25

4903 Kelimeler
Kaily yine neler olduğunu anlamadan televizyona baktı. Televizyondaki son dakika haberlerini sunan şık giyimli, yakışıklı spikerin yanında bir de ünlü Meteorolog Aurora Caitlin bugünün hava durumu hakkında bilgi vermeyi bekliyordu.  Kaily, annesinin gösterdiği o görüntüyü hatırladı; gökyüzünü. Tam o sırada bir gök gürültüsü ile mutfakta bulunan herkes irkilmişti. Söz sırası Aurora'ya geçtiğinde, eline aldığı bir kaç kağıt ve ince bir çubukla hava durumunu sunmaya başlamıştı. "-Evet sayın izleyiciler, bugünün hava şartları oldukça yoğun yağışlı ve gök gürültülü geçecektir, hatta öyle ki uzmanlar tarafından bu yağışın 48 ile 72 saat süreceği açıkça belirtilmiştir. İnsanların bu konu hakkında gereken tedbirleri alması önemle rica olunur. Olası bir sel felaketine ve yıldırım düşmelerinin yol açacağı yangınlara hazırlıklı olmanızı umuyoruz ve tatil, seyahat vb. gibi planlarınızı iptal ediniz. Hepinize iyi günler diliyoruz."  Hava durumunun ardından Bay Alphonzo ve Lamia (Athena) göz göze geldiler. Birbirlerine şok ifadeler ile bakındılar. Lamia (Athena) apar topar ayağı kalktı ve "- Size afiyet olsun! Bir yere yetişmem gerek" diyerek mutfaktan çıktı.  Lamia (Athena) ayağındaki topuklu ayakkabıları çıkararak boynundaki altın kaplama, yıldız şeklindeki kolyeyi çıkardı. Bu sıradan bir kolye değildi. Olimpos'a, Tanrıların yanına ulaşmak için bir anahtardı ve tabii kayıp odanın anahtarı da oydu.  Hızlı ve sessiz adımlarla evin bodrum katına indi. Etrafı kolaçan edip güvenilir olu olmadığından emin oldu. Asansör benzeri bir yere girdi. Sonra hızlıca, etrafa yayılan ışıklar arasında gözlerden kayboldu.  Athena, Olimpos'a ulaştığında direk olarak Tanrıların Başı olarak bilinen ve hava, gök gürültüsü olayları ile ilgilenen Tanrı Zeus'un yanına geldi.  İçeriye girdiğinde, Zeus elindeki büyük bir dairemsi küre ile birlikte oturuyor ve küreye dokunduğunda yıldırımlar oluşuyordu.  Athena, bitkin düşmüş Zeus'a yavaş adımlarla yaklaştı ve "- Τι συμβαίνει; Τι διάολο είναι αυτό; -Neler oluyor ? Bu da ne böyle?" ; Zeus, elindeki küreyi bir masanın üzerine koyarak ayağı kalktı. üzerindeki kıyafetin ihtişamı görülmeye değer bir kumaştan dikilmişti.  Athena'ya gülümseyerek baktı ve "- Πώς είναι η ζωή στη Γη, η Αθηνά; (Dünyada ki yaşam nasıl Athena?)"  Athena bir cevap vermek isterdi ama konuşulması gereken konu bu değildi. Gözlerini devirdiği yerden kaldırarak, Zeus'un gözlerinin içine baktı. Buna kimse cesaret edemezdi ama o yapmıştı. "- Γη σε μια καταστροφή (Bir felakette dünya!)"  Zeus, eline aldığı uzun mızrağı ile yere hızlıca vurdu. "- Δεν δίνω σκατά για τον κόσμο (Dünya umurumda değil!)"  Konuşmaların ardından içeriye Bay Alphonzo (Hermes) girdi. Babası selamlayarak onun karşısına geçti. "- Μπαμπά, τι συμβαίνει; (Baba sorun ne?)"  Zeus bir müddet sessizliğini korudu. Sağ eline aldığı kadehinden bir yudum aldı. Kadehin içinde "Lotus (uyuşturucu etkisi olan bir çiçek ismi)" çiçeği tozu ile yapılmış, sıvı bir içecek vardı. Kadehi, yanındaki hizmetliye uzattı ve götürmesini söyledi.  O sırada içeriye Ares( Savaş Tanrısı) , Afrodit( Aşk Tanrıçası) ve Poseidon (Denizlerin Tanrısı) girmişti.  Hepsi neler olduğundan habersiz, Zeus'un odasına toplanmışlardı. Poseidon fazla dayanamayarak "- Γιατί το κάνατε αυτό ( Bunu neden yaptın?)" diyerek karşı çıktı. Zeus büyük bir çığlık atarak, hepsine oturmasını söyledi. "- helios θα κάψει τον κόσμο (Helios dünyayı yakacak!)" bu sözün ardına bütün tanrılar, Zeus'un neden böyle bir şey yaptığını anlamıştı. Eğer o 3-5 günlük fırtınayı başlatmasaydı, güneş tanrısı dünyayı kahredecek sıcaklık verecekti.  Bütün tanrılar odadan bir bir ayrıldı. En sona Athena kaldı ve o da "- Λυπάμαι (üzgünüm)" diyerek odadan ayrıldı.  Kaily, her şeyden habersiz olduğu için Bayan Jimmy kadar endişeli değildi. Sandra ve annesi de her şeyden habersiz bir şekilde yeni uyanmışlardı. Ufak günaydın fasılları bittikten sonra birlikte kahvaltı masasına oturdular ve o sırada içeriye Alphonzo ve Lamia girdi.  Yapılan kahvaltının ardından Kaily ve Sandra aldıkları izin ile bir müddet yürüyüşe çıktılar. Dışarısı sabah vakti olmasına rağmen, bir gece yarısını andırıyordu. Yağışlı hava, sıcağı bastırdığı için dışarıda ufaktan esen rüzgar insanı serinletmeye yetiyordu.  Çıktıkları yolda Kaily gördüğü rüyayı tekrardan sırdaşı ve yandaşı olan arkadaşı Sandra'ya anlatmaya başladı. Büyük bir heyecan içinde Kaily'i dinleyen Sandra, yüzüne damlayan bir yağmur damlasıyla irkilince, Kaily kendisini tutamadı ve birlikte gülmeye başladılar. Karanlık olan yolu ve yağan yağmuru aldırmadan yürüyorlardı çünkü bazı insanlar yağmuru hisseder bazıları da sadece ıslanırdı.  "- Yağmurun altında yürüyerek git gide kararan havaya doğru adım atıyoruz Kaily farkında mısın?" Kaily gülümseyerek "- Yoksa korkuyor musun karalığa atılan adımlardan" "- Biraz daha kalırsak hasta olabiliriz Kaily! hadi geri dönelim." Kaily mızmızcı olan arkadaşının söylediklerini duyduktan sonra "- Peki!" diyerek kafa salladı. Tekrardan önlerine aldıkları karanlığı aldırmadan yürüdüler.  Eve ulaştıklarında ıslanan kıyafetlerini değiştirmek oldu ilk işleri. ~Bölüm Sonu~ "Kimse kendi kaderini kendisi yazmaz! Eğer yazsaydı ben ve benim gibileri bugün insanlar yüzünden hayatta olmazdı çünkü: Böylesi kadere daha uygun!"  "Karanlıkta bile gölgen seni yalnız bırakır bazen: İnsanlarda böyledir işte en gerekli oldukları zaman, bulundukları ortamdan sessizce çekip giderler!"  ~10. Bölüm~ Yine her zaman olduğu gibi, alarmını kurduğum çalar saatim tam vaktinde çalmaya başladı. Üzerimde büyük bir ağırlık, büyük bir yorgunluk vardı. Saatin düğmesine basarak, kendi kendime bu alarmı neden kurduğumu sorup duruyordum, ta ki annem odaya gelip, "- Sen daha kalkmadın mı Kaily? Geç kalacağız!" Annemin bu telaşının neden olduğunu anlamadım yine. Ayağımla, üzerimde örtülü olan ince çarşafı ittim. Büyük bir esnemeyle, uyku sersemi ile yataktan doğruldum ama ne yaptığımdan habersiz bir şekilde. Banyoya elimi yüzümü yıkamak için gideceğim de telefonum çalmaya başladı, arayan Sandra'ydı.  "- Kaily! Sana inanamıyorum! Neredesin? Sabahtan beri ağaç oldum burada bekleye bekleye!" Sanırım artık neler olduğunu anlamış gibiydim. Üzerimdeki yorgunluğu atmak için banyoya doğru koştum. İçimden kendime defalarca kızarak hareket ediyordum.  "- Salak Kaily bu saate kadar yatılır mı? Bir de sınav günü!" içimdeki, kendime karşı olan öfkem annemin bana "- Daha var Kaily yetişebiliriz!" demesiyle son bulmuştu. Büyük bir hazırlık yapmam gerekmiyordu zaten. Hemen ilk işim üzerimdeki pijamaları değiştirmek oldu ve daha sonra fazla oyalanmadan, kahvaltıya koştum. Masada oturan halama ve babama gülümseyerek "- Günaydın!" demek oldu ilk işim. Fazla bir şey yemeden masadan tekrardan kalktım ve halamın yanına gittim. Ona sarılarak bana şans dilemesini söyledim. Babam ve annem ile mutfaktan çıkarken halamın bana seslendiğini duyar gibi oldum ve tekrardan ona döndüm.  "- Kaily! tatlım bu sana şans getirebilir!" diyerek bana beyaz parlak bir şey vermişti.  "- Ama hala bunu içeriye almazlar ki!" halam ve babam birbirlerine bakarak gülümsediler ve araya annem girdi. "- Kızım o bir yerlerine takman için bir aksesuar değil, o yemen için!"  Elimdeki parlak cisme bir müddet baktım ve bana gülen halama dönerek "- Bu kadar parlak bir yiyecek olabilir mi? " diyerek bende gülümsedim. Fazla geçmeden, içimden üçe kadar saydım ve ağzıma doğru götürdüm.  Çiğnemek doğru bir fikir değildi sanırım bende bu yüzden yutarak onu bitirmeye çalıştım. Tekrardan halama sarılarak, annemin ve babamın eşliği ile arabaya doğru yürüdüm. Arabanın yanına geldiğimde, camın yansımasında kendimi gördüm ama çok farklı bir şekilde. Yüzümdeki damarlarımda sanki kan değilde başka bir şey dolaşıyormuş gibi hissettim. Sonra bu hissiyat büyük bir parlaklık ile kayboldu. Babam ve annem yüzüme bakarak gülümsedi. Sanırım ne olduğunu anlamıştım. Halamın bana verdiği, benden sakladıkları ile bağlantılı olabilirdi.  Arabadan, önüne geldiğimiz okulu görünce koşarak indik. Gerekenleri hazır ettikten sonra, kapıda duran güvenliklerin kontrolünden geçtim. içimde büyük bir heyecan vardı ve sanki her şeyi biliyormuş gibi hissettim. Bir an önce sınava girip, sonuçları görmek istiyordum. Yapılan bir duyurudan sonra hemen yerime geçtim. Arkamdaki sırada Stephan oturuyordu. Bir de onun heyecanı vardı içimde. Sınav toplamda üç oturum şeklinde, yarım saat aralarla olacaktı; Matematik, Tarih ve istediğim bölümün sınavı olmak üzere... Birinci oturum bittikten sonra bana yaklaşan Stephan'ı görünce heyecanım bir iki kat daha arttı. Adımlarını büyük ve heyecanlı atarak yanıma yaklaştı.  "- Nasıl geçti matematik?" diyerek gülümsedi. "- Çok iyi geçti. Ya senin?"  Stephan bir müddet öylece gülümsedi. Onun gülümsemesini görünce içimde belli belirsiz hisler doğuyordu. Sanki her geçen gün kendimi ona daha yakın hissediyordum.  "- Kaily biliyorsun matematikte ne kadar kötü olduğumu. Sanırım dördümüz de aynı bölümü tutturamayacağız." Dördümüzden kasıt olarak ben, Sandra, Andrea ve kendinden bahsediyordu. Biraz düşündüm ve "- Bence öyle düşünmemelisin. Kendine güven biraz! Ben sana inanıyorum yapacaksın!" diyerek boynuna sarıldım. Stephan buz kesilmiş gibi yüzüme bakıyor ve utancından kıpkırmızı kesilmişti.  Gülümseyerek onun yanından ayrıldım ve ikinci oturum; tarih sınavına girmek için "Tarih" yazılı salona girdim. Dördümüz de aynı bölümü istiyorduk " Yaratıcı Yazarlık"... Beş dakika sonra içeriye Sandra ve Andrea girdi; el ele tutuşuyorlardı. Sandra bana baktı ve gülümsedi. Benim yanıma geldiklerinde Sandra'ya , "- Bakıyorum çocuğu kapmışsın!" diyerek söylendim. Andrea utanarak yerine geçti ve Sandra gülümsedi.  Büyük bir heyecan ve bekleyiş vardı içimde ama bu sınav için değildi, Stephan'ın içeriye girmemesindendi.  Görevli ve yetkililer içeriye girdiklerinde Stephan hala yoktu. Kağıtlar dağıtılmaya başlandı ve kapı çaldı. Nihayet gelmişti.  "- Geç kaldığım için üzgünüm efendim! Kalemimi kaybettim ve onu aradım" Görevliler, ona hemen yerine geçip oturmasını söylediklerinde, Stephan hiç duraksamadı ve direk olarak Kaily'nin arkasına oturdu.  "- Neden bu kadar geciktin!" diyerek ona kızgınlığımı bildirdim. Görevlilerden Jonathan Kanes ki kendisi ünlü bir tarihçi olur, bana bakarak "- Sınavın başladığını söyledim küçük hanım lütfen sessizlik!"  Utancımdan yerin dibine girmeyi isterdim ama gülümsemekle yetindim sadece. Yaklaşık kırk dakika süren sınavın ardından başımda çok az bir ağrı hissettim.  Stephan'ın sağ kolundan tutarak onu aşağı katta bulunan kantine sürükledim. Kantine geldiğimizde ona neden geç kaldığını sordum. Bana cevap vermedi.  "- Sınavın sonunda müsaitsen bir yerlere gidelim."  Biraz düşündükten sonra, kafamı evet anlamında salladım ama önce anneme ve babama da sormam gerekiyordu.  Son oturum, son sınav, Yaratıcı Yazarlık sınav solonuna girdiğimizde, salonda sadece on kişi vardı. Kendi içimden, "- Neden bu kadar az kişi bu bölümü istedi çok merak ettim!" söylediklerimi duyan Stephan bana gülümseyerek, "- Ee! Kimse senin kadar yaratıcı olamaz!" diyerek yerlerine geçtiler. Sınav sorusu olarak on beş test ve on tane klasik soru vardı. Klasik sorulara verdiğim cevaplardan çok emindim.  Bütün soruları cevaplamıştım. Şimdi on gün bunları açıklanmasını bekleyecektik hiç bir şey olmamış gibi. Dolaşmak için annem ve babamdan izin aldım. Kapının önünde beni bekleyen Stephan'a gülümseyerek, tamam işareti yaptım. Birlikte önce yemek yemek için bir restorana girdik. Menüyü alacağım da oda elini uzattı ve elim onun sıcak tenine değdi. O an kendimi çok değişik hisler içinde buldum. Kalbimdeki o çarpıntı tarif edilemez bir hissiyattı. Stephan yine utancından kıpkırmızı kesilmişti ve bana gülümsedi.  "- Bence artık utanmana hiç gerek yok!" diyerek ona cesaret vermeyi başarmıştım. Bir müddet sonra ellerimi sıkıca tutmaya başladı. Bende onun ellerini sıkıca tuttum. Gözlerimizin içine öylece baktık bir müddet. "- Hoş geldiniz efendim ne alırdınız?! Efendim!"  Öyle dalmıştık ki yanımıza gelen garsonun sesini bile duymamışız.  "- Ben bir bardak su alabilir miyim?" diyerek içimdeki heyecanı atmaya çalıştım. Bu heyecan ve birlikte geçirdiğimiz süre benim için vazgeçilmez bir anıydı.  "- Nasıl olduğunu anlamadım bile !" diyerek kendi kendime heyecanlanmıştım. Ama şöyle tarif etmeliyim ki, bu hayatımda gördüğüm kötülüklerin yanında, hissettiğim en iyi şeydi; aşık olmak... "-Kalbimin bir başkasına bağlı olarak atmasına inanamıyorum Sandra!"  Sandra telefonda büyük büyük kahkahalar atarak bana destek olmaya devam ediyordu. "- Sonunda mutluluğu bulmana sevindim Kaily! Her şey muhteşem olacak inan bana!"  Gerçekten o kadar mutluydum ki anlatamam. İçimdekini hissetmek ve gerçekten sevgiyi tüm benliğimle bana hissettirdiği için kalbime çok teşekkür ediyorum.  ~Bölüm Sonu~ Konuştuğu zaman ona doğrudan bakmanın hata olacağını düşündü Kaily. Dar ve çıkmaz düşünceler, geri dönüşü olmayan birer yol gibi öylece duruyorlardı aklında. Karşısında duran, sayfası yırtık kitaba saatlerce bakabilirdi. Doğum gününde ona babası tarafından hediye edilen bu kitabın gizemi neydi? Bu sorunun cevabını saatlerce düşünüp durdu ama bir sonuca varamadı.  "- Belki babam bana bilgi verebilir bu konu hakkında!"  diyerek ayağı kalktı. Upuzun bir yol vardı karşısında. Adımlarını atarken, sürekli bir düşünce içerisinde kalıyordu. Nihayet babasının odasına gelmişti. Kapıya, sağ eliyle iki kere tıklattıktan sonra içeriye girdi. Babası, odada yansıyan beyaz ışıkla konuşuyordu. Bunun ne olduğunu bilmiyordu. Sessiz bir şekilde, geri çekildi ve babasını dinlemeye başladı. "- İnanamıyorum! Nasıl kaybolur o defter! Bütün, melezler harekete geçsin ve o defteri bulmadan karşıma çıkmayın!" Bay Alphonzo, büyük bir hiddet içerisindeydi. Kendi kendine sayıklayıp duruyordu.  "- O defteri güçlü bir melez bulabilir ama kim? Kim?"  Kaily, ortamın sessizliğinden yararlanarak: "- Baba! Ben o defteri getirebilirim sana!"  Kaily, artık neler olduğunu bilmese bile anlayabiliyordu tıpkı gördüğü yazıyı okuyamasa bile anladığı gibi... "- Kaily, ne defterinden bahsediyorsun?"  Bay Alphonzo, hala kızından bütün duyduklarını saklamaya ve örtbas etmeye çalışıyordu. "- Lütfen baba! Artık bana bir çocukmuşum gibi muamele yapmayı bırakın! Benden gizlediğiniz her ne varsa lütfen... " Kaily'nin gözleri yalvarırcasına babasına bakıyordu. Bay Alphonzo, kızının cümlesini bitirmesini beklemeden atıldı: "- Tatlım! Senden hiçbir şey saklamıyoruz!" "- Hala pes etmeyeceksin değil mi baba? Duyduklarımı, gördüklerimi ve hatta yaşadıklarıma ne diyeceksin peki!" Bay Alphonzo, boynundaki mavi kravatını asılarak çıkardı ve kapıya doğru yürüdü. "- Jimmy tatlım, Lamiayı da çağırıp gelir misin?"  Aradan fazla bir süre geçmedi ki kapının önünde Bayan Jimmy ve Lamia belirdi. Bayan Jimmy söze atlayan kişiler arasında ilk sıradaydı. "- Kaily! Neler oluyor?"  Bay Alphonzo sessizliğini bozarak: "- Artık ondan saklayacağımız hiç bir şey kalmasını istemiyorum. Lütfen ona her şeyi anlatın!" Lamia'nın gözleri adeta, karşısında korkunç bir varlık görmüş gibi açıldı.  "- Sen aklını mı kaçırdın Alphonzo! Ona her şeyi anlatırsak neler olacağını..."  Bayan Jimmy bitirmediği sözüne adeta bir şimşek gibi devam etti. Boğazını temizleyerek: "- Alphonzo, bu asla olam..." Bay Alphonzo, bıkmış ve yorulmuş surat ifadesi ile onlara bir göz gezdirdi ve: "- Siz anlatmayacaksanız, ben anlatırım!" "- Hayır bekle!" diyerek, kapıyı ve pencereyi sıkı sıkı kapattı Lamia:  "- Şimdi anlatabilirsiniz ama ben yokum!" içindekini öfkesini dindirecekti belki ama kapıdan çıkarken Kaily'nin ona seslenmesiyle irkildi Lamia. "- Hayır hala bunları bizzat senin ağzından duymak istiyorum lütfen benim hatırıma kal." Lamia tekrardan sıkıca kapattığı kapının arkasına bir sandalye koydu. Elleriyle, garip şekiller yaparak kapının yok olmasını sağladı. Kaily bu olayın ardına: "- Bunu nasıl ya..." Lamia onun sözünü bitirmesini beklemeden: "- Bu çok basit, sende yapabilirsin." "- Nasıl?" diyerek içindeki heyecanı dile getirdi. O sırada Bay Alphonzo: "- Şimdi sırası değil! Daha önemli şeyler var!" Bayan Jimmy, Kaily'i kollarından tutarak bir sandalyeye oturttu. Onun gözlerinin içine derin bir üzüntüyle bakıyordu. "- Ben, ben söze nasıl başlayacağımı bilmiyorum Kaily! Bunca zaman senden sakladıklarımızı şimdi sana tek tek anlatacağız ama bunu nasıl yapacağız bilmiyoruz. Bak kızım, baban ve ben seni her şeyden çok seviyoruz. Baban bir tanrı, haber tanrısı adı da Hermes. Lamia da bir tanrıça ve adı Athena. Ben, bende sıradan bir insanım. Sen de bir melezsin. Babandan aldığın güçlerin var..." "- Peki ama gördüklerim ve duyduklarım garip şeyler ne?" Athena , söze atılarak: "- Bak Kaily, bundan tam 75 yıl Güneş Tanrısı Helios'un bir kızı oldu; Kassandra. Doğan kız Tanrı Zeus tarafından lanetlendi. Ama Zeus'un laneti yetmedi ve sıra bana geldi: o insanlık açısından çok tehlikeli bir tanrıça. Onu lanetleyerek, bir sandığa hapsettim. O gün bugündür, tam 75 yıl boyunca hiçbir tanrı ve tanrıça dünyaya gelemedi, bu yasaktı. Hiçbir tanrı, hiçbir insanla yaşayamazdı çünkü. Bu kuralı çiğneyen ilk baban oldu. Anneni görür görmez onunla evlendi ve sen doğdun, sen yenilmesi yasak olan bir ağacın meyvesisin..." "- Tamam ama Kassandra ile aramdaki bağ ne onu anlamadım!" "- Kassandra o sandıktan çıkmak için her yolu denedi, hatta öyle ki yaşayan ve ölü bütün iblisleri emri altına aldı. Hades de onun tarafından. Onun seninle arandaki bağ, senin güçlü bir melez olman. Dünyadan toplanan bütün melezler -3950 kişi- Olimpos'a götürüldü ve sadece sen kaldın. Kassandra'yı bir tanrıça ve efendi gören iblisler sana musallat olarak, senin istemediklerini sana gösterirler bu yüzden her melezde olduğu gibi "Korku, sizin en büyük düşmanınızdır!" Gördüğün rüyalar, yaşadığın olaylar hepsi bunların bir parçasıdır. Bak Kaily, onlar böyle yaparak seni Kassandra'ya götüreceklerdir. Onun o sandıktan çıkması için senin kanına ihtiyaçları vardır. Kendini koru Kaily! Bizler hep senin tarafında olacağız. Bir gün istemeden bizi kaybedersen sakın ama sakın yanında olmadığımızı anlama, bizler her daim seninleyiz." Athena'nın konuşması odada bulunan herkesi derinden üzmüştü. "- Şimdi hazır mısın?" diyerek ekledi Athena "- Ne için?" Kaily şaşkınlıkla onları izliyordu. Ne yapacağını bilmiyordu yine istemsizce ya da isteyerek: "- Evet!" diyebildi.  Athena, Hermes ve Bayan Jimmy evin alt katına doğru inmeye başladılar. Beş dakika gibi bir kısa süre sonra oraya varmışlardı. Büyük bir altın kapının önüne geldiler. Kaily, içinden: "- Buraya daha önce gelmiştim!" diyerek ekledi. Athena, Kaily'i sağ elinden tutarak, ona gülümsedi ve onun elini kapıya doğru götürdü. Kapı büyük bir gürültüyle yerinden oynadı.  "- Hadi ne bekliyorsun gir içeriye!" diyerek söylendi Athena.  Büyük bir korku ile adımlarını kapıya doğru yöneltti.  "- Anneminde gelmesini istiyorum!"  Bayan Jimmy, üzgün gözleriyle kızına baktı ve: "- Kızım Raya'yı burada yıllar önce bırakıp gittim. Kaily, senide kaybetmeye dayanamam!" diyerek ağlamaya başladı. "- Raya mı? Ben sizin tek çocuğunuz değil miyim?"  Bayan Jimmy bakışlarını yere devirerek: "- Hayır Kaily! Sen ilk kızımız değilsin. Orada bir kardeşin var Raya! Lanet ona bulaşmasın diye onu oraya gönderdik ama 19 yıldır haber alamıyorum. Onu sadece sen ve senin gibi olanlar görür." "- Beraber gideceğiz anne!" "- Hayır kızım oraya girmem yasak, ben bir insanım. Bu kapıdan sadece melezler ve tanrılar geçebilir!"  "- Bende gitmiyorum o zaman!" Athena, gözlerini Kaily'e dikmiş ve üzgün üzgün bakıyordu. "- Geri çıkabilir miyim?" diyerek ekledi babasına bakarak. "- Evet kızım!"  Kaily, annesine sarılarak, kapıya doğru yürüdü. Kalbi çok hızlı atıyordu. Heyecanı onu devirecek gibi hissediyordu. Kapıdan girdiğinde, gözlerini kapattı. Yavaş yavaş araladı gözlerini tekrardan. Bütün melezler sıraya geçmiş onu selamlıyordu. Aralarda garip yaratıklar vardı. Örnek olarak yarı keçi yarı insan gibi. Bunların bir adı olduğunu ileride öğrenecekti ama şimdi onun sırası değildi.  "- Raya! Raya hanginiz?" diyerek bağırmaya başladı. Kardeşini bulup annesine geri götürecekti. Etrafa bakınırken ileride büyük bir ihtişamla yürüyen bir kızı gelirken gördü. Melezlerden birisi  "- Gelen Raya!" diyerek ekledi.  Raya'nın o olduğunu duyunca yere yığıldı heyecanından. Büyük bir mutluluk ile koşmaya başladı. Raya'da neler olduğundan haberdardı daha önceden. Ona doğru koşan küçük kızı fark edince anlamıştı o da. "- Kaily!" diye bağırarak koşuyordu Raya. Sonunda bir noktaya geldiğinde durdu.  "- Dur Kaily! Sakın bir adım daha atma!" Kaily, ne olduğundan habersiz duraksadı.  "- Burası lanetli, geçemezsin!" "- Raya, sen gel, sen gel o zaman!" "- Bunu yapamam Kaily. 19 yıldır buradan çıkmadım, şimdi de çıkamam." "- Ama neden Raya, kim koydu seni oraya!" Raya bütün öfkesiyle, ileride duran Athena'ya baktı.  "- O, beni buraya o soktu! Ve arkasına bile bakmadan çekip gitti. Annemi ne kadar özlediğimi bir bilsen Kaily." diyerek ağlamaya başladı. Kaily, orada öylece duran Athena'ya baktı. "- Onu çıkar, lütfen!"  "- Kaily! Her şeyin bir zamanı vardır. Bu zaman da senin buraya girmenle son buldu." Athena iki kolunu havaya kaldırdı ve gözlerini kapattı. Gözlerini tekrardan açtığında, gözleri garip bir şekil almıştı. Ortada duran kalkan adeta bir cam kırıkları gibi etrafa yayıldı. Onlar yere düşerken, Athena'da uzun zamandır kullanmadığı gücünü kullandığı için bitkin düştü. Kaily, tekrardan kardeşine doğru koşmaya başladı ve oradan birlikte çıkmak şartıyla birbirlerine söz verdiler... "Hadi Kaily, bunu yapabilirsin! Eline al o bıçağı, küçücük bir kesik sadece, o ateşe damlatmalısın akan kanı!" Nereden geldiğini bilmediği bir ses ona bunları yapmasını söylüyordu. Bir mağaradaydı. Uçsuz bucakmış gibi gözükse de, elbet bir çıkış yolu vardı. Altına benzer, parlak bir kapının önünde duruyor, yanan ateşe bakıp bakıp duruyordu.  "Ben bunu yapamam!" diyerek fısıldadı, nereye baktığı belli olmayan yönsüz gözleriyle.  "Hayır! Yapacaksın!" sesin sahibi kızmış gibiydi.  "Küt,küt,küt" kulaklarında sadece kalbinin atışını duyuyor, korkudan baygınlık geçirecekmiş gibi hissediyordu.  "Hadi Kaily, şimdi tam zamanı!" Koşarak oradan kaçmaya çalıştı, nereye gittiğini ve ne yapacağını bilmeden koşmaya devam etti.  O sesin sahibi bir çığlık koparttı. Bütün bu mağara sanki onun sesiyle yankılanmıştı.  "Seberum, yakala onu!"  Kaily, sese aldırmadan koşuyordu. O sırada Sandra'yı gördü. Ya da öyle zannetmişti.  "Sandra!" diye bir çığlık attı. Ama ne ses vardı ne seda.  Soğuk terinin eşliğinde yataktan fırladı.  "Neler oluyor böyle?" kendi kendini sürekli teselli etmeye çalışıyor ama her seferinde bir çıkmaza sürükleniyordu. Bu rüyaya benzer bir rüya daha görmüştü dün gece. Bir ses ona sürekli elini kesmesini ve akan kanı önünde yanan ateşe damlatmasını söylüyordu.  "Bunu babama anlatmalıyım! Hayır, hayır olmaz. Ya onun başına kötü bir şey gelirse benim yüzümden." Sessizce doğruldu yatağından. Terli kıyafetlerini çıkararak yenilerini giydi. Kimseye hiçbir şey söylemeden, evden sessizce ayrıldı. Rüyasında gördüğü yere doğru yola çıktı. Hayal meyal anımsıyordu bazı şeyleri. Bir lotus çiçeği etkisindeymiş gibi hissediyordu. Taksiye binip, Yunanistan merkeze doğru yola çıktı.  "Nereye küçük hanım?" taksi şoförünü duymuyordu. Şoför bir kez daha yineledi yüksek bir ses tonuyla.  "Küçük hanım nereye?" Kaily bu ses ton üzerine irkildi. "O....O... Olimpos'a gideceğim!" ağzından çıkan her bir kelime için çok çaba sarf ediyordu. Ya da çok derin düşüncelere dalmıştı. Yaklaşık yarım saatin ardından taksici: "Geldik, inebilirsiniz!" Taksiciyi aldırmadan kapıyı açtı ve yürümeye devam etti.  "Hey evlat paramı vermedin, heeey sana sesleniyorum!"  "Özür dilerim efendim!" o sırada cüzdanını yokladı. İçinden bir miktar para çıkarıp ona uzattı. Bu hayret vericiydi. "parasını vermeyi nasıl unuturum!" diyerek fısıldadı içten. Duygularını içine karıştırmıştı. Nasıl bir duygu içinde olduğunu bilmiyor, farkında olmak istese de içinden çıkamıyordu. Paniğe kapılmaya başlamıştı. Tekrar yola koyulurken, içindeki korku nefrete dönüşmüş gibiydi. Her seferinde "ne yapıyorum ben?" diye sorduğunda hiçbir cevap alamıyordu kendinden. Daha önce bir veya iki defa geldiği bu tepeyi ilk defa görmüş gibi şaşırdı. Annesi o merak edip çoktan dışarıya çıkmıştı. Kulaklarında bir fısıltı duyuyor, o tepeye yaklaştıkça fısıltı, yerini yüksek bir sese bırakıyordu. Kulaklarını tırmalayan bu ses, ona acımasızca geliyordu.  "Ne yapıyorum ben?" diye bir kez daha söylendi.  "Bilmiyorum!" dedi içtenlikle. Tepeye yaklaştığında; "İçeri gel Kaily!"  Kaily kendi etkisi altında olmadığını biliyordu, kim ona böyle bir şey yapmış olabilirdi ki. Kendisini aynı voodo büyüsündeki o oyuncak bebek gibi hissetti... bir kukla gibi. Sessizce yürüdü. Mağaraya geldiğinde, bu yerin tıpkı rüyasındaki yer olduğu gözlerinin önünden geçti. Hayal veya bir rüya değildi bu.  "Sesime gel Kaily"  Korkarak, anlından akan ter damlalarını aldırmadan yürüdü. O kapının önünde yanan ateşi gördü... sonra sustu. Tıpkı rüyasında gördüğü gibiydi... "Kaily sakın kızım bunu yapma!" Bayan Jimmy, arabanın içinde bir sağa bakıyor, bir sola bakıyor ve ağlıyordu. Athena, Raya, Bay Alphonzo, şoför Barnaby her yerde onu arıyordu.  "Eğer o bir damla kanı akıtırsa o ateşe, sonumuz geldi demektir!" Athena korku doluydu bunları söylerken.  "Ben, ben ne yapacağımı bilmiyorum! Keşke kızımı o kampa göndreseydim!"  Bayan Jimmy ağlamaya devam ediyor, Raya da onu teselli etmeye çalışıyordu.  "Hadi Kaily, bunu yapabilirsin!" bunu ona söyleyen Sandraydı. En yakın arkadaşı, sonra sevdiği geldi içeriye... ardından yakın arkadaşı... Kaily, Sandra, Stephan ve Andrea o mağaranın içindeydiler. Bir şey onları etkisi altında, hapsetmiş gibiydi sanki.  Sandra, yerde duran ince süslemeli hançeri eline aldı. Kaily'e doğru yürüdü, yürürken de, "Bunu yapamayacak ne var ki, küçük bir kesik sadece!" Kaily hançeri eline aldı ve işaret parmağında küçük bir kesik açtı. Kesilen yerden çıkan kan, koyu renkteydi ve akışkandı. Ateşe doğru yürüdü, elini uzattı. Kanı damlatmak üzereydi ki kulaklarında annesinin sesi yankılandı.  "Hayır, kızım lütfen!"  "Sen onu dinleme, sadece bir hayal o. Gerçek değil." Sandra onu kolundan tutup ateşe doğru tekrardan yöneltti.  "Bunu neden yapıyorsun Sandra, bırak beni!" Kaily her şeyin farkına varmış olacak ki, onların elinden kurtulmaya çalıştı. Ama onu sıkı sıkaya tutan bir erkek gücüne asla karşı çıkamazdı. Kan, ateşe damladı. Bir kahkaha sardı her yeri ve bir çığlık... "Özgürüm, özgürüm..." Bir ışık parlamasıyla gözler kamaştı. Ortada ne Kaily, ne de arkadaşları vardı. Çünkü onlar, ruhlarını Kassandra'ya çoktan teslim etmişlerdi.  Bayan Jimmy irkildi olduğu yerde. Bir gök gürültüsü sardı tüm gökyüzünü, açık mavi renkteki bulutlar yerini koyu renklere teslim etti. Tüm dünya sustu. Peş peşe son dakika haberleri tüm arabaların radyosunda, evlerin televizyon kanallarında yankılanıyordu. "Evet sayın izleyiciler bir son dakika haberi ile karşınızdayız. Dünyanın en büyük yanardağı olan Tamu Massif nedeni bilinmeyen bir şekilde patlamaya başladı. Tahliye işlemleri büyük hızlarla sürüyor..." Arabanın radyo kanallarında söylenen haberler trafiği de beraberinde getirdi. Rion-Antirion köprüsü tıkanmıştı. Bir son dakika haberleri ile yankılandı her yer tekrardan.  "Japonya da 9.6 büyüklüğünde yıkıcı bir deprem meydana geldi, Depremin tüm bölgelerde az da olsa yaşanılabileceğini duyuran spiker haber sunmaya devam ediyordu."  Yağmur yağmaya başladı. Aşırı derecede yağış vardı.  Bay Alphonzo istemsizce söylendi. "Olimpos Oros'a gitmeliyiz tek geçit Olimpos"  "Bu trafikte ilerleyemeyiz Barnaby" Athena, şoförüne izin vererek, arabadan indi. Eline aldığı bir çubuğa bir şeyler fısıldadıktan sonra, onu yere fırlattı. O sırada bir gürültü duyuldu ve Athena, gözden kayboldu. Dağa geldiğinde, sessiz adımlarla yürüdü.  Yanan ateşin, ışığını fark ettiğinde oraya doğru ilerledi. Geldiğinde, buz kesilmişti. Çünkü karşınsıdaki göz alıcı tahtında yetmiş beş yıldır görmediği bir bela oturuyordu. "Ne oldu Athena, beni gördüğüne pek sevinmemiş gibisin!" "Yeğenime ne yaptın!"  "Tttttt, o kendi isteğiyle geldi benim ayağıma ben hiçbir şey yapmadım!"  "Bunu neden yapıyorsun Kass, tekrardan eskisi gibi arkadaş olabiliriz, hem Zeus'da seni buraya hapsettiği için hiç mutlu değildi!" "Kes sesini Athena, eskisi gibi arkadaş olmak mı? Buna sadece gülümsemekten başka bir şey yapmam." "Bak senin sorunun bizlerle, masum insanlarla değil Kass, lütfen sana yalvarırım!" "Çok geç Athena, gerçekten çok geç...."  Konuşmalarına devam ediyorlardı ki, Kaily ve beraberindeki üç arkadaşının cansız bedenlerini getirdiler içeriye. Onlar artık ruhsuzlardı ve kalpleri sadece Kassandra için atıyordu. Athena bağıra bağıra ağlamaya başladı. Onun bu feryatları tüm Kampta duyulmuştu. Çıkmaz bir savaşa sürüklenmişlerdi. Umarsızca ayağı kalktı, Kaily'nin cansız bedenini sımsıkı sararak oradan uzaklaşmaya başladı. O arkasını dönmüş yürürken Kassandra söylendi. "Asla zafer duygusunu tadamayacaksınız. Bütün cinler emrim altında, bütün kötülükler emrim altında, dünya sadece benim... kazanmak için hiçbir şansınız yok!"  Athena, yürüken söylenenlere pek kulak asmıyordu. Ayağını bir kez yere hızla vurduğunda savaş çağrısını başlatmıştı. Yoğun ışıklar arasından yavaş adımlarla ve ihtişamla geri çıktı.  "Sana bu zaferi vermemiz için yok olmamız lazım Kass!" Elindeki mızrağını havaya kaldırdı ve ona doğru fırlattı. O sırada onun arkası dönüktü. Ona doğru yaklaşmakta olan mızrağın farkında bile değildi.  "Tanrıçam..." diyerek ona doğru koştu bir cin. Mızrak ona saplandığında Kassandra büyük şok içindeydi. "Seberumm!" diyerek bir çığlık attı. O sırada Athena, ışıklar arasında çoktan kaybolmuştu.  "Yakın, yıkın şehirleri, öldürün bedenleri!" diyerek emrini verdi Kassandra. İnsanların büyük bir çoğunluğu yaşanan felaketlerden habersiz sığınaklara yerleştirilmişti. Belki de geleceklerini böyle kazanacaklardı.  Ordu donanmaları olaylar için önlemler almaya başladı. Hava, kara, deniz gibi özel donanmalarda yer alan ekipler sınırlara yerleştirildi. Ama nasıl bir güç ile karşıya karşıya kaldıklarını bilmeden yaptılar bütün bunları... onu asla yenemezlerdi... Uyandığımda ensemin arka kısmında bir soğukluk hissediyordum. Bu, soğuktan donmuş kanımdı. Buz kesilmişti. Her tarafta kızımı arıyorum. Kassandra ona zarar verdi. Onu benden kopardı. Çok direndim ama o güce karşı gelemezdim. Ya da bunu tek başıma yapamazdım... *** Bay Alphonzo'nun gözlerinde çaresizlik ve ümitsizlik kol geziyordu. Tanrı olmasına rağmen kızını büyük bir tehlikeden koruyamadı. Bugün büyük bir savaş gerçekleşecekti. Hayatın vazgeçilmez olmasını, kızı için kanıtlayacaktı. Bayan Jimmy perişan olmuştu Bay Alphonzo gibi. Kızlarının birine daha yeni kavuşmuşken, bugün diğerini kaybetmişlerdi. Çaresizlerdi. Bütün dünya artık büyük felaketlerle karşı karşıyaydı.  Büyük güçlere haber verildi. Kassandra birliğine karşı birlikte mücadele verilmesi istendi. İnsanlığın sonu yaklaşmıştı. Eğer bu savaş kaybedilirse artık dünyada cinler ve iblisler kol geziyor olacaktı.  "Mektupları ilettiniz mi? Bütün insanlığın büyük tehlikede olduğunu herkese söyleyin!" Bay Alphonzo sesindeki yorulmuşluk ifadesiyle yanına gelen yardımcısına bakarak söyleniyordu. "Verildi! Fakat geri dönüş için gerekli zamanımız yok!" Athena büyük bir gösterişle odaya mırıldanarak girdi. "Ne yapmamı bekliyorsun Athena!" Athena bir müddet sessiz kaldı. Gözlerini devirdiği yerden kaldırarak söylenmeye başladı tekrardan.  "Sen bir tanrısın Hermes, bunu unuttun mu? Tanrıların gücünü birleştirerek bizi bu dertten kurtarabilirsin!"  "Bütün insanlığın karşısına Tanrı olarak çıkmamı istiyorsun Athena! Bunu nasıl yapabilirim. Bunun cezasını sende biliyorsun!" Athena'nın gözleri "Şimdi Olimpos cezalarını konuşacak zaman mı?" dercesine bakıyordu. "Haklı olabilirsin!" diyerek sözüne devam etti Tanrı Hermes. "Bütün mektupları dünya kahramanlarına gönderin. Bütün insanlığı uyarın. Ares çalsın savaş borularını!"  Hermes'in sözlerinden sonra ufak bir titremeye büründü her yer. Poseidon kızmıştı, Ares'in savaş borusunun sesi tüm kainatta yankılandı.  ***** Hogwarts Büyücülük ve Cadılık Okulu Adalet Birliği Çağrısı Mektubu: Sayın Albus Severus Potter: Okulunuz tarafında okuyan büyücü ve güçlü savaşçılara ihtiyacamız vardır. Dünya büyük bir büyü altında. Eğer siz melezlerin yardımı bize ulaşırsa bu savaşı kazanma ihtimalimiz artar. Gönderen: Olimpos, Tanrı Hermes Mektup hakkında bir bilgi sahibi olmayan Albus okulun müdürüydü. Hogwarts son savaşında -Voldemort- çok kayıplar vermişti. Bu savaşta neyin nesiydi şimdi. Albus derin düşüncelerle boğuşurken odaya Hermione'nin kızı Rose Weasley girdi. "Neler oluyor Albus?" Elindeki kağıdı ona doğru uzatırken soru sormaya devam ediyordu. "Bilmiyorum Rose. Aynı mektuptan sana da mı geldi?" Rose'nin gözleri ona evet dermişçesine bakıyordu. "Bunu babama sormalıyım?" diyerek 9¾ platformuna doğru harekete geçti. Hogwarts'ın trenini kullanarak büyük büyücü babasına bunun doğru bir bilgi olup olmadığını soracaktı. Harry Potter artık gençliğini kaybetmişti. Elli bir yaşına girmiş, büyücülüğü tamamıyla bırakmış sayılırdı.  "Albus!" diyerek haykırdı Ginny. Oğlunu uzun yıllardır görmüyordu sonuçta.  "Ahh! Harry Albus geldi! Harry!" Büyük bir karşılama merasiminden sonra Albus elindeki mektubu babasına uzattı. Harry mektubu okuduğunda hiç şaşırmışa benzemiyordu. "Bir şey biliyor musun baba?"diyerek ekledi Albus. "Evet evlat. Profesör Minerva Mcgonagall bana ölmeden önce bu olay hakkında bir şeyler bahsetmişti. Güneş Tanrısı Helios'un kızı Kassandra, Tanrıça Athena tarafından Begoka sandığına kapatılmıştı. Hermes bu yüzden bütün adalet birliğine bu mektuptan gönderdi. Büyük bir güç ile karşı karşıya olduğumuzu biliyor musun?" dedi Harry sesi savaşa hasret kalmış gibi çıkıyordu. Sonra Albus'a bakara gülümsedi. "Uzun zamandır asamızı kullanmıyorduk Ginny!" **** "Bir tanrı olarak insanların karşısına çıkamazsın Hermes!" Zeus kararlıydı. Afrodit söylendi bu sözler üzerine. "Savaşı kaybetmeyi göze alamayız. Dünyadaki melezlerin yok oluşuna seyirci olamayız Zeus. Artık zamanı geldi. Her ne şekilde olursa olsun bunu yapmaya mecburuz!" "Poseidon sen ne diyorsun!" diyerek ona doğru kafasını çevirdi Afrodit.  "Gün birlik olma günüdür. Dünyayı bir felakete sürükledik. Onu o felaketle tek başına bırakamayız!" "Bütün tanrılar emri altındaki her şeyi harekete geçirsin. Kullanacağınız her şey... İnsanları sığınaklara, Olimpos'a getirin, burada onlara yetecek kadar çok yer var." Zeus oturduğu yerden söylenmişti. Yüzü pek bunu istiyormuş gibi değildi. İfadelerinde bunun aptallık olacağını savunur gibi bir hal vardı.  **** "Bütün Hogwarts'ta okuyan öğrenciler beni dinleyin. Okul müdürünüz Albus Severus Potter konuşuyor!" "Bütün herkese sesleniyorum. Gelen bir haberle savaş ilanı verildi. Sadece 3 ve 4. sınıf öğrencileri savaş için hazırlıklara başlasın. 1 ve 2. sınıf öğrencileri ailelerinin yanlarına gönderilecektir. "Ama bu haksızlık!" dedi birinci sınıf öğrencilerinden Daphne Greengrass'ın kızı Anya.  "Haksızlık mı bence değil savaşa hazır hissetmiyorum henüz!" arkadaşı ona bunları söylerken çok rahat davranıyordu ama Anya savaşmak istiyordu... * Tüm tanrılar savaşa karşı bir olmuştu fakat y ine de Kassandra'y akarşı Kaily kurtarılamadı. Bu sonuçta Kassandra bünyesine bir insanı ve de yarı tanrıçayı aldığı için ruhlar aleminde tekrardan lanetlendi ve sonuç olarak iki tür tekrardan canlandı. Kassandra'dan önce de yaşayan Tark ve Tianlar tekrardan ruhlarını kazanmıştı. Kassandra'nın ölü ruhu onlara can vermişti ve böylece ruhlar aleminde bu iki tür artık kaçmıştı. İlk kaçanlar arasında da Felich ave Alicha olmuştu. 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE