Sadece yalnızlık
Kendimi ılık suya teslim ettiğimde Collin’in ölümü dışındaki bütün yaşadıklarımı aklımdan çıkarmıştım. Şimdilik Collin’in yaşadıklarını da düşünmemem gerekiyordu. Sadece uyumak ve bazı şeylerin bitmesini istiyordum. Ama içinde bulunduğum durum beni çıkmaza sürüklüyordu. Beynimin derinliklerinde yankılanan ses bana hiç yardımcı olmuyordu. Suyu kapattığımda üzerimi giymek için banyonun giyinme kabinine girdim. Kabin önce kurulanmamda yardımcı oluyordu. Verdiği sıcak havayla bir kurulama makinesi işlevini görüyordu. Beş dakika sonra yatağımın üzerine geçtiğimde tam karşımda duran parlak yıldızları izlememek elimde değildi.
“Sadece yalnızlık huzur verir,” diyerek fısıldadım. Emily ile henüz evliliğimiz tamamlanmamıştı. Koloni yasalarını tekrardan yazarken evlilik bağı olmadan aynı odalarda kalınmayacağını bizzat kendisi yazmıştı.
Başımı sonsuz siyaha doğru çevirdim, parlayan milyonlarca yıldıza baktım. Göz kapaklarımın yavaştan ağırlaştığını hissettiğimde kendimi uyanık kalmak için daha fazla zorlamadım. Çünkü etrafımın karanlık olmasını seviyordum.
**
Beni derin uykumdan uyandıran bacağımın sızısı olmuştu. Acısına dayanmak gerçekten güçtü. Mutfağa geçerek dondurucudan buz çıkardım. Soğuk beni rahatlatıyordu. Yaklaşık dört saat sonra Kolonin bütün ışıkları yanardı. Bu sabah olduğuna işaretti. Uyuklayarak yatağıma tekrardan geçtim, buzu ayağımın üzerine koyarak kendimi bir kez daha karanlığın tam kalbine teslim ettim.
2051
Evlilik Teklifi
Yaşadığımız sıkıntıları bir daha yaşayıp yaşamayacağımızı onlardan çıkardığımız derslere borçluyuz. Ağaçlandırma için gönderildiğimiz Dünya artık bize iyi bir yaşam sunamıyordu. Bu yüzden Kolonimizin değerini iyi bilmeliydik. Paralel evren ve yaşadığımız bazı sorunları halletmiştik. Sıra geleceğimize odaklanmaktaydı.
Odanın içinde bir sağa bir sola dolanıp duruyordum. Koloniye geleli üç gün olmuştu. Nancy’e verdiğim yüzük siparişini dört gözle bekliyordum.
“İçeride misin?”
Nihayet gelmişti Nancy.
“Nerede kaldın? Heyecandan her an ölebilirim.”
Elindeki yüzük kutusunu bana doğru uzattı. “Sanırım Emily bu tarz yüzüklerden hoşlanıyor,”
Kutuyu açtığımda parlak zümrüdü gördüm. “Teşekkürler
Nancy, çok teşekkürler.”
“Sıra onu peyzaj bölümüne çağırmakta,”
“Sana bir kere daha işim düştü,” Nancy’nin gözlerine yalvararak baktığımda “Tamam,” dedi. “Orada bütün hazırlıklar bitti mi?”
“Evet,” diyerek başımı salladım. “Sen geç, hemen arkandan geliyor olacağız.”
Ona nasıl teşekkür etsem bilmiyordum. Hızlı adımlarla Peyzaj bölümüne doğru yürüdüm.
*
Yukarıya doğru açıldı kapı. İçeriye geçtiğimde silindir şeklindeki fanusu gördüm. İçindeki capcanlı duran kırmızı güllere yaklaştım. Emily güllere bayılıyordu.Onlar gelmeden saklanmalıydım. Kapının açılmasıyla Emily’nin sesi yankılandı kulaklarımda.
“Ona ne oldu?”
O sırada küçük bir ıslık çalarak Globe’a haber yolladım. İçerideki duvarlara kaliteli deniz manzaraları yerleştirmişti o. Benim ıslığımı duyar duymaz görüntüleri açtı. Üç boyutlu yansıtmayı kullanarak tüm odayı kelebeklerle doldurduk. Emily neye uğradığını şaşırmıştı. Tam o sırada hızla karşısına çıktım. Elimdeki yüzük kutusunu ona doğru uzattığımda:
“Benimle evlenir misin?” diye bağırdım. Elleriyle ağzını kapattı hızla. Şaşkınlığını nasıl belli edeceğini bilmiyordu.
“Evet,” dedi “Evet, seninle evlenirim.” Onun ‘evet’ demesiyle Nancy ve Globe alkışa tutuştu.
Bugünü asla unutamazdım.
Küçük Hareketlenme
“Saçlarımı keser misin?” diyerek makineyi ona doğru uzattım.
“Ama bu uzunluk sana yakışıyor,” dedi gözlerimin içine bakarak.
“Beni boğuyor bu saçlar, uzun olmaları beni rahatsız ediyor,”
Elimden makineyi alarak saçlarımı arkadan kesmeye başlıyor. “Hadrol nasıl?”
“Uyanmasını bekliyorum, henüz bir şey söylemem doğru olmaz,”
Saçlarım bir bir yere dökülürken onları seyrediyorum. O sırada Hadrol umurumda olmasa bile Emily’e onu soruyorum.
“Merak etme uyanır yakında,”
Saçlarımı hızlı hızlı kesen makinenin ucunu üfleyerek kesilmeyen yerlerin tekrardan üzerine gidiyor.
Yaklaşık on dakika sonra odaya Kaily giriyor, “Hadrıl uyandı,” diyerek Emily’nin yüzüne bakıyor.
Yüzünü buruşturarak bana bakıyor Emily. “Ben
gidiyorum, saçlarını gelince hallederim,”
“Tamam, kardeşini bekletme,”
Emily hızla kapının yanına yürüyor. Eşikte bekleyen Kaily’e yanaşarak: “Onun adı Hadrol,”
Kafamdaki kılları ellerimle silkeleyerek elime yapışanları lavabonun içine döküyorum. Tişörtümü bedenimden sıyırıp başka bir tanesini üzerime geçirmem çok zamanımı almıyor. Hızla Hadrol’un yanına gidiyorum.
*
Kapının önüne geldiğimde, “Buradan gitmek zorundayız Lida,” diyerek fısıldıyordu Hadrol.
“Bunu yapamam, onlar benim ailem,”
“Senin ailen Sayemlin’de, eğer gelmezsen babamız
Diriliş’in sonunu getirir,”
“Bunu biliyorum Hadrol ama yapamam,”
Hadrol yatağından doğrulduğunda: “Gitmem gerekli o zaman,” diyerek fısıldadı.
Çıkış kapısına doğru tökezleyerek ve inleyerek yürümeye başladı.
“Hiçbir yere gitmiyorsun Hadrol,” diyerek bağırdı Emily elindeki silahı ona doğrulturken.
“Beni ikinci kez vurmayacağını ikimizde biliyoruz Lida,” “Bana Lida demeyi kes, benim adım Emily,”
“Beni öldürmezsen buradan çıkmanın bir yolunu mutlaka bulacağım,” Hadrol buradan gitmeye kararlıydı. Yatağının üzerine geçtiğinde: “Kardeşin aç, yemek yemem gerekli,”
Emily elindeki silahı hızla yerine koydu. Onun bana doğru gelmesini gördüğümde hızla saklandım. Kapının önünde duran askerlere emirler yağdırmaya başladı. “Bu asla buradan çıkmayacak,”
Lamp Lokantasına doğru yürüyordu. Sipariş bölümüne geldiğinde orada çalışan Nancy’den bir porsiyon soslu kızartma ve yulaf ezmesi istedi. Hazırlanan tepsiyi tekrardan revire götürmek için yola düştü. Ondan önce revire hızla yürüdüm. Kapının önündeki iki asker Hadrol’u durdurmaya yetmemişti. İkisi de yerde öylece yatıyordu.
“Kahretsin,” diye bağırdığımda Emily revire girmişti.
“O, o nerede?”
“Kaçmış,”
“Onu kelepçelemeliydim,”
Hızla yerde yatan askerlerin telsizlerinden birini aldım. “Hadlins üyesi Hadrol revirden kaçtı, bütün birimler harekete,”
Emily gözlerimin içine baktı. “Belki de onunla gitmeyi kabul etmeliyim,” diyerek fısıldadı.
“Hayır, böyle bir şey asla olmayacak!”
Onu bulmak için bütün birimlere haber verdiğimde Emily sadece oturuyordu. Onun yattığı yatağın üzerindeydi. “Onu bulmamız gerekli,” diyerek fısıldadığımda “Biliyorum,” dedi. “Onu Sayemlin’e tekrardan göndermeliyiz,” Bu dediğinde haklı olabilirdi ama fırlatma araçlarımızdan birini ona veremezdim. “Kolonide sadece dört hasarsız fırlatma aracı var. Hiçbirini ona veremem,”
“Zaten hasarsız bir gemi istemedim Crash,” diyerek kükredi Emily.
“Öyle demek istemedim,” dediğimde yalan söylediğimi her ikimizde biliyorduk.
“Dikkat,” dedi bir ses. Koridordaki hoparlörden geliyordu. “Kardeşim benimle gelmeyi istemiyor, benim gitmeme de izin vermiyor.”
“Hadrol’un sesi bu, Komuta merkezinde.” Emily koşarak komuta merkezine gidiyor. Hadrol o sırada boğazını temizleyerek: “Benim istediklerim yerine getirilmediği için buradan hep birlikte gidiyoruz, gezegenimizdeki ceza odalarından hepinize yetecek kadar var.”
Hadrol konuşmasını bitirdikten sonra devreye koloninin genel ses kaydı girdi.
“Koloni Yörünge beşten ayrılıyor, hedef bilinmeyen kaynak: Sayemlin, kod taraması başarılı, yetkiliden sesli onay isteniyor.”
Derin bir nefes alarak onun yenilişini izledim. Yöneticilikte bulunan sekiz kişiden birinin sesli onayı gerekliydi.
“Sesli onay verildi,”
Ne olduğunu anlamadan öylece dondum yerimde. Komuta odasının yetkilisi olan Globe’ı hatırladım. Koşmaya çalışarak asansörün yanına geldim. Komuta odasını ona bırakamazdım.
Cetelin
“Onu ben öldürdüm,” dedi soğuk bir tavırla. Yüzünde hiç pişmanlık belirtisi yoktu. Yanında oturan Bayan Virigina’nın gözleri büyüdü. “Ne diyorsun sen?” Yıllar önce küçük bir kızı karanlığa mahkum bırakan babası gibi kahkaha attı Cetelin. Babasını hiç tanımamıştı, yüzünü görmemiş ve ona hiç sarılmamıştı. Hayatında tek annesi vardı, o da kardeşi yüzünden ölmüştü.
“Polisi çağırın,” diyerek bağırdı Bayan Virigina. Polis ekibi zaten oradaydı.
Onu tutukladıklarında gece gündüzün üzerine bir yorgan gibi çökmüştü. Ay uzun binaların camlarından yansıyordu ve her yer sessizdi. Rüzgar yavaştan yavaştan insanın yüzünü okşuyordu.
“Suçlu olduğu için onu tutuklamamıştınız,” dedi Cetelin.
Elleri arkadan kelepçelenmişti. Arabaya bindirildiğinde arkasından bir kadının fısıltısını duydu; “Kardeşini öldürmüş, cani,” Bütün haberler onu verecekti, resimleri gazetelerde son dakika haberleri olacaktı. Ama o şan şöhret peşinde değildi.
*
“Amirim,” dedi Sasha. Gece boyunca uyumadığı gözlerindeki kızarıklıktan belli oluyordu.
“Emily, kardeşi tarafından öldürülmüş,” dediğinde Amir Welts’in gözleri büyüdü. Sigarasını hızla soğuk metale bastırdı. Masasının üzerindeki soğumuş kahvesini yudumladıktan sonra yüzünü ekşitti.
“Bu nasıl mümkün olabilir? Kadın perişandı,”
“İnanır mısınız bilmiyorum ama ben olayın şokundayım,
Cetelin kendisi itiraf etti.”
“Rusya’dan geldiğini söylememiş miydi?”
“Uçaktan daha erken inmiş,”
Amir Welts yerinden doğrularak sorgu odasına doğru yürüdü. Elleri arkadan kelepçelenmiş Cetelin’in başı masanın üzerindeydi. “Kalk,” dedi. Welts’in sesi ona babasının otoriterliğini hatırlattı. Başını masanın üzerinden kaldırdığında sağ kaşının üzerinde izler vardı. Masanın kenarlıkları yüzünden olmalıydı.
“Bunu nasıl yaptın?”
“Neyi?” diyerek sırıttı Cetelin.
“Bu kadar aşağılık olmayı,”
Cetelin derin bir iç çekti. “O benim tek hazinemi benden kopardı. Çok küçüktüm ve bir söz verdim. Bu sözü yerine getirmeliydim, yoksa o beni öldürecekti.”
“Kim seni öldürecekti?” dedi acır bir ifadeyle Welts.
“Emily ile babalarımız bir değil,” gittikçe sessizleşiyordu kurduğu cümleler Cetelin’in.
“Onun babası asla benim babam olmadı, benim babam onu, Emily öldürmem için beni tehdit etti. Eğer o ölmeseydi çocuklarım ve ben ölmüş olacaktık.”
“Pişman olmadığını söylemişsin,”
“Evet, o bunun kaderiydi ve bunu yaşamak zorundaydı.
Bilse bile kaderini değiştiremezdi,”
Sayemlin
Kardeşinin yaptığı bu kötülük yüzünden yüzü asık, ağlamaya devam etti Emily. Koridorun sonundaki asansöre doğru yürüdüğümde: “Her şey için çok geç,” diye fısıldadı. Yenilgiyi bu kadar kolay kabul etmemeliydi. Onun dediğini duymazdan gelerek asansöre kartımı okuttum.
“Oraya gitmen bir işe yaramayacak!” bakışları da tıpkı sesi kadar soğuktu. “Hiçbir şey için geç değil Emily,” Söylediğim söz üzerine derin ve iğneleyici bakışlarını üzerimden çekip karşı tarafa, pencereye dikti. Gözlerinin içindeki ışık camdan yansıyordu. Onu aldırmadım, bu sefer onun yanında olamazdım. Koloni yetkilerini devralmak zorundaydım. Asansörün içine adım attığımda Emily korku dolu gözlerle arkamdan baktı. Onun beş dakika sonra dayanamayıp yanıma geleceğinden emindim. Komuta merkezine doğru yürüdüğümde, sağımdaki pencereden koloninin yörüngeden çoktan ayrıldığını fark ettim. Metal kapının önüne geldiğimde içeriyi gösteren oval pencereden bakındım. Globe tam karşıdaydı, elleri arkadan bağlanmıştı. Hadrol ise koloniyi harekete geçiren dümenin yanı başındaki siyah koltukta otururken hiçbir şey yapmamış gibi rahattı. Elimle sertçe vurdum kilitli olan metal kapıya. Gürültünün çıkardığı ses tüm koridorda yankılandı.
“Oradan çıktığında seni öldüreceğim,” diye bağırırken Globe’ın başına bir silah dayadı Hadrol.
“Yerinde olsam sesimi keser ve oturmayı tercih ederdim,”
O sırada Globe’ın gözleri tam üzerimdeydi. Uzaktan yalvarıyordu, bunu gözleriyle belli ediyordu. Elimle kapıya bir yumruk daha attığımda Hadrol bir şey demedi. Globe’ın başından silahı çektiğinde siyah koltuğa tekrardan oturdu. Globe’ın yalvaran gözleri Collin’i anımsattı. O da katiline bu gözlerle bakmış mıydı?
Öylece kapının yanına çöktüğümde beş dakika daha dolmamıştı. Emily karşıdaki asansörden sarsakça ilerledi bana doğru.
“İyi misin?” dedi Emily. Elini, bir tüy hafifliğinde kanayan parmağımın üzerine koyduğunda, “Evet,” diyerek fısıldadım. Attığım yumruklar yüzünden sağ elimin kanadığını sonradan fark ettim.
“Lütfen bana kızma Crash,” sesindeki sıcaklığı pek önemsemiyordum. “Sana kızmıyorum!” Hızla oturduğum yerden doğruldum.
“Onu buraya ben çektim, bütün suç benim!” dedi bütün suçu üzerine alınmasında haklıydı.
“Elinde büyük bir imkan varken onu öldürmeliydin,” sesimdeki soğukluğun ve ciddiyetin farkına vardığında gözleri büyüdü Emily’nin.
“Bunu bana nasıl dersin? O çok kötü biri, evet kabul ediyorum ama yine de benim kardeşim Crash,”
Hiç dinlemiyordum. Ona kızgındım o da bunun farkındaydı.
“Aramızın bu yüzden bozulmasını hiç istemezdim,” dedi gizlice gözyaşlarını silerek. “Her şey için özür
diliyorum.”
Asansöre doğru tökezleyerek yürüdüğümde arkamdan derin bir üzüntüyle baktığını hissedebiliyordum. Çaresizlik içinde olduğunu ve benim ona sıkı sıkıya sarılmamı istediğini de biliyordum. Ama bunu yapamazdım çünkü ona, kardeşi yüzünden bizi bitirdiğini göstermek zorundaydım. Aksi takdirde duygularına yenik düşerek kolonideki herkesin hayatını riske atabilirdi, attı da.
Odama geldiğimde masanın başında yanan beyaz ışığı fark ettim. Yarıda kaldığım yazım aklıma geldi. Sandalyenin üzerine oturduğumda bacağım bir kalbin atışı gibi ritim tutmuştu. Sızlıyordu ama aldırmıyordum. Yazmak için bugün diğer günlerin aksine elimi kullanacaktım. Aslında Cass’e söylerdim yazacaklarımı ve o da sisteme geçirirdi otomatik olarak. Defterimin arasını açtığımda annemin tüm içtenliğiyle güldüğü fotoğrafı bileğime yapışmıştı. Onu elime alarak incelediğimde o gün yaşadıklarım geldi aklıma. Zamanla unutacağımı sandığım o kötü gün, zaman geçtikçe daha da keskin oluyordu. İçimdeki acıyı çoğaltıyordu. Onların o son görüntüleri bedenimi keskin bir bıçağın kestiği gibi acıtıyordu. Kaybettiklerimi geri getiremeyeceğimi böylelikle anlıyordum. Onların gülen yüzlerini kalbime gömmüştüm bu bana acı verse de yaşıyordum. Kapının açılmasıyla irkildim.
“Efendim,” dedi bir ses. Koloni haber ekibinden geldiği üzerindeki siyah ve mavi kıyafetinden belli oluyordu.
“Koloni sizden bir haber bekliyor, insanlar meraklanmaya başladı.”
“Canlı konuşmayı hazırlayın, duyuru yapacağım.”
Yazmak istediğim defteri tekrardan kapatmak içimden gelmiyordu. Annemin resmini öylece sıkıştırdım arasına ve ışığı kapatarak canlı yayın odasına doğru yürüdüm.
“Yayın üç saniye sonra başlıyor,” dedi görevlilerden biri. Boğazımı temizleyerek yayının başladığını gösteren ışığın yanmasını bekledim.
“Kolonimiz kısa süre önce Hadlinsler tarafından baskı altına alındı. Aralarından bazılarını etkisiz hale getirdik ama insani duygularımız ağır bastığından onları ölümün soğuk ellerine teslim edemedik. Onlara olması gerektiği gibi davrandık ama istediğimiz yanıtı alamadık. Diriliş Hadlinsler’in gezegeni Sayemlin’e doğru harekete geçti.
Bunu biz yapmadık onlardan birisi yaptı, ona gereken cezayı vereceğimizi bütün Diriliş’e borç biliriz. Endişe ve korku içerisinde olmayın her türlü karşılığı vermeye hazırız ve buna gücümüz yeter! Diriliş içinde huzurla
kalın.”
Canlı yayın kapandığında odama gelen görevli yanıma geldi çekinerek. Ellerini ovalıyordu.
“Efendim,” dedi. Benimle konuşmaya utanırcasına bir hali vardı. Gözleri yere bakıyordu.
“Rahat ol,” diyerek gülümsedim. Gözlerini gözlerime dikti o sırada.
“Onların kolonisi olduğunu sanıyordum.”
Üniformasının üzerine özenle dikilmiş ismini okuyarak konuştum. “Hiçbir şey bize öğretildiği gibi değilmiş Kevl,” ona ismiyle ithaf ettiğimde gözleri büyüdü. Çaylak olduğu belliydi, ona öğretilen kuralların dışına çıkmaktan korkuyordu. Gülümseyerek yanından uzaklaştığımda karşıdan gelen Kansas’ı gördüm.
“Seni çağıracaktım,” dedim Kansas’a. Merakla kaşlarını çattı. “Her şey yolunda mı?” Etrafa bakarak “Yıldız takip odasına geçelim,” dedim. Beni takip ederek arkamdan odaya girdi.
“Neler oluyor?”
“Bir savunma planı hazırlamalıyız, sen, ben ve savunma ekipleri dışında kimsenin duymayacağı bir plan.”
Kansas eliyle geriye doğru ittiği sandalyeye oturdu.
“O gezegende başımıza ne geleceğini bilmiyoruz,”
“Haklısın,” dedi. “Bir plan şart.” Masanın üzerinde duran kalemi parmaklarında çevirmeye başladığında düşünmeye daldığını anlamıştım.
“Savunma askerlerine güvenebilecek miyiz?” dedi meraklı bir tavırla.
“Onları ölümle tehdit edersek, evet güvenebiliriz!” Kansas’ın gözleri büyüdü. “Onları ölümle tehdit etmek mi?”
“Bize bağlılıklarını anca böyle sunabilirler,”
Masanın üzerine büyük bir beyaz kağıt serdiğinde planlarını anlatmaya koyuldu Kansas.
“Kolonide iki savaş gemisi var, üç kişinin yönetimi altında çalışan yüksek zırhlı ve NPH bombalarının bulunduğu bu gemileri gezegene iniş yaptığımızda uçurabiliriz, böylelikle bize zarar vermek istediklerinde bir kez daha düşünürler.”
“Yüksek oranda Sonaj bir maddesi içeren NPH bombalarını ve savaş gemilerimizi onlara kendi elimizle teslim etmiş oluruz, bunu daha sonraya saklamalıyız.”
Kalemle kafasını kaşıdı Kansas, “Senin nasıl bir planın var?”
Kalemi elime alarak kağıda çizmeye başladım. “Hadrol komuta merkezindeki kapıdan çıkacaktır, iniş yapar yapmaz o kapıya bir ekip göndermeli ve onu rehin almalıyız.”
Kansas kafasını hızla kaldırarak bana baktı. “Ekip yetişmezse ne olacak? O zaman ikinci bir plan devreye girer.”
Cetelin
Gözleri kararmıştı. Tüm gün boyunca başını dizlerinin arasından kaldırmamıştı. Mahkemeye gideceği zamanı bekliyordu. Kilidin açılmasıyla geniş yüzünü kapıya çevirdi. İçindeki isteksizlik gözlerinden okunuyordu
“Seni amirim bekliyor,” dedi Sasha. Onu kolundan tutarak kaldırdı. İçindeki derin acı yüzüne vuruyordu.
Birlikte Welts’in odasına geldiklerinde Sasha oradan ayrıldı.
“Merhaba Cetelin,” dedi Welts. “Nasılsın?”
Cetelin onun sorduğu hiçbir soruya cevap vermiyordu.
“Beni ne zaman yargılayacaklar?”
“Yarın, yarın saat altıda,”
“Yarına kadar yine o sıkıcı yerde kalacağım,” diye fısıldadı.
“Seni buraya bazı soruları aydınlatman için çağırdım. İlk soru olarak kardeşinin parmağını neden kestin?”
Cetelin bir müddet duraksadı. Derin bir iç çekti ama nefesi yine de düzensizdi.
“Onu acı çekerken görmek istedim, hepsi bu.”
“Anladım, ikinci sorum çocukların nerede?”
“Onlar babamın yanında, Emily’i öldürdükten sonra onları bana verecekti.”
Welts bir müddet Cetelin’in gözlerine bakamadı. Bakışlarını karşı duvardaki saate dikti. Akrep ve yelkovan birbirini kovalarken: “Neler oluyor?” dedi Cetelin. Hızla ayağı kalktı.
“Çocuklarım nerede? Bana onları getirin.”
“Sakin ol!” elleriyle onu uyarırken söyleniyordu Welts. Daha sonra hızla ayağı kalktı. “Onlar için üzgünüm,” diyerek fısıldadı. Cetelin yere yığıldı. “Onları Rusya’da bulunan evinde ölü olarak bulduk.”
“Beni oyuna getirdi,” diye bağırıyordu Cetelin. Boğazı yırtılırmışçasına ağıtlar yakıyordu. “İyi biri olamadım, beni oraya götürün, lütfen. Size yalvarıyorum.” Amir
Welts ne diyeceğini bilmeden yanına çöktü. “Yaşadıkların için üzgünüm, ona güvenmemeliydin.”
“Bu benim hatam, hiç kimse ölmek zorunda değildi.”
“Evet, hiç kimse ölmek zorunda değildi.”
Sayemlin’e Doğru
Gecenin bir yarısı uyuyacağımı düşünerek gözlerimi kapattığımda içimdeki derin boşluğu fark ettim. Bedenimi uzayın korkunç ellerine teslim etmiş gibi hissediyordum.
Üzerimdeki ağırlık ve yorgunluğa tahammül edemiyordum artık. Düşüncelerimin çıkmaz sokakları beni yazmaya meyilli bırakıyor gibiydiler. Kararsız adımlarla masanın başında duran sandalyeye oturdum. Boğucu bir sıcaklık bütün bedenimi bir sarmaşık gibi dolamıştı. Yakıttan tasarruf etmek için bütün klimalar komuta odasındaki Hadrol tarafından kapatılmıştı. Bütün umudu bizi burada öldürmekten geçiyordu. Ama ben burada ölmeyecektim, hiç kimse ölmeyecekti.
Yazdığım her acı kelime için bir yaşanmışlığımı düşünüyordum: Kaybettiklerimi, yanlış tercihlerimi... Ama hiçbiri bana artık eski tadı vermiyordu. Yazmaktan zevk alamıyordum. Okumaktan da sıkılmıştım, cümlelerin içinde kendimi aramak beni yoruyordu. Kısacası tek bir şeyi yapmak dışında her şeyden sıkılmıştım: Uzayda parlayan milyonlarca yıldızı seyretmek beni sıkmıyordu bana huzur veriyordu.
Ayaklarımı soğuk metale teslim ederken gözlerimi tam karşıda kayıp giden kuyruklu yıldıza dikmiştim. Aşağı doğru hareket ediyordu. Tıpkı ölenlere söylediğimiz o saygı sözünü bir ölüye söyler gibi fısıldadım: “Boşlukta, bir yıldız kadar parlak ol.”
Emily ile yaklaşık sekiz saattir konuşmuyorduk. Benimle yüzleşmeye hazır değil gibi bir hali var. Yoksa şimdi yanımda olurdu, bu saatlerin hep kaybetme saatim olduğunu biliyordu. Onun çaresiz olduğunu anlıyordum. Ama aynı hatayı yapmaması için ona sadece bir uyarı yapıyordum. Beni dinlemek zorundaydı, duygularını bastırmak onun için zor olmamalı. Eğer bunların üstesinden gelemezse beni kaybettiğini göze almak istediğini anlayacaktım ve bu her ikimizinde sonu olacaktı.
Kafamı yasladığım kalın camın nefesimle buharlaştığını gördüğümde geri çekildim. İçerisi zaten sıcaktı, kendi nefesimin sıcaklığı ile iyice boğulmak istemiyordum. Çıkış kapısına doğru yürüdüm. Adımlarımı arkamda oluşan siyah gölgemden bile sessiz atıyordum. Emily’nin odasına doğru yürüdüm. Kapının ince çizgileri arasından sızan beyaz ışıkları gördüğümde kapının arkasına yaslanarak ağladığını anımsıyordum. Sırtımı soğuk metale yasladığımda borulardan damlayan suyla ıslanmaya başladım. Kansas ve Hed su filtreleme makinesini tamir etmişlerdi. Koridorlarda eskisi gibi su birikintisi kalmamıştı ama bazı yerler hala su altındaydı. Bozuk ve patlayan borular tamir edilmeyi bekliyordu. Tamir edilmelerinin bir işe yaramayacağını hepimiz biliyorduk. Çünkü kolonimiz eskiyordu ve içinde yaşamamızdan sıkılmıştı.
“Böyle yapmamalısın Emily, Crash seni seviyor.” İçeriden Nancy’nin tiz sesi yükseliyordu.
“O beni sevmiyor artık, yaptığım tek hata yüzünden beni yargılayacak kadar nefret ediyor benden!”
“O sadece senin iyiliğini istiyor, duygularına savaş açmanı ve kazanmanı istiyor. Kardeşinin sana zarar vermesini düşün, o gözünü bile kırpmazdı. Ama sen ona zarar gelsin istemiyorsun. Ve bu yenilgi demek, bak koloni şu an nereye gidiyor bilmiyoruz bile.”
“Onu silemiyorum, kardeşim babamın korkusuyla büyüdü. Her gün yapmadığı şeyler yüzünden dayak yerdi. Bu durum hala aynı. Onun bana sıkı sıkı sarılıp ağladığı günleri içimdeki derinliğe gömemiyorum.”
“Her şey senin için iyiliğin için,” diye fısıldadım ayağı kalkarken. “Her şeyi seni sevdiğim için yapıyorum.” Odama geri döndüğümde ıslanan kıyafetlerimi değiştirerek camın yanına çöktüm tekrardan. Önce bütün yıldızları seyrettim, belki de onlara son kez bakıyordum. Kafamı cama yasladım ve gözlerimi kapattım.
Nikah Günü
Patlamadan iki saat önce
Çalan son ses müzikle eğlenen çocukları gördüğümde Emily gözlerimin içine bakıyordu.
“Dans edelim mi?” Hızla ayağı kalktı. Ellerinden tutarak müziğe ritim tuttuk. Koloni koridorları hoparlörün etkisi altına alınmıştı. Herkes eğleniyordu. Collin tam karşıda Nancy ile, onların yanında Globe ve Anasti ve tam yanlarında Kansas ve eşi... salon tıklım tıklım doluydu. Ortada oynayan çocuklar balon makinesinden çıkan baloncukları peş peşe patlatma yarışına girmişlerdi. Kameraman kapının yanında durmuş bütün herkesi kayıt altına alıyordu.
**
Düğün günü masanın başında nikah memurunu beklerken yazmaya çalıştığım küçük bir kesiti tekrardan okumuştum. Artık onu nasıl devam ettireceğimi biliyordum. Ama aklıma takılan bir şeyi düzeltmem gerekiyordu. Kameramanın kayıt altına aldığı videoyu bulmalıydım. Collin’in ölümü hakkında bir şeyler bulabilirdim belki. Kamerayı tutan görevlinin yüzünü hatırladım. Kolonin yanan ışıklarının ardından onu bulmalıydım.
Kapının hızla çalmasıyla yerimden irkildim. Gelen
Kansas’tı.
“Çok önemli bir şey oldu!” gözleri büyümüştü. “Koloniyi ayıracak, tek komuta merkezini Sayemlin’e indirecek. Komuta merkezi olmadan hiçbir şeyi kontrol altına alamayız.”
Kansas’ın gecenin bu saatinde bana bu kötü haberi vermesi uykumu iyice kaçırmıştı. Ne yapacağımı düşünüyordum. Yapacağım şeyi kolonide yaşayan yirmi bin kişiyi baz alarak hazırlıyordum.
“Komuta merkezi oksijeni ayarlıyor, eğer oksijen dengesini bozarsa hepimiz ölürüz!”
**
“Hepiniz gezegenim Sayemlin’e hoş geldiniz.” Hadrol’un sesi üzerine gözlerimi aralayarak cama doğru yürüdüm.
Devasa boyuttaki gezegen bir pırlanta gibi parlıyordu. Atmosfer tabakası tıpkı bizim dünyamızınki gibi maviydi. Bu da aynı maddeleri içerdiği anlamına geliyordu. Gezegenin büyük bölümünü su oluşturuyordu. Bizim dünyamızın aksine bazı bölgeleri mor ve siyahtı.
“Ne yapacağız?” diyerek fısıldadı Kansas. Doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. “Fırlatma araçlarını ve savaş gemilerini hazırla.”
“Kolonide yirmi bin kişi var Crash, hepsi altı araca sığmaz.
Sadece yüz kişilik gemiler.”
“Yakıt onları yere indirmeye yetecektir.”
Kansas yüzünü çaresizce buruşturdu. “Başka yapacak bir şeyimiz yok değil mi?” diyerek fısıldadı.
“Evet, başka yapacak hiçbir şeyimiz yok!”
**
"Kolonideki dört hasarsız fırlatma gemisini ve iki savaş gemisine alabildiğince çok yakıt yükle. Parça parça olacak şekilde Sayemlin'e yerleşeceğiz."
Kansas'ın daha iyi bir fikri yoktu bu konu hakkında. O yüzden bana hiç karşılık vermedi. "Tamam," dedi "Dediklerini yapacağım."
"Durma, hızlı ol!"
Yaklaşık otuz dakika sonra Kolonide hızlı tahliye başladı. Önceliği oluşturan yaşlılar ve çocuklar iniş gemilerine bindirildi. Hadrol'dan önce onun gezegenine inmek için geri sayım başlamıştı.
"İnişe son beş dakika"
Hızla geminin kuzeyinde yer alan savaş gemilerinden birine doğru ilerledim. Emily, Kansas, Nancy, Anasti, Hed beni rampanın önünde bekliyordu.
"Onları, bindirdiniz mi?"
"Toplamda iki yüz yetmiş kişi araçlara bindirildi. Üç fırlatma aracı inmeye hazır. Diğerini acil durumlar için Koloniye Murph'e bırakıyorum."
"O gelmeyecek mi?" diye sorduğumda Kansas gözlerimin içine bakmaktan kaçındı. "Hayır," dedi fısıldayarak "O gemide kalmak istiyor."
"İnişe son dört dakika,"
"Hadi acele edelim," diyerek bağırdım. O sırada herkes yere indirmekten sorumlu olduğu gemiye doğru yürüdü. Emily benimle aynı gemideydi. Bunu ondan ben istemiştim. Çünkü her ihtimale karşı B planı devreye girebilirdi, buna hazır olmalıydım.
"Herkes hazır mı?"
"Hepimiz hazırız Crash,"
"İnişe son üç dakika"
"Çocuklar hepinizi çok sevdiğimi söylemeden edemeyeceğim, eğer başaramazsak öleceğiz. Bunu hepimiz iyi biliyoruz. Bu yüzden eğer o gezegende ölürsem beni Koloniye tekrardan getirin ve beni boşluğa bırakın."
"Hadi ama Anasti, yaşayacaksak hep beraber öleceksek de hep beraber öleceğiz." Kansas titrek sesiyle söyleniyordu.
"Son dakikalarınız, koloniye son kez bakın bir daha gelmeye fırsat bulamayız belki."
Kafamı geminin küçük penceresine çevirdiğimde Emily'nin gözleri değdi gözlerime. "Burası bizim yuvamız, geri döneceğiz." diyerek fısıldadı elimi sıkıca tutarken.
"Son elli dokuz saniye,"
Gemilerin fırlatma motorları yavaş yavaş çalışmaya başlıyordu. Elimi dümene bastırdım. Koloniden her uzaklaştığımda başıma bir şey geliyordu. Ama bu kez gelmeyecekti. Savaşsa savaşacaktık yenileceğimizi bile bile...
Elini elimin üzerinden çekerken yüzü bir bebeğinki kadar masumdu. Bana karşı en ufak bir nefret duymuyordu. Onu acıttığımı biliyordum.
"Üç,"
"İki,"
"Bir,"
Hızla sarsıldım. Gemi koloniden ayrılmıştı. Hadlins topluluğunun parlak dünyasına doğru süzülüyorduk. Ellerimi dümenden çekmiyordum. Gemilerin ineceği yeri Kansas ayarlamıştı. Hepimiz aynı yere doğru hareket ediyorduk.
Yaklaşık on üç dakika sonra parlak gezegenin içinde bulduk kendimiz. Bulutları gördüğümde sadece derin bir nefes almak için üzerimdeki kıyafetleri bir an önce atmak istiyordum. Parlak ve koyu yeşil bulutlar dikkatimi çektiğinde gemiyi otomatik pilota devrettim. Yanımdaki Emily'e baktığımda kaskının altında bana gülümsüyordu. Saçları birden bire beyazlamıştı. Gözleri bir inci gibi bembeyaz olmuştu.
"Sana ne oldu?" diyerek fısıldadığımda kaskını çıkardı başından. Önceki gibi değildi. Kolonide saçlarını sık sık boyalar ve rengini sürekli değiştirirdi Emily ama o renklerden şu an hiçbir iz yoktu.
"Ben buralıyım Crash, Sayemlin'e giriş yapar yapmaz saf kan Hadlinsler'in göz renkleri ve görünen her şeyi baştan aşağı değişir. Sana anlatmadığım birçok şey için benden soğuduğunu biliyorum. Ama her şeyin bir zamana ait olduğunu unutma lütfen."
Beyazlamış saçları ve parlayan beyaz gözlerinin yanı sıra kaşlarının üzerinde koyu yeşil, parlak noktalar oluşmuştu.
Gemi yere indiğinde mor görüntüye sahip küçük bir yerleşkede bulunduğumuzu anladım. Bize ait olan gemiler art arda indiğinde etrafta hiç ses yoktu. Emily sessizce geminin dışına çıktı. "Burası neresi?"
"Nepadora'dayız."
Anlamamış gözlerle ona baktığımda gülümsedi. "Seyrek nüfuslu bir şehir burası. Mor rengiyle bilinir."
"Seninki gibi beyaz saçlara ve beyaz gözlere sahipler mi?" "Onların kutsal saydıkları mor taşları vardır ve gözleri bizimkinin aksine mordur."
"Sen nerelisin?"
"Aokdapan," dedi Emily. "Orası bütün şehirlerin birleştiği tek şehirdir."
**
"Sana neler olmuş?" Kansas ağzı bir açık havada
söyleniyordu. "Çok ihtişamlısın,"
"Burada kimse yaşamıyor mu?" gözlerimi onun ürküten beyaz gözlerine diktiğimde korktuğumu anlamam çok sürmemişti. Bana baktı. Gözleri, saçı değişse bile bakışları aynıydı. Gülümsemesi ve hareketleri de öyle... "Burada yaşayan var," dedi. Sonra hızla geminin tepesine çıktı. Kansas'ın dediği gibi ihtişam saçıyordu.
"A laska viler Lida. Som kari vens a laska Doardo bins."
Bağırıyordu bilmediğim bir dille. Kafasını bana doğru çevirdiğinde başındaki zümrüt yeşili noktaların bir bir parıldamaya başladıklarını fark ettim. Koşarak yanına gittim.
"Sen iyi misin?" parlayan şeyleri göstererek
mırıldanıyordum. "Az önce ne dedin?"
Gülümsüyordu. O sırada esen rüzgarla savrulan beyaz saçları bir savaş halindeydi.
"Ben Lida. Tek şehrin başı Doardo'nun kızıyım." bana dediği şeyi tercüme etmesi hoşuma gitse de üzerimdeki tedirginlik geçmiş sayılmazdı.
Kansas ve diğerleri ifadesizce onu izliyordu. Neler olduğu hakkında bir fikrimiz yoktu. Renkli ağaçların arasından çıkan beyaz kıyafetli insanlar onu gördüklerinde bir bir yere çöktü. İçlerinden birinin bağırması beni olduğumdan daha tedirgin etmeyi başarmıştı.
"Doardo bin Lida, kamos bus lavire. Banos Lida, Banos Lida."
Emily geminin üzerinden inmeye çalıştığında ona yardım ettim. Yere indiğinde parlayan noktaları daha da netleşmişti.
"Doardo'nun kızı Lida, o geri döndü. Kraliçe Lida."
Onun burada bir Kraliçe olduğunu bilmiyordum. Yerde oturanların hepsi bağırıyordu Kraliçe Lida diyerek.
"Aonsak!" (Kalkın!)
Onun karşısında diz çöken beyaz elbiseliler doğrulmaya başladı. Dediği gibi onların gözleri mosmordu. Kansas ve Anasti yanıma geldi. "Biz neyin ortasına düştük böyle?" Anasti hem korkuyor hem eğleniyordu. "Neyin ortasına düştüğümüzü bilmiyorum" diyerek fısıldadığımda bize doğru yaklaşan beyaz araçları fark ettim.
"Hepiniz gemiye binin. Kimse çıkmasın!" Emily hızla bizi gemiye sürükledi.
Geminin içine alelacele bindiğimizde Kansas'ın tedirginliği yüzünden okunuyordu. "Bu kız masum bir esmerdi, şimdi koca bir gezegenin kraliçesi oluverdi." Hem tebessüm ediyordu hem içindeki korkuyu belli ediyordu. Pencereye doğru yaklaştığımda elinde silah olan askerlerin Emily'e doğru yürüdüğünü gördüm.
"Buraya bakın, ona zarar verecekler." diye bağırdığımda Emily'nin de bağırdığını duyabiliyordum.
"Kam sevs sial ta Banos Lida? Doardo bin Lida buls odras orar?"
(Kraliçe Lida'ya silah mı doğrultuyorsunuz? Doardo'nun kızı Lida'yı böyle mi karşılıyorsunuz?)
"Muka banos Lida, kom Doardo sar Aokdapan. Mil vers komes odrar aktra."
(Üzgünüz Kraliçe Lida, Doardo sizi Aokdapan'da bekliyor. Sizi ona götürmek için emir aldık.)
Emily gemiye doğru yaklaştı. Eliyle bizi işaret ederek bağırmaya devam etti.
"Nepadora taklav, in sak kom Banos Lida. Dumos haksenki lav bran komas odras orar. Banos Lida levin Nepadora."
"Nepadora halkı, Kraliçe Lida sizden bir şey istiyor. Gök insanlarını hak ettikleri gibi karşılayın, onlara zarar vermeyin. Kraliçe Lida Nepadora halkını seviyor."
Emily beyaz gemilerden birine binmeden hemen önce bağırdı. "Güvendesiniz, onlara güvenin."...