KIZIL GÖZ
Rüzgar belli aralıklarla eserken içimdeki korku iki katına çıkmıştı. Ağaçların yeşil yaprakları rüzgarın etkisiyle savrulurken ortaya çıkan sesle birlikte geminin içine girdim. Yanımda Emily ve Kansas vardı. Bu bölgeleri iyi tanıdığı için babası Emily'nin bizimle gelmesine izin verdi. Globe ve diğer Koloni halkı buradaydı. Onlarla hiç görüşmemiştik. 'Yapmamız gereken işe odaklanmalıymışız' aksi takdirde onları öldürmekle tehdit etti Doardo. Bir başkanın bu kadar acımasız olamazdı.
"Bu bölgede kalmıştık," diyerek fısıldadı Kansas. "... şükürler olsun ki onlardan birini gece görmedim." korkusu kendisini sıcak bir tebessüme teslim etti. Ona gülümseyerek baktığımda "Sizi öldürebilirdi," diye çıkıştı Emily. "... onlar çok tehlikeli."
"Çok tehlikeli olabilirler ama bizi gördüğünde saldırmadı, öylece baktı." Söylediğim şeyi Kansas desteklemiyordu. "Bu saçma," dedi. "Onlar acımasız ve korkutucu!"
"Henüz bir şey bilmiyoruz, ne olacağı belli değil. Belki de onlarla iyi geçinebiliriz." sağ koluma yediğim dirsekle afalladım. Bana vuran Emily'nin gözlerini içine baktığımda "Bana neden vurdun?"
"Çünkü düşüncelerin salakça, onlarla nasıl yaşamayı düşünüyorsun? Gece henüz çökmedi. İçimizden birisini çiğ çiğ yemeden önce kapıları kilitle."
"O kapıları kıramaz mı?" dedi Kansas, "...yani o kadar zayıf mı?"
"Hayır, zayıf değiller. Kapıyı da kırabilirler, ben onu öylesine söyledim."
Gülerek karşı tarafta bulunan uzun koltuğa geçip ayakkabılarımı çıkardım. "Sabaha kadar onların gelmesini beklemeyeceğiz değil mi?" üzerime ince çarşafı çekerken mırıldanıyordum.
"Onların ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Her an burada küçük bir savaş halinde olabiliriz."
"Bence şimdilik güvendeyiz."
Derin bir uykudan önce onunla paylaştığımız odanın içinde dolanıp durduğunu fark ettim. Kansas masanın üzerinde ağzı açık uyuyakalmıştı. Sözde aramızda en çok korkan oydu. Çarşafı ayaklarımla iterek doğruldum. Çıkan sesten irkilerek hemen arkasını döndü. "Benim," dedim. "Korkma!" Yanıma yaklaşarak başını omzuma koydu.
"Söylemem gereken bir şey var," elleriyle sıkıca sararken mırıldandı. "Daha önce söylemeliydim, biliyorum."
"Ne, ne söyleyeceksin?" başını omzumdan çektiğinde gözlerinin büyüdüğünü gördüm. ellerini sıkıca tutup, "Sakin ol, ne söyleyeceksin?" Derin bir nefes alarak gözlerimin içine baktı.
"Kızıl gözler," dedi "... onlar aslında kırmızı kana sahip hiç kimseye zarar vermiyorlar. Bütün sorunları biz diğer çeşit kana sahip olan Sayemlin halkıyla. Babamın planladığı hayince bir oyundu bu."
"Bize zarar vermedikleri için onları öldürmemizi söyledi, onu bir elime geçirirsem," Kansas'ın uyuduğunu sanıyordum ama gözleri açık bizi dinliyordu tam karşımızda. "Sizinle sorunu ne ki o yaratıkların?" Kansas masanın üzerinde duran kahve bardağını alarak bize doğru yürüdü.
"Yıllar önce bir insanın gezegenimize gelmesiyle Kızıl gözler ortaya çıktı. Annem o insanın Kızıl gözleri yönetebileceğine inanmıştı, babam ise buna katılmadı ve o adamı öldürdü. Kızıl gözlerle geçirdiği üç günlük süre zarfında Kızıl gözlerin ona alıştığını hissetti babam. Sayemlin'in sekiz düzeni bozulacak diye korktu ve o adamı ansızın bir tuzakla öldürdü. Bu yüzden yıllardır biz çeşitli kana sahip halkı sevmiyorlar."
"İlginç," elindeki alüminyum tepsiye yerleştirdiği üç kahveyi bize doğru getirirken konuşuyordu Kansas. "O adamı öldürmesi gerekiyor muydu?"
"Gerekmiyordu aslında ama korku insana her şeyi yaptırır hele ki bu korku kaybetme korkusuysa."
Emily gözlerimin içine baktığında gözlerini içindeki ışıltıyı fark ettim. Onun babasını ilk defa bir konuda haklı çıkarmıştım.
"Daha önce savaştınız mı peki onlarla?" Kansas bütün cevaplara aç gibiydi. aklına gelen her şeyi tek tek sorarak kendini yatıştırıyordu.
"Üç büyük savaş oldu, iki şehrimizi ve binlerce kişileri kaybettik. Onları hiçbir şekilde öldüremedik,"
Korkusu yüzünden okunuyordu Emily'nin.
"Yaşamak için öldürmeye mecburlarsa," dediğimde ikisi birden gözlerimin içine baktı. Haklı olabilirdim belki de gerçekten yaşamak için öldürüyorlardı.
Aokdir Sözleşmesi
Gece boyunca konuşmalarımızı unutarak birlikte sabah doğan güneşi seyrettik. Buradan ayrılmadan önce Kızıl gözlerden birini görmeliydim. Emily ve Kansas bunu hiç istemese de bunu yapmak zorundaydım. Arkadaşlarımın canı tehlikedeydi ve en kötüsü artık kalacak bir Kolonimiz bile yoktu. Bu yüzden bazı şeyleri yapmalıydık.
"Bunu yanına al," dedi. Küçük bir diriliş tabancasıydı. "Onlar saldırmadan saldırma," emirler yağdırırken bile tedirgin olduğunu anlayabiliyordum. "Dikkat et," omzuma sıkı sıkı yapıştı tekrardan. Geminin çıkış kapısına ulaştığımda parmağımı sisteme bastırdım. İlk defa canım yanıyordu, ondan defalarca uzak kalmıştım ama şimdi giden ben oluyordum.
"Dikkat et," gülümseyerek yüzüme baktı Kansas.
"Sizde,"
Attığım tek adımla dışarıya çıkmıştım. Rüzgar sağ yanağımı serince okşarken içime bir ürperti girdi. Bütün bedenim baştan aşağı titredi. Korkmadığımı onlara kanıtlamıştım ama içten içe titriyordum. Sonuçta korkmak tek başına yetmiyordu büyük şeyler başarmak için titremekte gerekiyordu. Derin bir nefes alarak sık ağaçların içine doğru yürüdüm. Gemi yaklaşık yirmi adım sonra gözden kayboldu. Gece çökmeden mutlaka bir tane görmeliydim.
Ağaçların boşluklarından içeriye doğru süzülen rüzgar, uğultulu bir ses çıkarıyordu. Bugün şiddetli bir esinti kendisini göstermişti. Ağaçların sıklığı gittikçe seyrekleşiyordu. Önüme bakmaktan ziyade sürekli sağıma ve soluma bakıyordum.
Yürümekten vazgeçtiğimde karşımdaki kocaman dağı gördüm. Tek bir adım daha attım. Yanlış bir karar verdiğimi fark ettiğimde tuzak beni çoktan yakalamıştı.
"Kahretsin!" diye bağırdığımda tuzak beni baş aşağı sallamıştı. "Yardım edin, kimse yok mu?" elimde sıkı sıkı tuttuğum tabancamı belime sıkıştırdım. Burada böylece kalacağım belliydi.
Yaklaşık dokuz dakika sonra kolumdaki saat öttüğünde gemiden ayrılalı tam kırk dakika olduğunu anladım. İpi çözmek için ne kadar çok uğraştıysam her seferinde başarısız oldum. Ağaçların arasından gelen hışırtıları duyunca bağırdım. "Yardım edin!" ters durmaktan dolayı başım ağrımaya başlamıştı. Bakışlarımı sese doğru çevirdiğimde kızıl gözlerden birini fark ettim. Elindeki sivri uçlu silahı yere bırakarak tuzağına yakalandığım ağacın yanına geçti. Ağacın ortasında bir düğme vardı. Hızla ona bastığını hatırlıyorum. Yere yavaşça düşerken kalbimin atışını da hissediyordum. Yanıma yaklaştı. Kızıl gözleriyle gözlerimin içine baktı. Sivri kulakları birden hareket etti. Burnunu yaklaştırdı, kokumu içine çekerken yüzünde hiç tehditkar bir ifade yoktu. Bir aslan gibi kükredi sonra. Onun kükremesiyle bütün Kızıl gözler sırasıyla meydanı doldurdu. Ayağıma takılan ipi çözerek beni ayağı kaldırdı içlerinden en zayıf olanı. Daha sonra yüksek bir yere gittik. Meraklı kızıl gözler beni ince ince süzüyordu. Kimisiyle göz göze geldiğimizde korkarak benden gözlerini kaçırıyorlardı. Büyük bir mağaranın önünde durduğumuzda iki kişi önden içeriye girdi. Yaklaşık üç dakika sonra o iki kızıl gözün kollarına girmiş yaşlı biri çıktı. Üzerindeki giysilerinden ve sesinin inceliğinden dolayı kadın olduğu anlaşılıyordu. Yüzünde derin bir gülümseme belirdi beni görünce. Başında parlayan kızıl bir taç vardı.
"Geleceğini biliyordum," dedi kekeleyerek. Yaşlılığından dolayı konuşamıyordu.
"Dilimi biliyorsun," tebessümle "Biliyorum," dedi.
Onlarında tıpkı insanlar gibi iki kolu ve iki ayağı vardı. Bizler gibi yürüyorlardı, farklı oldukları yanları gözleri, irilikleri ve kalın tüyleriydi.
Yaşlı kadın boynunda asılı olan Ti'yi yanındakine verdi. Kızıl göz Ti'yi alır almaz ağzına götürdü ve derin bir nefesle üfledi. Bütün sema borunun çalmasıyla titredi adeta.
"Onu böyle mi karşılayacaksınız?" yaşlı kadın bağırdığında bütün kızıl gözler dizlerinin üzerine çökerek ellerini başlarının üzerine koydular. Yaşlı kadın bana yaklaşarak "Bu geleneğimiz," sağ elimi havaya kaldırmadan önce belinden altın renginde bir hançer çıkardı. "Sadece küçük bir kesik," tebessümle hançeri avucumun içine bastırdı. Akan kırmızı kanı görünce başındaki tacı çıkardı ve küçük kayanın üzerine koydu.
"Hadi," dedi "Kanını taşın üzerine damlat." Tacın üzerindeki kızıl taşı işaret ederek konuşuyordu. Avucumu sıkarak tacın üzerine damlattım kanımı. Taç hızla parladı. Yaşlı kadın eline aldı daha sonra tacı. Hızla onu başıma taktı. Ne olduğunu anlamıyordum, daha düne kadar kendi halinde yazılar yazan biriyken bugün bir varlığın başı seçilmiştim.
"Gitmem gerekli," dediğimde yaşlı kadın tebessüm etti. "Herkes gitmek için gelmedi mi zaten?"
"Temelli bir gidiş değil," diyerek fısıldadım. "Anlaşmamız gereken bir husus var."
"Toplanın," diyerek mırıldandı yaşlı kadın. Sesi titrek çıkıyordu. "Hepiniz onu takip edin, geleceğimiz onun ve kardeşlerinin elinde." Kardeşlerimden kastı diğer insanlardı. Hepsi toplanmaya başladı. Yaşlı kadını selamlayarak Aokdapan'a doğru yola çıktık.
*
Yaklaşık kırk dakika yürüdükten sonra geminin bulunduğu yere geldik. Emily ve Kansas'ın hareketlerini küçük pencerelerden görebiliyordum.
"Kansas," diyerek bağırdığımda hızla dışarıya çıktı. Geminin bütün haklarını ona devretmiştim gitmeden önce. Kapı açıldığında arkamda gördüğü Kızıl gözlerden biraz korksa da "İnanamıyorum," diyerek bağırdı. Emily gemiden çıktığında kızıl gözlerin bazılarında hırıltılar başladı. Onun kırmızı kan olmadığını anlamaları çok sürmemişti.
"Ona zarar vermek yok," diyerek bağırdım. Benden açıkça korkuyorlardı. Hırıltılar aniden kesildi. Emily gözlerimin içine bakarak gülümsedi. "Bunu yapacağın aklımın ucuna bile gelmezdi."
Aokdapan'a doğru yürüdük. Başkanlığın önüne geldiğimizde bütün Sayemlin halkı bizden kaçıyordu.
"Başkan Doardo," diyerek bağırdım. "İmzalamamız gereken bir sözleşme var!"
Başkan yavaş adımlarla kapıdan çıktı. Yüzündeki tebessüm yerini kine ve öfkeye bırakmıştı. Kızına ve Kansas'a da aynı şekilde bakıyordu. Bütün halk toplanmış bizi izliyordu. Başkan elindeki kağıdı havaya kaldırarak bağırdı. "Kansi vilan dari buhre taklav ketar vilena komes tavre züker bine taklav." (Bugünden sonra Kızıl gözler ve insanlar aynı yerde yaşayacaklar. Onlar size zarar vermeyecek.) Emily kulağıma yaklaşarak babasının dediklerini tercüme ediyordu.
"Ve sizde onlara zarar vermeyeceksiniz!" diyerek ekledim. Emily tercüme ederek halkına duyurdu dediklerimi.
"Enu vilan satkim kansi vilan taklav." (Ve sizde kızıl halka zarar vermeyeceksiniz."
Başkan Doardo parmağındaki yüzüğü çıkarak kağıda bastırdı. Sayemlin'in sembolü kağıda geçtiğinde elimdeki yaraya bastırarak kanattım. Kağıdın yanına gidip, bir damla kanı damlattım. O sırada Globe başkanın arkasında belirdi. Yüzündeki gülümsemeyle bana doğru yürüdü. Onun arkasından Anasti, Nancy belirdi. Onları gördüğümde Collin'in yüzü tam karşımda bilirdi. Gülümsüyordu. Aokdir sözleşmesini elime alarak havaya kaldırdım. O sırada kızıl halk tezahürata çoktan başlamıştı.
"Artık yeni evimiz burası," diyerek Globe'a baktım. "Yeni evimiz burası." gülerek sarıldı sıkıca.
Bu durum bana yeni bir şey öğretmişti. "Yaşamak için öldürmeye gerek yoktu."