatısından izlemeyi çok isterdim.” diyerek ekliyor sonradan. Ona ne diyeceğimi bilmeden doğruluyorum. Kapıyı erişime tamamıyla kapatıyorum. Bütün ışıkları da söndürdükten sonra “Hazır mısın?” diyorum. Ellerimi sıkıca tutup: “Neler oluyor?” sesi heyecana aç gibi çıkıyor. Üçten geriye doğru sayıyorum.  “3” diyorum, “Hayaller”  “2” diyorum, “Bizleri”   “1” diyorum, “Yaşatmak için var!”   Elimdeki düğmeye basıyorum hızlıca. Düğmenin sesi önce bütün odada yankılanıyor. Ardından tavana astığım Ay’ın grimsi ışığı yanıyor.   “Allah’ım” diyerek söyleniyor Emily. “Tıpkısı olmasa da daha küçüğünü yapabilirim.” diye söyleniyorum gülümseyerek. “Sen, sen harikasın!” diyerek omuzlarımı hızla kendisine çekiyor. Sıkı sıkıya sarılıyor bana. İşte o an anlıyorum asla yalnız olmadığımı..   
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE