Rüzgar yerdeki karları savurarak uçurduğunda, Andak Dağı'nın arka tarafında yer alan Kış Krallığı Sarayı derin bir arp sesiyle yankılanıyordu. Rüzgarın buğulu sesini bastıran arp karanlık sarayda yas belirtisiydi. On gün boyunca tüm Nepadora şehrinde yas ilan edilmişti.
Nepadora şehrinde kışlar sert geçerdi. Bu yüzden kurulan krallığın adı Kış Krallığı olmuştu.
Arp notalarının sesi yavaştan yavaştan rüzgara savaş açarken:
"Bu taraftan," diyerek bağırdı Nepadoralı genç Wilton. "Saraya az kaldı." Sarayda yankılanan sesi rüzgardan dolayı duymuyorlardı.
Saray biraz yüksekteydi. Tipi bütün hızıyla onları engelliyordu. "Dayanın!" diyerek bağırdı Percen. O sırada sönen meşalesine hakaretler yağdırıyordu. "Kral Anser ya öldüyse?"
"Kapa çeneni Wilton. Kralın hastalığından anlayan bir hekim götürüyoruz işte saraya." Wilton umutsuzca sönmekte olan meşalesine baktı. "Yaklaşık on gün oldu Percen."
"Sana çeneni kapatmanı söylemiştim," diyerek haykırdı Percen hızlıca. Sesi rüzgarı bile korkutmuştu. Wilton saraya gidesiye kadar bir daha hiç konuşmadı.
Rüzgar gittikçe yavaşlıyor, tipi yerini kar yağışına bırakıyordu. "Saray tam karşıda. Hadi Doktor Hilara. Lütfen hızlı olalım." Percen umudunu kaybetmemiş bir şekilde Kralını iyileştireceğini düşünüyordu Doktor Hilara'nın. Saraya yaklaşık on adımlık bir mesafe kaldığında arpın acılı melodisi duyulmaya başlamıştı. O sırada Percen'in gözleri kocaman büyüdü. Saraya doğru koşmaya başladı. Fakat Umil ateşi çoktan alevlenmişti. Bu ateş sadece Kral ve Kraliçenin ölümünde yakılan, koyu kırmızı bir yas ateşiydi.
"Olamaz!" diyerek dizlerinin üzerine çöktü Percen. "Bu olamaz!" tekrardan doğrulduğunda sarayın merkezine doğru yürüdü. Tüm şehri gören avluya kadar yürüdüğünde tam karşısında Kraliçe Leila'yı gördü Percen. Soğuğu aldırmadan avluda öylece dışarıya bakıyordu. Üzerine giydiği siyah elbisesi ve başına örttüğü derin siyah başörtüsünün üzerine küçük kristaller yapışıyordu. Kraliçe Leila Müslüman asıllı bir aileye sahipti. Üzerine giydiği her şey bu aileye yakışır bir şekilde özenle seçiliyordu.
"Kraliçem," diyerek sol dizinin üzerine çöktü Percen. İrkilerek ona doğru baktı Kraliçe.
"Percen," dedi titrek sesiyle. "... kalk."
"Yetişemedim efendim, Kralımızı kurtarmak için yetişemedim."
Kraliçe Percen'in ağıtlarıyla gözyaşlarını sildi. "Bu senin suçun değil Percen, ölüm hepimize var."
"Son saatlerinde çok acı çekti." gözünden düşen ılık gözyaşları Kraliçeyi nedensizce titretti. Üzüntüden dolayı olduğu yere öylece yığıldı. "Sayte, Fatıma..." diyerek bağırdı Percon hızlıca. Kraliçeye dokunması yasak olduğu için onun kadın hizmetkarlarına seslenmişti. Çok geçmeden Sayte üzerine geçirdiği kabarık peleriniyle dışarıya çıktı.
"Allah'ım neler oluyor? Fatıma yetiş." Onu hızla yerden kaldırarak odasına götürdüler. "Elleri buz kesilmiş," diyerek fısıldadı Sayte. "Saraya getirdiğiniz hekimi hemen getirin buraya." Fatıma Kraliçenin ellerini ovalarken içeriye on yedi yaşındaki Prens Ellium girdi. "Anne," dedi korku dolu bir sesle. Hızla ona doğru koşmaya başladı. "Neler oluyor?" hemen yanı başında oturan Sayte'ye bakarak söyleniyordu. "Sadece bayıldı efendim, bir şeyi yok." Sayte söylediklerinden hiç emin değildi sadece tahmin ediyordu ve genç Prens'i telaşlandırmak istemiyordu. İçeriye girer girmez üzerindeki kızıl pelerinini çıkardı Doktor Hilara. Çantasını açarak içinden kötü kokan ilaçlar çıkarıyor. Kraliçe ilacı yutar yutmaz öksürüyor. "Ellium," diye fısıldadığında genç Prens annesinin ellerini sıkıca tutuyor. "Buradayım, buradayım anne." Kraliçe Leila gözlerindeki ışıkla oğlunun geniş yüzüne bakıyor. Derin bir tebessümle "Ben iyiyim," yorgunlukla söyleniyor.
"Kraliçeyi biraz yalnız bırakın, yorgunluktan dolayı olmalı. Dinlenmeye ihtiyacı var." Doktor Hilara odadakilere bir bir bakarak konuşuyor. "Arada kontrole geleceğim." Karşısında duran Sayte'ye 'Benim dinlenmem gerek' dermişçesine bakıyor.
"Buyurun sizi odanıza götüreyim." Doktor Hilara kapının yanına kadar yürüdüğünde duraksıyor. "Pelerinim." beyaz boncukla tek tek süslenmiş sandığın üzerindeki pelerini gördüğünde "Bu taraftan," diyerek fısıldıyor Sayte. "Hemen geliyorum."
Gece yerini yavaştan gündüze teslim ettiğinde Fatıma ellerindeki odunları yere yavaşça bırakıyor. İçeride yanan dört köşe şöminenin kapağını açtığında genç Prens uykusundan uyanıyor. Odunlardan üç tanesini yavaşça ateşin sıcak kollarına teslim ederken Prens'in uyandığını fark ediyor. Hemen şalını düzeltip ayağı kalkıyor. "Hayırlı sabahlar," dediğinde hafifçe eğiliyor. "Hayırlı sabahlar Fatıma." Prens yavaşça doğrulduğunda annesinin başına hafifçe bir öpücük bırakıyor. "Sen kahvaltı hazırlaması için Sayte'ye haber eder misin? Sonra buraya gel."
"Ben kahvaltıyı hazırlamıştım, hemen gider alırım." Gülümseyerek genç Prens'e bakıyor Fatıma. Daha sonra kapıyı sessizce açarak odadan ayrılıyor.
O gün bütün saray mensupları kendilerine gelmek için dinlenmeye çekiliyor. Bütün şehir derin bir üzüntüyle sarsılırken kar yağmaya devam ediyor. Yaklaşık beş gün içerisinde yeni kralın tahta geçmesi gerekiyor. Nepadora'nın yönetim şeklinin değişmemesi gerekiyor.
Fatıma yavaşça kapıyı aralayıp Kraliçenin odasına girdiğinde onun çoktan uyandığını görüyor.
"Hayırlı sabahlar efendim," diyerek hafifçe eğiliyor. "Hayırlı sabahlar Fatıma." yüzündeki derin acıyla tebessüm ediyor Kraliçe.
"Ellium nerede?" tam karşıda duran ahşap pencereye yanaşarak dışarıya bakıyor. "Gece boyunca yanınızdan hiç ayrılmadı efendim. Şimdi dinlenmeye çekildi."
"Misafirlerimiz ne zaman gelecek?"
"Efendim Ay Krallığından Kraliçe Elise ve Prenses Olia saraya ulaştılar. Şu an dinlenmeye çekildiler. Öğle yemeği için masayı hazırlayıp uyandıracağız."
Gülümseyerek "Misafirlerimizi iyi ağırlamalıyız." dedi Kraliçe Leila. O sırada yeşil ve koyu kırmızı boncuklarla ince ince süslenmiş kıyafet dolabını açtı. İçinden siyah uzun bir elbise çıkardı. Onu hemen giyinme odasında giydi, üzerine aynı kumaştan bir eşarp taktı. "Tacım, onu bana uzatır mısın?" ince bir kibarlıkla Fatıma'ya söylendi. "Hemen," Fatıma oval şeklindeki altın döşemeli kutuyu elleriyle sıkıca kavradı. Dikkatle taşıyordu onu. Kraliçeye doğru uzatmadan önce kutunun kapağını hafifçe araladı. Tacın parlaklığı tüm ışığıyla herkese itaat emri veriyor gibiydi. Kraliçe dikkatle tacı kavradı. Eşarbının üzerine hafifçe bıraktığında tacın iğneli kısımları eşarba sıkıca yapıştı. Ayağı kalkarak kıyafetinin eteğini düzeltti. Aynalı dolabının önüne geçtiğinde Kral Anser'in bizzat kendi yaptığı o göz alıcı yüzüğünü sağ elinin yüzük parmağına geçirdi. Fatıma tebessümle sandığın üzerinde yer alan siyah tülü eline alarak Kraliçenin yanına yürüdü. "Allah kötülüklerden korusun." Siyah tülü Kraliçenin eşarbının arkasına pelerin gibi taktı. Daha sonra kapının yanında yer alan koyu yeşil pelerini omuzlarına atarak odanın kapısını açtı.
Öğle vakti geldiğinde sarayın avlusuna yakın bir odada büyük bir masa kuruldu. Taziye için gelen misafirler burada ağırlandıktan sonra uğurlanacaktı. Kraliçe bahçeye doğru yürüyordu. Derin beyazın içinde attığı her adım sanki onu geriye doğru sürüklüyordu. Siyah pelerini beyaz kara savaş açmış gibiydi. Derin bir nefes aldı. Yaklaşık sekiz adım daha attıktan sonra taht odasının kapısı önünde durdu. Titreyen elleriyle kapıyı iki yana doğru açtı. bomboş kalmıştı taht, elçiler kabul etmiyordu artık. Tez zamanda oğlunun yönetime geçmesi gerekiyordu.
"Efendim," dedi arkasından bir ses. "Kraliçe Elise sizi görmek istiyor."
"Geliyorum," derin bir acıyı kalbine gömerek kapıyı tekrardan kapatıyor Kraliçe. Avludan geçerek içeriye doğru yürüyor.