2051
Diriliş Kolonisi
21.00
Saçları uzundu. Masanın üzerindeki belgeyi imzalamaya hazırlanıyordu. Bütün içtenliği ile gülümsüyordu. İşte tam o sırada bir ses duyuldu. Tüm Koloni koridorlarında yankılanan bu ses gittikçe bulunduğumuz yere doğru yaklaşıyordu. “Borular,” diye bağırdı küçük bir çocuk. Emily yüzünü bana çevirdi hızla.
“Neler oluyor?”
Oturduğum rahat koltuktan hızla doğruldum. Etrafında parlak sarı ışık yanan kapının yanına geldiğimde: “Bekle,” dedi Kansas. Sağ eliyle gelinliğini toparladı. “Ses borulardan geliyor.” Kansas'ın sözünü bitirmesinin hemen ardından merkez tarafından kırmızı alarm verildi.
“Herkes üçüncü katta bulunan Silv toplanma bölgesine yürüsün.” Yaklaşık yarım saat önce salondan ayrılan
Globe'ın sesiydi bu. Kapının yanında duran telsizi elime alarak doğrudan onunla iletişim kurdum.
“Neler oluyor Globe? Neden acil durumlarda
toplanılması gereken yere toplanmamızı söylüyorsun?”
“Crash,” dedi düzensiz bir nefesle. “Yüksek basıncın etkisiyle su borularında büyük bir kaçak meydana geldi. Koloninin zemin katında bulunan su deposu nedensizce patlamış. Zemin kat tamamen su altında. Oradaki sistemler çökmüş durumda.”
“Su deposunun nedensizce patlaması çok tuhaf değil mi? Peki ne gibi sıkıntılar bizi bekliyor?”
Globe derin bir iç çekti. “Bütün suyumuz, temiz ve pis suyla karıştı. Ayrıca arıtma sistemi tamamen yanmış. Endişem sıcak su deposunun patlama...” Büyük bir gürültüyle sarsıldım. Globe'ın kötü düşüncesi yerine gelmişti. Yaklaşık otuz saniye sonra borulardan hızla su akmaya başladı. Başındaki beyaz tülü çıkararak yanıma doğru koştu Emily. Gözlerimin içine baktı, sonra acıyla tebessüm etti. Çünkü evimiz dediğimiz Kolonimiz yok oluyordu.
“Herkes üçüncü kata, hadi buradan!” eliyle kapıyı göstererek bağırıyordu Emily. “Bu taraftan!” Sesinin çatallaşmasını gözünden akan ılık gözyaşına borçluydu.
Yanına doğru yürüdüm. Islanan ellerini sıkıca tutarak: “Seni seviyorum” dedim. Bunu onu son görüşümmüş gibi söyledim.
“Korunaklı odanın kapısı bir dakika sonra kapanacak, hadi acele edin!” diye bağırdı bir kez daha Emily. Kendisini başkanlık olayına çok kaptırmıştı. Herkesten sonra hareket ediyordu.
“Gitmeliyiz,” gözlerinin içine bakarak söylendim.
Hızla kolundan tutarak üçüncü kata doğru koşmaya başladım.
“Son otuz saniye,” Globe saniyelerden nefret ediyordu. Dairesel şekilde yanıp sönen alarmın loş kırmızı ışığı gözlerimi yakıyordu. Metal merdivenlere hızla tırmanıyordum. Sol ayağım aradaki boşluğun içine girdi. Canımın yanmasıyla bağırdım. Dar bir alan olmadığından rahatlıkla çektim ayağımı. Ama metal dizkapağıma kadar sıyırmıştı etimi.
“Ne oldu?”
“Hiçbir şey,” dedim. Tökezleyerek basamaklara basıyordum.
“Son on saniye,” dedi Globe. Daha sekiz basamağın olduğunu fark ettim. Yaralı ayağımı aldırmadan koştum.
Emily benden öndeydi. Basamağın başındaki metale sıkı sıkıya tutunmuştu.
“Hadi Crash, acele et!” diye bağırıyordu.
Son basamağı atlattığımda bizi kapının önünde bekleyen Kansas’a baktım. “Acele edin,” dedi. Kapanmakta olan kapıyı göstererek.
“Kapıyı durdurun, onlar dışarıda.” Bağırması bir işe yaramamıştı Kansas’ın. Kapı kapanmaya devam ediyordu. Son beş adımlık mesafeye geldiğimizde içeriye ilk Emily girdi. Arkasından ben kendimi yere serdim. “Silv odası kilitleniyor,” dedi telesekreter. Ardından dört kapının ilki hızla kapandı. Daha sonra da diğerleri. İlk kapı sağa doğru, ikinci kapı sola doğru, üçüncü kapı yukarıya ve dördüncü kapı aşağıya doğru sırasıyla kilitlendi.
“Burada su borusu yok,” diyerek yanıma yaklaştı Kansas. “Su yok, oksijen seviyesi gittikçe azalıyor.”
Ona ne cevap vereceğimi bilmiyorum. Hızla yattığım yerden kalktım. Ayağımdaki kan yere ılıkça serilmişti çoktan.
“Yaralanmışsın,” bağırarak ayağımı kendine doğru çekti. “Küçük bir sıyrık!” Emily elinden düşürmediği beyaz tülü ayağıma sıkıca doladı. O sırada yanımıza Globe geldi.
“Neler oluyor?”
“Hiçbir şey! Buraya toplanmamızın bize faydalı olduğunu söyle lütfen.” İyi bir haber almak için dikkatle onu izledim.
“Otuz sekiz kişiden haber yok, üç Silv odasına beşer bin kişi yerleşti. Bizim bulunduğumuz bu odada,” gözleriyle etrafı seyrettikten sonra gözlerimin içine baktı. “Dört bin dokuz yüz altmış iki kişi bu odada bulunuyor.”
Sorduğum sorunun cevabı bu olmasa da onu dinledim.
“Otuz sekiz kişinin içinde Collin’de var. Ona ulaşamadım. Burada değil, diğer odalarda da yok.”
Onun ortada olmaması canımı sıksa da ayağımın sızısı yüzünden hiçbir şeye odaklanamıyordum.
“Su boruları bu odalarda bulunmuyor, bazı bilgisayar sistemleri burada çalışmıyor. Sadece iki haftalık yiyecek var ya da yok. Şimdilik tedbir amaçlı bu odalardayız. Yakında tüm su bitince buradan çıkacağız.”
“Tüm su bitince mi?” Kansas gözleri ayrılmış bir şekilde bağırdı. “Eğer suyun taşma seviyesi ikiyi geçerse bütün sistem çöker. Patlamalar yaşanır. Bundan dolayı yaşayacak bir yerimiz olmaz.”
“Ne yapacağız peki?” diyerek fısıldadı Emily.
“Bütün suyu boşluğa dökeceğiz!”
Nikahtan Beş Gün Önce
Ilık bir duştan sonra masanın başına geçtiğimde saatler on ikiye vuruyordu. Herkesin uyuduğuna emin olmalıydım. Ancak bu şekilde odaklanabiliyordum yazı yazmaya. Derin bir nefesle Gene’in her zaman oturduğu koltuğa oturdum. Karşımda sadece siyah ve onun üzerinde parlayan yıldızlar vardı. Dünyadan hiç haber alınamıyordu. O çok uzağa gitmişti. Jüpiter’in yörüngesine sabitlemiştik Koloniyi. Yörüngeden ayrılmayan tek gezegen oydu. Boşluğa dalıp gittiğimde annemin sesini duyar gibi oldum. Eğer hayatta olsaydı şimdi bana çok kızardı bu saatte uyamadığım için. Ama herkes uyurken uyumaya korkuyordum. Babamın yazdığım yazılardan birisini okuduktan sonra bana söylediği o sözü çok düşündüm. “Herkesi koruyamazsın, çünkü herkes ölür!”
Eskileri düşünmekten kafayı yemek üzereydim. Ayağı kalkarak koloninin aşağısında olan devasa gezegeni izledim. Beyaz ve hafif kahverengi küre insanı büyülemeye yetecek güçteydi. Kafamı kalın cama yasladığım vakit kapının açıldığını hissettim. Gelenin Emily olduğunu biliyordum. Bu saatlerde uyumadığımı bildiği için yanıma geliyor sık sık.
“Dünyada olsaydık bu gaz diyarını göremeyecektik,” dedi. Bana doğru yaklaştı. “Onun bunca şeye rağmen yıkılmaması az rastlanılan bir durum olsa gerek. Diğerlerinin ihanetine uğradı.”
Cama yaklaştıktan sonra başını omzuma yasladı. “Ne düşünüyorsun?”
“Hiçbir şey, sadece onun bu kadar mükemmel olmasının nedenini merak ediyorum. Terk edilmesine rağmen hala yörüngede ve her şey yolundaymış gibi devam ediyor.”
“Crash, gözlerime bak,” diyerek fısıldadı Emily. Bana baktığını camdan yansıyan görüntüden anlayabiliyordum. Ellerimi kendisine doğru çekerek yüzüne bakmamı sağladı. O sırada avucuma sıkıştırdığım resim yere düştü.
Annemin belli belirsiz görüntüsü yere düşmüştü. Emily hızla onu yerden aldı.
“Üzüldüğünü ve bunlara katlanamadığını biliyorum Crash, seni en iyi ben anlıyorum. Sen kendine eziyet ediyorsun. Zamanla silinecek anıları tekrardan düşünüyorsun. Anıları silmek kolay değil Crash, biliyorum ama her şeyi bir kenara kaldırmanın zamanı geldi. Bu resmi diğerleri gibi alıyorum. Hepsi benim odamda dolaptalar.”
Emily acı çekmemi istemiyordu. Bu yüzden ailemin resimlerini odamdan topladı. Ondan sakladığım tek fotoğrafı da almıştı şimdi.
“Senden anılarını silmeni istemiyorum, bu saçmalık olurdu zaten. Onları sadece yüksek bir rafa kaldırmalısın şimdilik.”
“Peki, öyle yapacağım. Biraz dinlensem iyi olacak. Sana iyi geceler.”
“Seni değiştiremeyeceğim Crash, bunu
başaramayacağım.”
Emily kapının yanına gittiğinde duraksadı.
“Seni seviyorum Crash, en kötü anlarında hep bu sözümü hatırla. Seni seviyorum.”
Odadan ayrıldığında yatağın üzerine sırt üstü uzandım. “Seni seviyorum Emily,” diyerek fısıldadım. Gözlerimi umutlu bir güne uyanmak için kapatmadan hemen önce.
2051
Diriliş Kolonisi
22.00
Bu sığınağa sarılmıştık sıkı sıkıya. Bir saattir buradayız. Başımdan boncuk boncuk düşen terleri elimin tersiyle sildim. Bacağımın sızısı yüzünden öylece oturuyordum. Saatin on olduğunu anladığımda
Koloni’nin en üst katında yanan büyük projeksiyon lamba içeriye doğru yön belirlemişti. Zifiri karanlığı aydınlatmaya yetiyordu. Enerji veren her şey Globe tarafından kapatılmıştı yaklaşık yirmi dakika önce.
“İyi misin?” diye sorduğunda başımı hayır anlamında salladım. Yüzündeki endişeli ifadeyle bacağımı yere uzattı. “Yapma!” dedim, “Canım yanıyor!”
“Crash, izin ver. Acıttığını biliyorum.” Ona ikinci kez müdahale etmedim.
“Pantolonunu çıkarabilir misin?”
“Hayır, bu kadar insanın içinde bunu yapamam.”
Gözlerini tam gözlerimin içine değdirdiğinde gülümsedi.
“O zaman bu acıtabilir,” özenle ütülettiğim siyah kumaş pantolonumu yırtmıştı. Yaranın üzerinden sıyrılan pantolon canımı daha çok yaktı.
“O!” dedi derin bir iç çekerek, “Bu çok kötü!” başımı bacağıma doğru çevirdiğimde dizkapağımın bir iki parmak altına kadar derince soyulmuş derimi gördüm.
“Bayağı kötü olmuş,” dedi tam karşımda oturan kırklı yaşlarda bir kadın. “Üzerine baskı uygulamayın daha çok
acıtır.”
Kadını aldırmayan Emily yüzüme baktı. “Temiz bir şeyle sarmalıyız, enfeksiyon kapabilir.”
Bir bu eksikti. Düğün günüm berbat geçiyordu. Kafamı hızla geriye doğru dayadım. Derin bir nefesle “Bu gece ölecek talihli kişi galiba benim.” diye fısıldadım.
“Ölmek yok nazlı çocuk, ilaçların geldi.” Elindeki ilk yardım çantasını yere koydu Globe. Dizleri yere değecek şekilde çömeldi. “Aramızda sağlık çalışanı var mı?” diyerek bağırdı. Bir dakika sonra siyah uzun saçlı, bir seksen boyunda genç bir kadın yanımıza geldi. “Ben Koloni’nin revirinde çalışan Kaily Roth.” Elini Globe’a doğru uzattıktan sonra Emily’e çevirdi. “Memnun oldum,” dedi Emily yüzünü ekşitirken. “Durum nedir? Nesi var?”
“Hızla koşarken bacağımı merdivenin boşluğuna sıkıştırdım. Metal bayağı keskinmiş.”
“Hem de çok keskinmiş,” dedi bacağıma bakarken. “Bu bölgede bulunan Anterior tibial damarı zarar görmüşe benzemiyor. Bunu böyle anlamak mümkün değil ama çok derin sıyrılmamış. Dermis biraz hasar almış o kadar.
İlk yardım çantasından çıkarttığı alkol ve oksijenli suyu bacağımın yanına koydu Emily. Elindeki pamuğun üzerine alkol dökmeye hazırlanıyordu.
“Yapma,” diyerek uyardı onu Kaily. “Her ikisi de cilt dokusuna zarar verir, iyileştirmeyi geciktirirler.” Kutuyu yanına çekti Kaily hızla. İçinden sargı bezi, antibiyotik merhemi ve eldiveni çıkardı. İşini titizlikle yapmayı sevdiği belli oluyordu. Eldivenleri hızla eline geçirdi. “Kimse basit bir enfeksiyondan ölmek istemez, bu yüzden eldivenleri giymek her zaman önemli.”
Emily ters bakışlarla Kaily’e baktı. Üzerinden çıkarmadığı gelinliğini hızla toparladı. “Lavaboya gitmem gerekli,” arkasını döndüğünde “Ukala şey,” diyerek mırıldandı. Eliyle merhemi ayağıma değdirdiğinde irkilerek bağırdım. Başını hızla bana çevirdi Emily. Daha sonra tekrardan yürüdü.
**
Emily geri döndüğünde gelinliği üzerinde değildi. Siyah bir tişört ve koyu yeşil bir pantolon giymişti.
Bacağımın sargı işi bitmişti.
“Esmer kızı sevdin,” diyerek çömeldi yanıma. “Bunu da nereden çıkardın? Öyle bir şey yok. Beni Globe ile karıştırma.”
“Beni neden araya kattın ki, benim ne suçum var?” diyerek söylendi Globe.
“Senin bacağına dokundu Crash, sargıyı ben yapabilirdim.”
“Emily, lütfen bu büyütülecek bir şey değil.”
“Evet, bence de ben çok büyüttüm.”
“Size daha fazla eşlik edemeyeceğim çocuklar, sohbetiniz hiç sarmıyor. Daha ilk günden kavga
ederseniz...”
“Kes sesini Globe.” diyerek söylendi Emily. Globe ellerini yukarıya kaldırarak gülümsedi. “Hiçbir şey söylemedim. Size bol tartışmalar.” Yanımızdan ayrılmadan kulağıma yanaştı. “Bu kız seni çiğ çiğ yiyecek.
Silv Odası
Beşinci saat
Ağır bir sızıyla gözlerimi araladığımda parlak bir ışığın odayı doldurduğunu fark ettim. "Uyandın mı?" dedi tam karşımda duran Globe. Ayağına çizmelerini geçirmişti. Üzerinde tam teçhizatlı askerlerin giydiği koyu yeşil kıyafetten vardı. Sol kolunun altına aldığı bordo kaskını kafasına geçirmeden hemen önce yüzüme baktı. "Saldırı altındayız Crash," dediğinde şaka yaptığını düşündüm. Ama ciddiydi. Ağzından çıkan her kelimeyi büyük bir korkuyla seçiyordu. "Seni korunaklı bir yere götürmeliyiz," dedi yanıma çökerek. "Her şeyi doğru düzgün anlatacak mısın?" Bakışlarını yere devirdi. "Emily nerede? Onu çağır buraya."
Salondaki herkes meraklı gözlerle neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"O gitti Crash," Yaklaşık bir saat uyumuştum. Bir saatte bu kadar çok şey olduğuna mı şaşırsam yoksa Emily'nin haber vermeden gittiğine mi şaşırsam bilemedim. "Saldırı altındayız," dedi. Elindeki kaskı yere koyarak: "Seni götürmeliyim," Eliyle belimi kavradı. "Kim saldırıyor bize," beni duymazdan gelerek kaskı diğer eline aldı. "Kim saldırıyor Globe,"
"Hadlinsler," dedi ürkekçe. Onların bir grupsuz olduğunu duymuştum. Kolonilerinin yerini hiç kimse bilmiyor. Çok acımasız olduklarını da söylemişlerdi. "Onların birer uzay efsanesi olduğunu düşünüyordum," diyerek fısıldadım. "Efsane değiller Crash, onlar tehlikeli. Elli asker giriş kapısını Sonaj silahlarıyla koruyor. Bütün girişlerin içeri katmanlarda yer alan kapıları kilitlendi. Ama onlar içimize çoktan sızmış olabilirler."
Sonaj silahlarını kullanmak için ciddi durumların meydana gelmesi gerekli. Emily ile hazırladığımız anayasa maddesine böyle eklemiştik.
"Sonaj bir silahları mı yoksa Sonaj iki mi?" "Sadece Sonaj bir," dedi.
Bu iki silah türü de karşıdakini anında öldürüyordu. Fosfor sarısı renginde kurşunları olan Sonaj bir silahları vücutta kan dolaşımını anında durduran bazı özelliklere sahip. Kurşunun bedene girmesiyle belirli bir bölgede kan dolaşımı hızla durur ve hücrelere böylelikle oksijen taşınmaz. Sonaj iki silahları ise turuncu renkte kurşunları olan silahlardır. Bir bedenle temas ettiği sırada kurşunun içinden bazı kollar çıkar. Ve bu kollar uzayarak damarları sıkar, kişi böylelikle patlayan damarları yüzünden can verir.
"Beni nereye götürüyorsun?" diye sorduğumda, "Bildiğin bir yere," diyerek cevap verdi. Borulardan akan su tüm koloniyi etkisi altına almıştı. Bir seksen boyundaki bir insanın ayak bileğine kadar ulaşabiliyordu su. Uzun koridoru atlattığımızda cam koridora geçtik. Yaklaşık üç adım attıktan sonra sağ tarafımda koloniye yaklaşan iki saldırı aracı gördüm. Birinin üzerinde kocaman Hadlinsler yazıyordu. Diğeri ise açık mavi renkteydi ve üzerinde kuru kafa baskısı vardı.
"Acele etmeliyiz Crash," diyerek bağırdı Globe. Ayağımın üzerine basarak koşmaya çalıştım. Beni kestirme yoldan eskiden Gene'e ait olan odaya getirmişti. "İçeriye geçtiğinde bütün korumaları etkinleştir. Kendine dikkat et." Beni koltuğun üzerine yavaşça oturttuktan sonra kapının yanında durdu. "Kendine dikkat et, Emily'e de öyle," Başını öne eğerek kolunun altında tuttuğu kaskı kafasına geçirdi. O sırada bütün beynimde yankılanan patlama sesini duydum. “Ben gidiyorum Crash,” diyerek koşmaya başladı Globe. Hadlinsler genellikle Kolonileri yağmalamak için ortaya çıkıyorlardı. Ama yağmalanacak bir şeyimiz kalmamıştı Kolonide.
Globe’ın gitmesinin hemen ardından pencerenin yanında yer alan kıyafet dolabına doğru yürüdüm. Dolabı açtığımda içinde duruyordu. Askıyı yerinden oynatarak kıyafeti çıkardım. Onlar Koloniyi korurken ben burada oturamazdım. Koyu yeşil savaş kıyafetini hemen giydim. Bordo kaskı kafama geçirdiğimde derin bir nefes aldım. Elimde diğer silahlar gibi olmasa da güçlü HB3 silahı vardı. Gri kurşunları adamı direkt öldürmüyordu ama acı çektiriyordu. Koloni yöneticilerinden biri olduğum için sağ omzumda kırmızı yıldız rozeti takılıydı. Fark edilmemeliydim bu yüzden rozeti yerinden çıkardım. Çıkış kapısına doğru yürüdüğümde bacağımın sızlamasını umursamıyordum. Tökezleyerek ikinci katta bulunan Komuta Merkezine doğru yön belirledim kendime. Eğer Koloniyi ele geçirmek istiyorlarsa sistemleri tamamen kapatma yetkisine sahiptim.
Koridor boyunca yürüdüm. Arada bir silah sesleri duyuluyordu. Asansörün düğmesine hızla bastım. İkinci kata olduğunca erken gitmeliydim. Elimdeki rozeti asansörün ekranına okuttuğumda hızla sarsıldım. Bir patlama daha olmuştu.
Yaklaşık yirmi saniye kadar asansörün içinde kaldım. Komuta merkezinin önüne geldiğimde kapının önünde kan izleri vardı. Sürüklenmiş bir bedene aitti. Kapı ise yarı açıktı. Silahımı doğrultarak içeriye doğru yürüdüm. Ses yoktu. İçeriye geçtiğimde pencerenin dibinde hareketsizce yatan birini gördüm. Yanına yaklaştığımda çizmelerim kana bulaşmıştı. Yerde öylece yatıyordu. Yüzünü görmek için ona yaklaştığımda: “Collin,” diyerek fısıldadım istemsizce. Borular yüzünden ıslanmıştı. Ensesinden akan kan bulunduğu yere dairesel bir biçimde yayılmıştı. Kaskımı ve eldivenlerimi hızla çıkarttığımda nabzını kontrol ettim. Ölmüştü. Nefes almıyordu. Geniş yüzünü inceledim. Gözleri açıktı, tam karşıya bakıyordu. Ensesini kendime doğru çevirdiğimde Sonaj bir silahına ait sarı fosfor kurşunu gördüm. Bu da demek oluyordu ki onu bizden biri öldürmüştü.
2044
20.15
Günümü diğer çocuklar gibi Koloninin koridorlarında koşarak geçirmiyordum. Dün tam bu saatte annem ile birlikte babamın yaklaşan doğum gününü kutlamaya hazırlanıyorduk. Yaşanacaklardan habersiz pasta siparişi vermiştik. Akşam babam geldiğinde onu kapıda, elimde pastayla karşıladım. Pastayı üflemesine saniyeler kala kapının önünde büyük bir gürültü koptu. Annem yerinden sıçradı. Hızla geriye doğru adım attım. İçeriye iki asker aniden girdi. Biri babamı yüzüstü yere yatırdı, diğeri annemi hızla kelepçeledi. Elimdeki pasta öylece yere düşmüştü. Ne olduğunu anlamadan annem ve babamı alıp götürdüler. yargı odasına doğru koştum hızla. Gene'in tam yanında oturan hakim beni baştan aşağı süzdü. Kapının önünde öylece beklemeye koyuldum. Sorguya ilk babamı aldılar. Daha sonra annemi. Su borularının yerini değiştirdikleri için yönetimdeki yerlerinden istifa etmeye zorladılar onları. Otoriter sesiyle bağırdı Koloninin yüksek kurul başkanı: "Karar," dedi "Her ikisi de isyan çıkarmakla suçlanmaktadır, cezaları için Gene gereğini yapacaktır."
Gene kapının önüne çıktığında yüzündeki derin acıyı gizlemek zorundaydı. Yoksa onun sonu da kardeşi Peter gibi olacaktı.
Annemi yargı salonundan çıkarttıklarında bütün saatler akşam sekiz çeyreğe vuruyordu. Birbirini kovalayan akrep ve yelkovanın ilerlemesini istemiyordum.
Çünkü annem ve babamı benden koparacaklardı. İdam bölmesine zorla kattılar onları. Hiç geri sayım bile yapmadan içerideki oksijeni kestiler, sonra onların cansız bedenleri birer çöp gibi siyahın içine atıldı.
Onları kaybettiğim zaman kolonide yaşamam için bir sebebim yoktu. Konuşmuyordum, yemiyordum ve içmiyordum. Ama o gece birini öldürmeye yemin etmiştim. Ertesi gün yediyi çeyrek geçe kolumdaki saati inceliyordum. Son saate tam bir saat vardı. Bir saat sonra Gene'i öldürmeye yemin etmiştim.
Beni apar topar D sınıfından bir odaya götürdüler. Karanlığa bel bağlamıştım. Benim suçum neydi? Masumiyet ve kibrin açtığı savaşın ortasında kalmıştım. Ne yapmalıydım? Bütün bunları yaşamamın tek sebebi olan kibrin taraftarı mı olmalıydım? Ya da bütün bunların başıma gelmesini sağlayan masumiyeti mi tutmalıydım? Ama taraf seçmemem gerektiğinin farkındaydım. İki tarafın açtığı ateşlerin ortasında kalmayı tercih ettim. Çünkü her iki tarafta suçluydu, tıpkı benim gibi.
2051
Diriliş Kolonisi
Elimi geminin komuta dümenine doğru uzattığımda karşımdaki pencereden uçuşan cansız bedenleri görüyordum. Bütün gücümle dümeni geriye doğru çekmeye çalıştım. Koloniyi buradan uzağa götürecektim. “Yörünge sabit, itme motorları devre dışı,”
“Kahretsin,” diyerek elimi duvara vurdum. Koloni tamircileri itme motorlarını dışarıdan kapatmış. Dışarıya çıkmak için hazırlığa koyuldum. Her yanım dehşetin ve korkunun acımasız kollarıyla sarılıydı. Merkezin hemen yanındaki odada bir çıkış kapısı mevcuttu. Oraya doğru yürümeyi başarabilirsem dışarıdaki itme motorlarını aktif hale getirebilirdim. Ayağımı yavaşça yerinen oynatarak doğruldum. On beş adımlık bir mesafe vardı önümde. Yavaş yavaş ve tökezleyerek yürüyordum. Kapının yanına geldiğimde Collin’in cansız bedenine bakmamaya dikkat ediyordum. Sürekli gülen bir insanı kaybetmek en zor acılardan birisi olsa gerek. Ben onu hep güldüğü zamanlarla hatırlayacağım aksi takdirde onu unutamam.
Kapıdan hızla çıktığımda karşıdaki boşluğu gördüm. Boşluğa kendimi teslim etmeden önce şu koyu mavi giysileri giymem gerekiyordu. Kıyafete doğru bir adım attım.
“Bekle,” dedi bir ses. Katı ve otoriterdi. Yüzümü ona döndüğümde bizden birisi olmadığını anladım. Siyah uzun saçlarının arası beyaz doluydu. Üzerinde tıpkı dünyadaki yılanların derisi gibi deri bir kıyafet vardı. O da saçları gibi simsiyahtı. Bel kısmında ten renginde bir kuşak vardı. İki tabancasının kabzası yer alıyordu.
“Sen,” diyerek fısıldadım. “Sen kimsin?”
“Ben kim miyim?” dedi büyük bir kahkaha atarken. Konuştuğunda ve güldüğünde çenesinin kemikleri belirginleşiyordu.
“Rampadan uzaklaş,” diye bağırdı. Elimde olduğunu sandığım silahımı Collin’in yanında unuttuğumu anlamam çok sürmedi. “Rampadan uzaklaş dedim,” hızla bağırdı bir kez daha.
Tökezleyerek rampadan uzaklaştım. “Ellerini başına koy ve yüzünü duvara çevir.” Bütün koordinatlarına uyarak öylece bekledim. Soğuk metali ensemde hissettiğimde beni öldürmesinin an meselesi olduğunu biliyordum.
“Ondan uzak dur Hadrol,” diye bağırdı koridorun başında duran Emily. Ona ismiyle ithaf etmişti.
“Vay, vay bakın burada kimler varmış,” saçlarını geriye atarak gülümsedi Emily’nin Hadrol dediği adam. “Ondan uzak dur,” Emily’nin bana doğru attığı her adımı fırsat bilerek silahını enseme daha sert bastırıyordu.
“Sana zarar vermek istemiyorum Hadrol,” diyerek fısıldadı. Okyanus mavisi gözünden düşen gözyaşı eşiğinde. Hadrol hızlı bir şekilde silahını enseme bastırdı bir kez daha.
“Seni buradan götürmek zorundayım, benimle gelmelisin.” Otoriter ses tonunun korumaya devam ediyordu Hadrol.
“Hayır,” diyerek fısıldadı Emily. “Seninle gelmeyeceğim, Diriliş benim yuvam. Onu bırakamam.”
Gözlerini gözlerimin içine sabitledi. Gözyaşları dökülmeye devam ediyordu. Her ne kadar ağlamamak için kendisini sıksa da gözyaşları aksine o kadar hızlı damlıyordu yere. Emily’nin Hodrol’u tanıması tuhaf olsa da onların arasındaki bağ hakkında hiçbir fikrim yoktu.
“Onu nereye götüreceksin? Sen kimsin?” Yüzümü
Hadrol’a doğru döndüğümde: “Sen karışma,” diyerek bağırdı. O esnada silahının en sert tarafıyla burnuma vurdu. Darbenin etkisiyle yere yığıldım.
“Crash,” diyerek bağırdı Emily. Sesi bütün koridorda yankılandı. “Benimle gelmezsen buradaki her masumu öldüreceğim Lida.”
“Crash,” burnumdan akan ılık kanı aldırmadan olaya yeni dahil olan Globe’a doğru baktım. Silahını kaldırarak Hadrol’a doğrulttu. “Silahını indir, yoksa arkadaşın ölür!” hızla benim yanıma geldi. Saçlarımdan tutarak başımı geriye doğru asıldı. Gümüşi rengindeki çizmesinden kızıl bir hançer çıkardı. “Kan akıtmayı severim,” dediğinde hançerin soğuk ve keskin metalini boğazıma dayanmıştı.
“Seninle geleceğim,” diyerek bağırdı Emily. “Ona zarar verme.” Elleri havada onun yanına doğru yürümeye
başladı. Onun kabullenmesinin ardından soğuk kızıl hançerini boğazımdan çekmişti.
“Babamız çok mutlu olacak,” diyerek söylendi Hadrol.
İkisi birlikte koridorun başına doğru yürümeye başladılar. “Emily,” diyerek bağırdım. “Beni bırakma,”
“Üzgünüm Crash, gitmek zorundayım.” Koridorun sonuna doğru yaklaştıklarında asansörün oraya gelmesi için ekrana kartını okuttu Emily. Beni öylece bırakıyor muydu gerçekten? Beni öylece bırakıp giderse ne yapacaktım? “Emily,” dedim bağırarak. “Her şey bittiğinde burada olmayabilirim, seni bir daha göremeyebilirim.”
Emily asansörün içine geçmeden önce bağırdı: “Vazgeçmek için erken Crash,”
Asansörün kapısı kapandığında içeriden silah sesi geldi. “Emily,” neler olduğunu anlamadan bağırdım. Bacağımı ve kanayan burnumu aldırmadan doğruldum. Aşağı inmek için diğer asansöre kullandım. Globe tam arkamdaydı.
“Onu götürmesine izin veremeyiz Globe, yalvarırım bir şeyler yap.” Aşağı indiğimizde asansörün başındaki kalabalığı fark ettim. Yaklaşık on adımlık mesafe vardı asansörlerin aralarında. Kalabalığın içinden geçerek oraya baktım. Elleri kanlıydı. Dizinin üzerine öylece yığılmış Hadrol’a bakıyordu. Siyah açları tıpkı Hadrolunki gibiydi. Kansas o sırada “Açılın,” diye
bağırdı. Hadrol’un yanına çömeldi ve nabzına baktı. “Yaşıyor,” dedi gülümseyerek.
“Onu vurdum, ona zarar verdim.” Dizinde hareketsizce yatan Hadrol’a bakıyordu. “Derhal revire götürün,” diye bağırdı Kansas.
“Hadrol’u vurdular,” kalabalığın içindeki Hadlins üyelerinden birisi hızla bağırdı. “Onu öldürdüler,” Söylentiler üzerine Hadlinsler gemilerini Koloniden uzaklaştırmaya başladılar. Geri dönmeyeceklerinin kanıtı yoktu.
Sayemlin
Suskundu...
Sessiz ve hareketsizce yatıyordu. Hemen ayaklarının altında öylece yere çökmüştü Emily. Benim geldiğimi gördüğünde acıyla tebessüm etti. Gözlerimin içine bakmıyordu, bakamıyordu. Tam yanına oturdum. Ellerini sıkıca tuttuğumda ağlamaya başladı. Yüzünü yüzüme doğru çevirdim.
“Çok kötü şeyler yaptım Crash,” diyerek fısıldadı. Elinin üzerinde duran elime sıcak gözyaşları düşüyordu.
“Sen hiçbir şey yapmadın,” diyerek karşılık verdim. “Beni bilmediğin için böyle söylüyorsun. Yaptıklarımı bilmiyorsun.” Ayağa kalktığında ellerimi elinin üzerinden çekti. “Ben suçluyum,”
“Sen suçlu değilsin,” Yatakta hareketsiz yatan Hadrol’a baktı. “Onu öldürebilirdim,” dedi.
Bir müddet gözlerimin içine baktı. Revirin kuzeyinde yer alan pencereye doğru yürüdü. Cama kafasını yasladığında yansımasını yıldızlar eşliğinde izliyordum.
“Çok küçükken,” diye başladı sözüne, sesi titriyordu. “Annem öldüğünde sadece altı yaşındaydım. Onun, o itaatkar yüzünü hatırlıyorum.”
“Anneni bulacağız Emily,” diyerek fısıldadım.
“Sayemlin gezegeninde onun bir mezarı var,”
“Orası neresi?” Kafasını hızla bana çevirdi. “Benim gezegenim,”
Anlattıklarından hiçbir şey anlamıyordum. Yanına yaklaştım. “Bana her şeyi anlat,” dediğimde bulunduğu yere çömeldi.
“Babam herkesi yönetmeyi severdi, içinde hep bir lider olma duygusuyla yaşadı. Annem onun her dediğini yapmasına rağmen onu öldürdü. Küçük kardeşim Stephan’ı da alarak Sayemlinden kaçmaya çalıştım. Ama onun hain askerleri yüzünden küçücük kardeşim ellerimde can verdi. Onu kurtaramadım,” iç çekerek ağlamaya başladı. Derin bir üzüntüsü vardı.
“O berbat gezegenden kaçmayı başardığımda sizlerin kolonisini gördüm, ama kolonilerinizde yüksek güvenlik önlemleri alınmıştı. Diriliş’e girmeyi başardığımda nereye gideceğimi bilmiyordum. Natalie beni bulasıya kadar.”
“Nataile kim?”
“Onun evine sığındığımda beni hiç kimseye şikayet etmemişti. Buralı olmadığımı anlamaları an meselesi olabilirdi. Bana yardım etti. Tıpkı,” dedi yatakta yatan Hadrol’u işaret ederek. “Onun gibi uzun saçlarım vardı, üzerimdeki giysilerden ve beni buralı yapmayan her şeyden kurtulduk. Ama tehlike hala geçmiş sayılmazdı. Burada bir karta ihtiyacım vardı. Ben Diriliş halkından değildim. Natalie bana ölmüş kızının kartını verdi. Kolonide ölenlerin listesi tutulmuyordu.”
Kafasını yasladığı camdan geri çekti Emily. Derin bir iç çekti.
“Bir gece herkes uyurken Natalie ve ben Emily’nin cesedini Koloninin morgundan kaçırdık. O benim için kızını uzayın hırçın soğuğuna bırakmıştı. Onunla altı yılımı geçirdim. Beni kendi kızı gibi sevdi, bir gün olsun kötü davranmadı bana. O bana annemi hatırlatıyordu. Hiç kimse benim buralı olduğumu fark etmedi, Gene hariç. Onu öldürmeye yemin ettiğim gece, ona her şeyi anlattım. Çünkü artık korkabileceğim hiç kimse kalmamıştı. Koloni bizim ellerimizdeydi.”
“Bunlar kötü değil Emily,” diyerek fısıldadım.
Dudaklarını büzerek kafasını salladı.
“Eğer babam Hadrol’a bir şey olduğunu öğrenirse, bu bizim sonumuz olur.”
Hadrol’a baktım. “Tıpkı sana benziyor,”
“Çünkü o benim kardeşim,”
Collin Cav Rose
Ona yakışır bir şekilde tören düzenlendi. Kansas tarafından kayıt altına alınan videoları bütün kolonideki pencerelere yansıtıldı. Ona son konuşmasını yapan ilk Kansas olmuştu. Beyaz projeksiyonun önüne geçtiğinde ağlamakta olan gözleri kendini belli ediyordu.
“Yanımızdan sadece yarım saatliğine ayrıldı, onu hep yaptığı soğuk esprilerden hatırlayacağım.”
Kansas gözyaşlarına yenilerek kürsünün yanına çömeldi. Daha sonra Collin’in başucuna yaklaşarak fısıldadı: “Boşlukta, yıldızlar kadar parlak ol.”
Collin’in kolonide kimsesi yoktu. Annesi infaz edilmişti, babası kötü şartlar yüzünden yaşamına son vermişti.
Konuşma sırasının bana geçtiğini anladığımda siyah koltuktan doğruldum. Kürsüye doğru yürüdüm tökezleyerek. Projeksiyonun ışığı arkamdan dairesel bir şekilde beni takip ediyordu. Kansas’ın kaydettiği videolar Collin’in en sevdiği şarkıyla tam perdeye yansıtıldı. Kendimi ağlamamak için sıkıyordum. Gözümde düşmeyi bekleyen, ılık damlanın yere düşmesine cesaret edememiştim. Mikrofona yaklaşmadan önce derin bir nefes aldım.
“Onu sonradan tanıdım, o bana çok iyi arkadaşlık etmişti. Kendisini hep geride görürdü. Öne geçme isteği olmayan, cesur ve bilgiliydi. Aramızdaki askerlerden birinin açtığı ateş yüzünden ensesinden vurulduğunu resmi olarak açıklıyorum. Sonaj bir kurşunuyla öldürülmüş. O kara günde Sonaj bir silahını taşıyan otuz kişi tek tek sorgulanacak,”
Salonda büyük bir gürültü koptu dediklerim üzerine.
“Herkes bildiğini anlatmak zorunda, çünkü aramızdan değerli birini daha kaybetmeyi hiç kimse istemez.” Tam karşımdaki pencereye yansıtılan Collin’in gülümseyen resmine denk geldi gözlerim. “Katilini bulacağım,” diyerek fısıldadım. Başucuna geçip: “Boşlukta, yıldızlar kadar parlak ol,” dedikten sonra yerime oturdum tekrardan.
Sahneye Globe çıktı. Üzgündü, üzülmüştü onun böyle aramızdan ayrılmasına.
“Hep en yakınlarımız canımızı yakıyor. Sekiz yıldır tanıyordum Collin’i. Bilindiği üzere kimseye zararı olmayan biriydi.”
Sesi titriyordu Globe’ın. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim.
“Bir gün, onunla gizlice koloninin dışına çıkmıştık. Ona korktuğumu söylediğimde bana sadece ‘Yıldızları seyretmem’ gerektiğini söylemişti. Onu koloninin dışına çıkartan bendim ama buna rağmen korkuyordum. Boşluk beni ürkütüyordu, beni boşluğa alıştıran oydu. Bana cesareti aşılayan da oydu. Ama şimdi karşımda öylece yatıyor. Ölümü tetikleyen cesareti bana öğretmesine rağmen kendisi ona teslim oldu. Buna nasıl alışacağımı bilmiyorum.”
Globe’ın koyu yeşil gözlerinden akan gözyaşları tüylerimin ürpermesine neden oluyor. Baştan aşağı irkilirken kendime hakim olamıyorum. Sekiz yıllık arkadaşının yanına geçerek kulağına yanaşıyor: “Boşlukta, bir yıldız gibi parlak ol.”
Artık ona veda etmekte sona yaklaştık. Ben, Globe, Hed ve Danny onun tabutunu omuzlarımıza alarak rampaya doğru yürüdük. Emily, Cellie, Lily, Anasti, Kansas ve diğerleri arkamıza sıralanmıştı. Onu tabutundan çıkarıp rampaya yerleştirdiğimizde, ona son bir kez baktım. Rampadan üç dakika sonra ayrıldık. Sağımda duran dümene elimi yerleştirdim. Onu boşluğa fırlatmadan önce hep bir ağızdan bağırdık:
“Boşlukta, bir yıldız kadar parlak ol.”
Törenden Bir Saat Sonra
Collin’in aramızdan ayrılması hepimizi derinden sarsmıştı. Ama ölümüne sebebiyet veren neydi? Onu ensesinden vuran kimdi? Bizden biri olmalıydı, Sonaj silahlarını kullanan askerleri bir bir sorgulamalıydım. Bunu bizzat yapmalıydım, çünkü hiç kimseye güvenemezdim.
Elindeki küçük gümüş tepsiyi masanın üzerine bıraktı.
“Onu kimin öldürdüğünü nasıl öğrenebilirsin?”
“Bilmiyorum,” dedim başımı sallarken. “Elbet birisi bir şey görmüştür.”
“Hadi kahveni soğutma,” dedi tepsinin üzerindeki bardağı bana uzatırken.
“Her zaman yanında olacağım Crash,”
“Yanımda olacağını biliyorum,” Kahveleri elinden alıp masanın üzerine bıraktığımda gözleri bedenimi takip ediyordu. Boşluğu oldukça rahat gösteren koltuğa doğru yürüdüm.
“Bana şu gezegenden bahsedecek misin?”
Gülümsedi. Yanıma oturmadan önce masanın üzerine bıraktığım kahveleri aldı.
“Onun adı Sayemlin,” diyerek yanıma oturdu. “Orada bir gün on sekiz saatte tamamlanıyor. Yörüngesine sahip Kristal adında bir ayı var. Orau adını verdiğimiz bir Güneş var. Gezegenimiz Sayemlin tıpkı Dünyaya benziyor diyebiliriz. Lakin tek farkı sonbahar aylarıdır. Nedenini bilmediğimiz felaketler başımıza geliyor. Bu yüzden yaklaşık üç aylık süre zarfında kimse dışarıya çıkmıyor. Tabii bunlar yıllar önce benim yaşadıklarım, şimdi nasıl bir yaşam sürüyorlar bilmiyorum.”
“Anladım,” diyerek gülümsüyorum. “Peki bu gezegende insanlar yaşayabilir mi?”
“Babam buna asla izin vermez!” dedi yerinden hızla kalkarak.
“Oraya gideceğimizi söylemedim, oradaki bileşenler insan yaşamına uygun formatta mı?”
“Evet,” diyerek fısıldadı Emily. “Eğer Sayemlinde olsaydık ve ben bunu sana orada söyleseydim, cezam direkt ölüm olurdu. Sayemlin halkı insanlardan korkuyor, sizi hep yıkıcı olarak görüyorlar.”
“Belki de öyleyizdir,”
“Hayır Crash öyle değiliz,”
Emily ‘değiliz’ derken kendisini de kastetti. İlk önce ona şaşkın şaşkın baktım.
“Yaklaşık on beş yıldır sizin aranızda yaşıyorum Crash, ben sizden biri sayılırım,”
Haklı olabilirdi ama o asla bizim gibi olamazdı.