Saçları uzundu. Masanın üzerindeki belgeyi imzalamaya hazırlanıyordu. Bütün içtenliği ile gülümsüyordu. İşte tam o sırada bir ses duyuldu. Tüm Koloni koridorlarında yankılanan bu ses gittikçe bulunduğumuz yere doğru yaklaşıyordu. "Borular," diye bağırdı küçük bir çocuk. Emily yüzünü bana çevirdi hızla.
"Neler oluyor?"
Oturduğum rahat koltuktan hızla doğruldum. Etrafında parlak sarı ışık yanan kapının yanına geldiğimde: "Bekle," dedi Kansas. Sağ eliyle gelinliğini toparladı. "Ses borulardan geliyor." Kansas'ın sözünü bitirmesinin hemen ardından merkez tarafından kırmızı alarm verildi.
"Herkes üçüncü katta bulunan Silv toplanma bölgesine yürüsün."
Yaklaşık yarım saat önce salondan ayrılan Globe'ın sesiydi bu. Kapının yanında duran telsizi elime alarak doğrudan onunla iletişim kurdum.
"Neler oluyor Globe? Neden acil durumlarda toplanılması gereken yere toplanmamızı söylüyorsun?"
"Crash," dedi düzensiz bir nefesle. "Yüksek basıncın etkisiyle su borularında büyük bir kaçak meydana geldi. Koloninin zemin katında bulunan yirmi beş tonluk su deposu nedensizce patlamış. Zemin kat tamamen su altında. Oradaki sistemler çökmüş durumda."
"Su deposunun nedensizce patlaması çok tuhaf değil mi? Peki ne gibi sıkıntılar bizi bekliyor?"
Globe derin bir iç çekti. "Bütün suyumuz, temiz ve pis suyla karıştı. Ayrıca arıtma sistemi tamamen yanmış. Endişem sıcak su deposunun patlama..." Büyük bir gürültüyle sarsıldım. Globe'ın kötü düşüncesi yerine gelmişti. Yaklaşık otuz saniye sonra borulardan hızla su akmaya başladı. Başındaki beyaz tülü çıkararak yanıma doğru koştu Emily. Gözlerimin içine baktı, sonra acıyla tebessüm etti. Çünkü evimiz dediğimiz Kolonimiz yok oluyordu.
"Herkes üçüncü kata, hadi buradan!" eliyle kapıyı göstererek bağırıyordu Emily. "Bu taraftan!" Sesinin çatallaşmasını gözünden akan ılık gözyaşına borçluydu.
Silv Odası
Beşinci saat
Ağır bir sızıyla gözlerimi araladığımda parlak bir ışığın odayı doldurduğunu fark ettim. "Uyandın mı?" dedi tam karşımda duran Globe. Ayağına çizmelerini geçirmişti. Üzerinde tam teçhizatlı askerlerin giydiği koyu yeşil kıyafetten vardı. Sol kolunun altına aldığı bordo kaskını kafasına geçirmeden hemen önce yüzüme baktı. "Saldırı altındayız Crash," dediğinde şaka yaptığını düşündüm. Ama ciddiydi. Ağzından çıkan her kelimeyi büyük bir korkuyla seçiyordu. "Seni korunaklı bir yere götürmeliyiz," dedi yanıma çökerek. "Her şeyi doğru düzgün anlatacak mısın?" Bakışlarını yere devirdi. "Emily nerede? Onu çağır buraya."
"O gitti Crash," Yaklaşık bir saat uyumuştum. Bir saatte bu kadar çok şey olduğuna mı şaşırsam yoksa Emily'nin haber vermeden gittiğine mi şaşırsam bilemedim.
"Saldırı altındayız," dedi. Elindeki kaskı yere koyarak: "Seni götürmeliyim," Eliyle belimi kavradı. "Kim saldırıyor bize," beni duymazdan gelerek kaskı diğer eline aldı. "Kim saldırıyor Globe,"
"Hadlinsler," dedi ürkekçe. Onların bir grupsuz olduğunu duymuştum. Kolonilerinin yerini hiç kimse bilmiyor. Çok acımasız olduklarını da söylemişlerdi. "Onların birer uzay efsanesi olduğunu düşünüyordum," diyerek fısıldadım. "Efsane değiller Crash, onlar tehlikeli. Elli asker giriş kapısını Sonaj silahlarıyla koruyor. Bütün girişlerin içeri katmanlarda yer alan kapıları kilitlendi. Ama onlar içimize çoktan sızmış olabilirler."
Sonaj silahlarını kullanmak için ciddi durumların meydana gelmesi gerekli. Emily ile hazırladığımız anayasa maddesine böyle eklemiştik.
"Sonaj bir silahları mı yoksa Sonaj iki mi?"
"Sadece Sonaj bir," dedi.
Bu iki silah türü de karşıdakini anında öldürüyordu. Fosfor sarısı renginde kurşunları olan Sonaj bir silahları vücutta kan dolaşımını anında durduran bazı özelliklere sahip. Kurşunun bedene girmesiyle belirli bir bölgede kan dolaşımı hızla durur ve hücrelere böylelikle oksijen taşınmaz. Sonaj iki silahları ise turuncu renkte kurşunları olan silahlardır. Bir bedenle temas ettiği sırada kurşunun içinden bazı kollar çıkar. Ve bu kollar uzayarak damarları sıkar, kişi böylelikle patlayan damarları yüzünden can verir.
"Beni nereye götürüyorsun?" diye sorduğumda, "Bildiğin bir yere," diyerek cevap verdi. Borulardan akan su tüm koloniyi etkisi altına almıştı. Bir seksen boyundaki bir insanın ayak bileğine kadar ulaşabiliyordu su. Uzun koridoru atlattığımızda cam koridora geçtik. Yaklaşık üç adım attıktan sonra sağ tarafımda koloniye yaklaşan iki saldırı aracı gördüm. Birinin üzerinde kocaman Hadlinsler yazıyordu. Diğeri ise açık mavi renkteydi ve üzerinde kuru kafa baskısı vardı.
"Acele etmeliyiz Crash," diyerek bağırdı Globe. Ayağımın üzerine basarak koşmaya çalıştım. Beni kestirme yoldan eskiden Gene'e ait olan odaya getirmişti. "İçeriye geçtiğinde bütün korumaları etkinleştir. Kendine dikkat et." Beni koltuğun üzerine yavaşça oturttuktan sonra kapının yanında durdu. "Kendine dikkat et, Emily'e de öyle," Başını öne eğerek kolunun altında tuttuğu kaskı kafasına geçirdi. O sırada bütün beynimde yankılanan patlama sesini duydum.
2044
20.15
Günümü diğer çocuklar gibi Koloninin koridorlarında koşarak geçirmiyordum. Dün tam bu saatte annem ile birlikte babamın yaklaşan doğum gününü kutlama hazırlanıyorduk. Yaşanacaklardan habersiz pasta siparişi vermiştik. Akşam babam geldiğinde onu kapıda, elimde pastayla karşıladım. Pastayı üflemesine saniyeler kala kapının önünde büyük bir gürültü koptu. Annem yerinden sıçradı. Hızla geriye doğru adım attım. İçeriye iki asker aniden girdi. Biri babamı yüzüstü yere yatırdı, diğeri annemi hızla kelepçeledi. Elimdeki pasta öylece yere düşmüştü. Ne olduğunu anlamadan annem ve babamı alıp götürdüler. yargı odasına doğru koştum hızla. Gene'in tam yanında oturan hakim beni baştan aşağı süzdü. Kapının önünde öylece beklemeye koyuldum. Sorguya ilk babamı aldılar. Daha sonra annemi. Su borularının yerini değiştirdikleri için yönetimdeki yerlerinden istifa etmeye zorladılar onları. Otoriter sesiyle bağırdı Koloninin yüksek kurul başkanı: "Karar," dedi "Her ikisi de isyan çıkarmakla suçlanmaktadır, cezaları için Gene gereğini yapacaktır." Gene kapının önüne çıktığında yüzündeki derin acıyı gizlemek zorundaydı. Yoksa onun sonu da kardeşi Peter gibi olacaktı.
Annemi yargı salonundan çıkarttıklarında bütün saatler akşam sekiz çeyreğe vuruyordu. Birbirini kovalayan akrep ve yelkovanın ilerlemesini istemiyordum. Çünkü annem ve babamı benden koparacaklardı. İdam bölmesine zorla kattılar onları. Hiç geri sayım bile yapmadan içerideki oksijeni kestiler, sonra onların cansız bedenleri birer çöp gibi siyahın içine atıldı.
Onları kaybettiğim zaman kolonide yaşamam için bir sebebim yoktu. Konuşmuyordum, yemiyordum ve içmiyordum. Ama o gece birini öldürmeye yemin etmiştim. Ertesi gün yediyi çeyrek geçe kolumdaki saati inceliyordum. Son saate tam bir saat vardı. Bir saat sonra Gene'i öldürmeye yemin etmiştim.
Beni apar topar D sınıfından bir odaya götürdüler. Karanlığa bel bağlamıştım. Benim suçum neydi? Masumiyet ve kibrin açtığı savaşın ortasında kalmıştım. Ne yapmalıydım? Bütün bunları yaşamamın tek sebebi olan kibrin taraftarı mı olmalıydım? Ya da bütün bunların başıma gelmesini sağlayan masumiyeti mi tutmalıydım? Ama taraf seçmem gerektiğinin farkındaydım. İki tarafın açtığı ateşlerin ortasında kalmayı tercih ettim. Çünkü her iki tarafta suçluydu, tıpkı benim gibi.
2051
Diriliş Kolonisi
Elimi geminin komuta dümenine doğru uzattığımda karşımdaki pencereden uçuşan cansız bedenleri görüyordum. Bütün gücümle dümeni geriye doğru çekmeye çalıştım. Koloniyi buradan uzağa götürecektim. "Yörünge sabit, itme motorları devre dışı,"
"Kahretsin," diyerek elimi duvara vurdum. Koloni tamircileri itme motorlarını dışarıdan kapatmış. Dışarıya çıkmak için hazırlığa koyuldum. Her yanım dehşetin ve korkunun acımasız kollarıyla sarılıydı. Merkezin hemen yanındaki odada bir çıkış kapısı mevcuttu. Oraya doğru yürümeyi başarabilirsem dışarıdaki itme motorlarını aktif hale getirebilirdim. Ayağımı yavaşça yerinen oynatarak doğruldum. On beş adımlık bir mesafe vardı önümde. Yavaş yavaş ve tökezleyerek yürüyordum. Kapının yanına geldiğimde Collin'in cansız bedenine bakmamaya dikkat ediyordum. Sürekli gülen bir insanı kaybetmek en zor acılardan birisi olsa gerek. Ben onu hep güldüğü zamanlarla hatırlayacağım aksi takdirde onu unutamam.
Kapıdan hızla çıktığımda karşıdaki boşluğu gördüm. Boşluğa kendimi teslim etmeden önce şu koyu mavi giysileri giymem gerekiyordu. Kıyafete doğru bir adım attım.
"Bekle," dedi bir ses. Katı ve otoriterdi. Yüzümü ona döndüğümde bizden birisi olmadığını anladım. Siyah uzun saçlarının arası beyaz doluydu. Üzerinde tıpkı dünyadaki yılanların derisi gibi deri bir kıyafet vardı. O da saçları gibi simsiyahtı. Bel kısmında ten renginde bir kuşak vardı. İki tabancasının kabzası yer alıyordu.
"Sen," diyerek fısıldadım. "Sen kimsin?"
"Ben kim miyim?" dedi büyük bir kahkaha atarken. Konuştuğunda ve güldüğünde çenesinin kemikleri belirginleşiyordu.
"Rampadan uzaklaş," diye bağırdı. Elimde olduğunu sandığım silahımı Collin'in yanında unuttuğumu anlamam çok sürmedi. "rampadan uzaklaş dedim," hızla bağırdı bir kez daha.
Tökezleyerek rampadan uzaklaştım. "Ellerini başına koy ve yüzünü duvara çevir." Bütün koordinatlarına uyarak öylece bekledim. Soğuk metali ensemde hissettiğimde beni öldürmesinin an meselesi olduğunu biliyordum.
"Ondan uzak dur Hadrol," diye bağırdı koridorun başında duran Emily. Ona ismiyle ithaf etmişti.
"Vay, vay bakın burada kimler varmış," saçlarını geriye atarak gülümsedi Emily'nin Hadrol dediği adam. "Ondan uzak dur," Emily'nin bana doğru attığı her adımı fırsat bilerek silahını enseme daha sert bastırıyordu. "Sana zarar vermek istemiyorum Hadrol," diyerek fısıldadı. Okyanus mavisi gözünden düşen gözyaşı eşiğinde. Hadrol hızlı bir şekilde silahını enseme bastırdı bir kez daha.
"Seni buradan götürmek zorundayım, benimle gelmelisin." otoriter ses tonunun korumaya devam ediyordu Hadrol.
"Hayır," diyerek fısıldadı Emily. "Seninle gelmeyeceğim, Diriliş benim yuvam. Onu bırakamam."
Gözlerini gözlerimin içine sabitledi. Gözyaşları dökülmeye devam ediyordu. Her ne kadar ağlamamak için kendisini sıksa da gözyaşları aksine o kadar hızlı damlıyordu yere. Emily'nin Hodrol'u tanıması tuhaf olsa da onların arasındaki bağ hakkında hiçbir fikrim yoktu.
"Onu nereye götüreceksin? Sen kimsin?" Yüzümü Hadrol'a doğru döndüğümde: "Sen karışma," diyerek bağırdı. O esnada silahının en sert tarafıyla burnuma vurdu. Darbenin etkisiyle yere yığıldım.
"Crash," diyerek bağırdı Emily. Sesi bütün koridorda yankılandı. "Benimle gelmezsen buradaki her masumu öldüreceğim Lida."
"Crash," burnumdan akan akan kanı aldırmadan olaya yeni dahil olan Globe'a doğru baktım. Silahını kaldırarak Hadrol'a doğrulttu. "Silahını indir, yoksa arkadaşın ölür!" hızla benim yanıma geldi. Saçlarımdan tutarak başımı geriye doğru asıldı. Gümüşi rengindeki çizmesinden kızıl bir hançer çıkardı. "Kan akıtmayı severim," dediğinde hançer soğuk ve keskin metali boğazıma dayanmıştı.
"Seninle geleceğim," diyerek bağırdı Emily. "Ona zarar verme." Elleri havada onun yanına doğru yürümeye başladı. Onun kabullenmesinin ardından soğuk kızıl hançerini boğazımdan çekmişti.
"Babamız çok mutlu olacak," diyerek söylendi Hadrol.
İkisi birlikte koridorun başına doğru yürümeye başladılar. "Emily," diyerek bağırdım. "Beni bırakma,"
"Üzgünüm Crash, gitmek zorundayım." Koridorun sonuna doğru yaklaştıklarında asansörün oraya gelmesi için ekrana kartını okuttu Emily. Beni öylece bırakıyor muydu gerçekten? Beni öylece bırakıp giderse ne yapacaktım?
"Emily," dedim bağırarak. "Her şey bittiğinde burada olmayabilirim, seni bir daha göremeyebilirim."
Emily asansörün içine geçmeden önce bağırdı: "Vazgeçmek için erken Crahs,"
Asansörün kapısı kapandığında içeriden silah sesi geldi. "Emily," neler olduğunu anlamadan bağırdım. Bacağımı ve kanayan burnumu aldırmadan doğruldum. Aşağı inmek için diğer asansöre kullandım. Globe tam arkamdaydı.
"Onu götürmesine izin veremeyiz Globe, yalvarırım bir şeyler yap." Aşağı indiğimizde asansörün başındaki kalabalığı fark ettim. yaklaşık on adımlık mesafe vardı aralarında asansörlerin. Kalabalığın içinden geçerek oraya baktım. Elleri kanlıydı. Dizinin üzerine öylece yığılmış Hadrol'a bakıyordu. Siyah açları tıpkı Hadrolunki gibiydi. Kansas o sırada "Açılın," diye bağırdı. Hadrol'un yanına çömeldi ve nabzına baktı. "Yaşıyor," dedi gülümseyerek.
"Onu vurdum, ona zarar verdim." dizinde hareketsizce yatan Hadrol'a bakıyordu. "Derhal revire götürün," diye bağırdı Kansas.
"Hadrol'u vurdular," kalabalığın içindeki Hadlins üyelerinden birisi hızla bağırdı. "Onu öldürdüler," Söylentiler üzerine Hadlinsler gemilerini Koloniden uzaklaştırmaya başladılar. Geri dönmeyeceklerinin kanıtı yoktu.