43

2462 Kelimeler
Gezegendeki İlk Gün: Mor Gözlü Halk  Sırtımı soğuk metale yasladığımda yorgunluğumun dışarıdan okunduğunu biliyordum. Emily’den yaklaşık bir saattir haber yoktu. Mor gözlü halktan da ses çıkmıyordu. Emily onlara ne demişti bilmiyorum ama bize ‘güvendesiniz’ diye bağırmıştı. Kafamı da sırtım gibi metale yasladığımda Kansas tam karşımda bana bakıyordu. “Üç kişi geliyor,” eliyle onları işaret ediyordu. Hızla kalkarak cama baktım.   “Onlarla nasıl anlaşacağız? Dillerini bilmiyoruz.”   “Bizimle anlaşmak istediklerine emin misin?”   İçlerinden genç bir kız kapıya iki kere vurdu. Onun başında parlayan yeşil noktalar yoktu. Sadece tek bir mor nokta vardı ve o da parlamıyordu.   “Kumstave saktra olane vast!” ( Dostluk için buradayız!) Dediklerinden bir şey anlamıyorduk. Kansas ve Anasti benim gözümün içine bakıyorlardı. “Bana ne bakıyorsunuz? Onların dilini bana öğretmedi. Onun böyle birisi olduğunu bilmiyordum.”  “Kapıyı açalım. Emily onlara güveniyorsa bize zarar vermezler.” dedi Anasti. Diğer gemide bulunan Hed’e çıkmaması gerektiğini ve diğer gemileri uyarmasını söyledim. Şimdilik talimatlarıma uyuyordu.     Kapının yanına geçtiğimde baş parmağımı sisteme okuttum. Ardından kapı büyük bir gürültüyle yerinden oynadı. Mor gözlü halk biraz korksa da oldukları yerde duruyorlardı. Sağımda Kansas solumda Anasti duruyordu. Bir adım atarak yanlarına doğru yürüdük. Genç kız önce gülümsedi. Etrafımızdaki meraklı gözler bizi süzmeye devam ediyordu. Kız bağırdı:  “Starze kams brakte varz an loma!” (Hiç kimse bir şey yapmasın!)  Kıza yaklaştığımda başımı öne doğru eğdim. “Sizi anlamıyoruz,” diye söylendim.   “Dehla, Dehla” etrafına bakarak bağırıyordu genç kız. Bir müddet sonra on beş yaşlarında parlak beyaz saçları olan bir çocuk geldi yanımıza. Genç kızı eğilerek selamladı. Daha sonra benim gözlerimin içine baktı. Anasti arkamdan “Acaba etrafı mor mu görüyorlar?” diyerek kıkırdadı. Dehla denilen kız ona bakarak gülümsedi. “Hayır, etrafı mor görmüyoruz.” Kız dilimizi biliyordu. Anasti biraz utandı ama kız bunu aldırmamıştı.   “Nepadora’ya hoş geldiniz. Kraliçe Lida sizi bize emanet etti. Ona saygı duyuyor ve size olması gerektiği gibi davranıyoruz.” Kız her on saniyede bir gözlerini kırpıyordu. Hızlı konuşmuyordu, derdini tane tane anlatıyordu.   “Sek zor mulçse starze kams dane. Okçal sei kamıs satras?” genç kız Dehla’ya bakıp konuşuyordu.   “Sizi Okçal’e davet ediyor, akşam yemeği ve dinlenmeniz için”  Gözlerim ister istemez yanımdakilere kayıyor. “Çok kalabalığız. Bize yetecek yeriniz var mı?”  “Okrad tukre senz bople. Kahzen kılra teka miyse?” (Çok kişi olduklarını söylüyor. Yatacak yer bulabilir misiniz?) Buradan sorumlu genç kızın gözleri hızla büyüdü. Daha sonra benim gözlerime değdirdi mor bakışlarını.   “Komes stan inçle viler daryen. Klazes tehur kaiere lasez benm vilen.”  “Sadece yönetici ekibinizi davet ediyor, diğerleri ile ayrıca ilgileneceğini söylüyor.”  “Peki,” diyorum saygıyla. Hed’i de yanımıza alarak Okçal dedikleri yere doğru yürüyoruz. Devasa boyutta bir ağacı geride bırakıyoruz. Sonra büyük bir saray beliriyor karşımızda. Tepelerinde duran bir işaret dikkatimi çekti.  İşarette mavi dairenin ortasında sarı bir daire ve onun etrafına güneş ışığı gibi saçılmış sekiz üçgen yer alıyordu.   “Bu ne anlama geliyor?” dedim dilimizi bilen kıza.   Gözlerini önce sembole dikti. “O Sayemlin’in on şehrini temsil eder,”   Tekrardan sembole baktığımda sekiz tane üçgen olduğunu görüyorum.   “Ama orada sekiz üçgen var.”  “En büyük daire Sayemlin’i, içindeki sarı daire Aokdapan’ı temsil ediyor. Diğer küçük üçgenlerin ortada durmasının sebebi ise her ‘şehitlerimizi koruma altında olduğu’ anlamına geliyor.”  Şekilden gözümü ayırarak “Şehirlerinizin ismi nedir?” diyerek fısıldadım.   Derin bir nefes aldı Dehla. “Seyonda, Avamimdora, Yupnadora, Estona, Manoadori, Lingarodi, İsnador ve Nepadora.”  Tam aklımdaki gibi oluyor. Kurulan sekiz şehrin baş harfleri Sayemlin gezegenin adını oluşturuyor.  Saraya doğru adım attığımızda tam karşıda oturan genç kızı görüyorum yine. Buradan sorumlu olduğu başına taktığı parlak mor taştan anlaşılıyor.                                          Yemek  Okçal sarayına girdiğimiz ilk andan itibaren bütün hazırlıklar hız kesmeden devam ediyordu. Sarayın bütün çalışanları bize hizmet ediyordu. Kocaman masa çeşit çeşit yemeklerle donatılmıştı. Ama hiçbiri tadını bilmediğimiz yemeklerdi.   “Biln sakens.”   (Başlayabilirsiniz.)  Elime metal bir kaşık aldığımda Kansas gözümün içine bakıyordu. Dilimizi bilen kıza doğru yaklaştım.   “Bunların içinde ne var?”   “Merak etmeyin, yemeklerimiz size zarar vermez.” Gözümü Kansas’a diktiğimde onu yemeği yemesi için ikna ettim. Ağzıma attığım ilk şey Kolonide yediğimiz püre tadındaydı. “Vale ohap?”   (Beğendiniz mi?)    “Evet,” diyerek karşılık verdim tercüman kıza. “Tadı bizim yemeklerimize benziyor.” **  Yemeğin tam ortasında aklıma takılan bir soruyu sormadan edemedim.   “Biz insanların burada yaşaması mümkün mü?” Tercümanlık yapan kızın gözleri büyüdü. Efendisine bakarak “Vela isenmi taiem lineaz venei?” Genç kız hiç cevap vermeyince gözlerimi tercümanın gözlerine diktim. Bana yaklaştı ve fısıldadı. “Burada insanların yaşaması yasaktır,”  “Neden?” diye sorduğumda. “Siz insanlar saf kan değilsiniz ve saf kan olmayanlar buranın düzenini bozar.” Ona daha fazla soru sorarak tartışma çıkmasını istemedim. Yemeğimizi yedikten sonra bize ayırdıkları odaları gösterdiler. Ama biz bunu reddettik. Gemilerimizde yatacak yerimiz vardı.   “Geceleri fırtınaya dikkat etmelisiniz, duyacağınız çan sesinden sonra dışarıya çıkmak yasaktır.”  Tercüman kız bizi dikkatlice uyarıyordu ama bir neden söylemiyordu. Ben ise ona soru sormaktan çekiniyordum.  Gemiye geçerek kapıları sıkı sıkıya örttük. Başımıza bir şey gelmesini hiçbirimiz istemiyorduk.   “Kolonide kalanları ne yapacağız? Onları buraya getirirsek öldürürler bizi.Tercümanın verdiği tepkiyi gördünüz hepiniz.” Anasti açık açık konuşuyordu.   “Onları orada bırakamayız,” dedim. O sırada Kansas beni destekledi. “Onları orada bırakamayız. Gerekirse yaşamak için öldürmek zorundayız.”                                                          Çandan Önce  Karanlıktı. Hava yavaş yavaş soğuyordu. Burası dünyadan çok farklıydı. Gökte parlayan yıldızlar devasa boyuttaydı. Bulutların rengi koyu yeşil ve griydi. İnsanları bile çok farklılardı. Yaşadıkları şehirlerin belirlediği kutsal taşın rengine göre şekilleniyordu göz renkleri.  Uçan kuşlar vardı, kimisi sarı renkteydi kimisi siyah. Akan bir suyun yanına doğru yürüdüm. Tepede parlayan ayın koyu rengi yansıyordu üzerine. Elimi hızla suya daldırdım. Sonra irkilerek geri çektim. Su sıcak akıyordu ve rengi yine mordu. Gökyüzüne kafamı kaldırdığımda uçuşan hayvanları gördüm. Bir kuştan tamamen farklıydı uçan hayvanlar. Kocaman kafalarının aksine küçücük bedenleri vardı. Dört kanatları vardı. Burayı anlamak gerçekten çok zordu. Başımı yere eğeceğim vakit gökten kocaman sarı bir ışık süzüldü. Yörüngelerine sabit olan bir gezegenin görüntüsüydü bu. Buradan devasa boyutta gözüküyordu. Az ileride bir deniz vardı. Suyun dalgaları kumu her dövdüğünde ortaya parlak mor ışıklar çıkıyordu. Sahilin kumu mor renkteydi inanması zor olsa da gerçekti.   Tam karşıda büyük bir daire vardı. Bütün şehre ışık saçıyordu. Seyrek nüfuslu bir yerleşkeydi burası. Sarayın yanında gösterişli ve teknolojik binalar yer alıyordu. Kısacası burası mor gözlü halka aitti.  Çanın çalmasıyla irkildim. Tercümanın dediklerini anımsadığımda hızlıca gemiye doğru koşmaya başladım. Etrafta yankılanan ses hayvanların bile yönlerini değiştirmesine sebep olmuştu. Nedenini bilmediğim bir ses kurt gibi ulumaya başladı. Tehlike yaklaşıyordu. Koyu yeşil bulutlar ayın üzerine bir yorgan gibi sarıldığında her yer kapkaranlık kesilmişti. Yağmaya başlayan yağmurun bedenime değmemesi gerekiyordu. Hızla gemini kapısını açtım ve içeriye girdim.   “Nerede kaldın?” diyerek bağırdı üzerime Kansas. “Şuna bakın,” hayretler içinde söyleniyordu Anasti. Camdan baktığımda yağmaya başlayan yağmurun siyah olduğunu fark ettim. “Tam zamanında yetiştim öyle değil mi?” dedim kıkırdayarak. “Kendine hiç dikkat etmiyorsun Crash,” diyerek omzuma bir tane patlattı Kansas. Sonra yatağına geçti.   Emily’i düşünürken bacağımın sızısı artmıştı. Hızla koştuğum için kabuk bağlayan bazı yerler sıyrılmaya başlamıştı. Sızıyı umursamadan Emily’i gözlerimin önüne getirdim. Babası ile arasında ne geçtiğini bilmiyordum.  Hadrol’dan da ses seda yoktu.  Bu gezegen bize göre miydi? Koloni günden güne çürüyordu. Bir an önce Diriliş halkını buraya getirmeliydim. Bize izin vermek zorundalardı. Yoksa sadece yaşamak için öldürebilirdik.                                                                         Cetelin  Çocuklarının ölümü üzerine Rusya'ya sevk edilmişti Cetelin. Babasından nefret ediyordu. Çocuklarına bakacağına söz vermişti. Cetelin ona güvenmişti. Küçük bir cenaze töreniyle toprağa verdi evlatlarını. Acınası bir durumdaydı. Babasının aslında ondan nefret ettiğini anlamıştı. Ondan nefret ettiği için tüm bunları yaşamasını sağlamıştı. Şimdi gerçekten ondan nefret ediyordu. Evlatlarını annesinin yanı başına bıraktı. Onların karanlıktan korktuğunu çok iyi biliyordu. Babası nasıl kıymıştı bu iki çocuğa? O bu acıya nasıl dayanacaktı? Yeterince kaybetmişti herkesi, şimdi ne yapacaktı? Kendi kardeşini öldürmüştü. Kibrin taraftarı olmayı seçmişti. Öfkesine yenik düşmüştü. Kaybettiklerinin acısını çok sonradan fark edecekti.  Ne yaptığını bilmiyordu. Kimi sevmesi gerektiğini kime güvenmesi gerektiğini... ne yapmalıydı bundan sonra?  Kibrin ve masumiyetin açtığı savaşta hangisini desteklemeliydi? İçindeki tüm nefret yüzünden kibri mi tutmalıydı? Yoksa bunların başına gelmesini sağlayan masumiyetin taraftarı mı olmalıydı? Ama o taraf seçmedi. Kibrin ve masumiyetin açtığı ateşlerin ortasında kalmayı tercih etti. Çünkü her iki tarafta suçluydu tıpkı kendisi gibi.   Bedeni kaskatı kesilmişti. Saatler sürekli hareket halindeydi. Öylece dikti gözlerini karşıya. Cezaevinde ilk gecesiydi. Herkesin uyuduğunu ve herkesin çok rahat olduğunu biliyordu. Ama o rahat değildi, huzursuzluğun ateşinde kalbi gün geçtikçe eriyordu. Bedeni bu acıya daha fazla dayanamazdı. Sadece karanlığa teslim olması gerektiğini biliyordu. Huzursuzluğun ateşine su dökmeliydi, onu söndürmeliydi.   Aynada kendisine baktığında şakaklarındaki beyazların artığını gördü. Gözlerinin etrafındaki çizgiler gittikçe derinleşiyordu. Aynadaki yansımasına gülümsedi. "Beni affet!" diye fısıldadı kendisine. Kendi sesi bile onu ürkütüyordu. Cebinden çıkardığı peçete antiseptik kokuyordu. Hastanedeyken çaldığı ilaçları hızla ağzına götürdü. Derin bir nefes alırken gülümsüyordu. Ve sonra kendisini karanlığa teslim etti. Huzursuzluğun ateşini böylelikle söndürmüştü.                                                               Aokdapan Şehri  Güneşin doğuşuyla içeriye giren parlak ışıklar tüm gemiyi aydınlatıyordu.   “Günaydın!” diyerek fısıldadı Kansas. Ona bakıp gülümsedim: “Günaydın!” Yattığım yataktan kalktığımda geminin küçük penceresinde bize doğru gelen genç kızı gördüm. Yanında tercümanlık yapan o kızda vardı. Genç yöneticinin yüzünde yargı dağıtan, sinirli bir ifade vardı. Metal kapının yanına geldiklerinde küçük kız kapıya vurdu çekinerek. “Yönetici sizinle konuşmak istiyor.”   Kapının yanına geldiğimde baş parmağımı sistemin üzerine bastırdım. Üzerimdeki çekingenliği bir kenara atıp gülümsedim.  “İçeriye geçin!”   Yönetici uzun boyluydu, beyaz saçlarının üzerine özenle yerleştirilmiş parlak bir taç vardı. Gözleri mosmordu. İçeriye geçtiklerinde gözlerini sistemlerden ayıramıyordu.   “Satke veda lakevem opyade eil vabsim!” (Gemilerini buradan götürmeliler!)  Genç yönetici konuşurken gözlerini silahlardan ayırmıyordu. Tercüman kız büyük ve mor gözlerini gözlerime dikti.  “Gemilerinizi buradan götürmenizi istiyor,”  Emily geliyor aklıma. “Neden?” diye fısıldıyorum.   “Haksenki viler dumen kadreyi.” (Gök insanı nedenini soruyor.)  Genç yönetici birden kızıyor. “Aok lerdan viler ektaz, kima tkire kotam haksenki. Ortar kamuy verel kamste!”  “O size sadece söylüyor, eğer buradan gitmezseniz başkent askerleri hem size hem bize zarar verecek.”  “Kraliçeye ne oldu? Ona gitmek istiyoruz.”  (Banos Lida takter? Ordar senil gone.)  Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Yerli halk bizi burada istemiyordu. Emily ona güveniyordu ama onlar bizi buradan kovalıyordu. Kansas’a baktığımda yüzünde hiçbir umut belirtisi yoktu.  “Banos Lida verier, lamher. Karvem dehte izsen Dehla vilerda kamstek.”  (Kraliçe Lida orada, iyi. Onları oraya gönderin. Dehla  onlarla git.”  Tercüman kız buranın yöneticisini gemiden çıkardıktan sonra tekrar yanımıza geldi.   “Sizi sekiz şehrin başkenti Aokdapan’a götürüyorum.”  Bütün hazırlıkları yapıp gemiyi hareket ettirmeye hazırlanıyordum. Oraya nasıl gedileceğini bilmiyorduk. Bizi oraya götürmesi için tercüman kıza güveniyorduk.   “Yapman gereken sadece dümdüz ilerlemek,” gülümseyerek söylendi tercüman kız. Dediği gibi yaptım. Gemiyi havalandırdığımda sadece dümdüz ilerledim.   “Gök insanlarından neden korkuyorsunuz?”   Anasti’nin tercüman kıza sorduğu sorunun cevabını merak ediyordum.   “Siz buraya ait değilsiniz, biz sizden korkmuyoruz. Saf kan değilsiniz ve bu durum kutsal saydığımız bazı değerlerimize aykırı. Buranın düzeni üç farklı saf kan sistemine göre kuruldu. Kurucularımızın bordo, mavi ve siyah kanı bize bu gezegeni sundu. Kırmızı kana sahip olanlar bu yüzden gezegenimizde yaşayamaz.”    Çok net konuşuyor ve açık açık bizim buradan gitmemiz gerektiğini savunuyordu küçük kız. Onun mavi kan demesi aklıma Collin’in ölümünü getiriyor. Onun yanında bulanan koyu mavi sıvının kan olduğunu söyleyen  Rives’in sözleri aklıma geliyor. Kolonideki cinayeti artık bizden birinin işlemediği böylelikle netlik kazanıyor.   “Daha ne kadar yolumuz kaldı?” diye sorduğumda kolundaki siyah taşa bakıyor tercüman.   “Yaklaşık sekiz kilometre.” Geminin hızını iyice artırmak için çalışıyorum. “Şehri görür görmez gemiyi alçalt. Sizi kontrol etmeleri gerekecek.” Beynimde bitmek bilmeyen soru işaretlerine bir yenisi daha ekleniyor. “Neden?” diyorum. “Sekiz şehrin sahibi sizi öylece kabul edecek değil herhalde!” gözlerini devirdiğini arkayı gösteren aynadan anlıyorum. **  Devasa şehri gördüğümde derin bir iç çekerek gemiyi alçaltıyorum. Tıpkı sembollerindeki gibi tasarlanmış başkent dedikleri şehir. Kocaman dairenin ortasında Aokdapan ve onun yanında sekiz şehri temsil eden üçgenler yer alıyor. Şehrin tam karşısında akan bir nehrin görüntüsü beliriyor birden. Uçan araçlar, yeşil ağaçlar ve beyaz binalar araya giriyor şehre yaklaştıkça.   Geminin kapısını açıp dışarıya çıktığımda derin bir nefes alıyorum. “Burası mükemmel,” diyor Anasti.     Silahlarını doğrultmuş üç muhafız bize doğru yaklaşıyor.   “Kemi setera zakir!” (Hareket etmeyin)  Tercüman onlara doğru yaklaşıyor ve bilmediğimiz dille konuşmaya devam ediyor. Bir müddet sonra muhafızlar silahlarını indiriyor. “Beni takip edin.” Tercümana güvenerek yürüyoruz.   “Sizi aramalarına izin verin,” Devasa boyuttaki beyaz bir kapının yanına geldiğimizde askerlerin taramasından geçiyoruz. İçeriye davet edilerek olacakları bekliyoruz.   Beş dakika sonra Emily koridorun başında beliriyor. Üzerindeki siyah, mavi ve bordo renkteki elbise dikkatimi çekiyor. Saçlarını bir tülle kapatmış. “Sen iyi misin?” diyerek yanına yaklaşıyorum. Sırasıyla Kansas’a, Anasti’ye ve bana sarılıyor. Gözlerini Dehla’ya dikiyor.   “Onları buraya getirdiğin için teşekkürler.” Dehla gülümseyerek yanımızdan ayrılıyor.   “Neden böyle giyindin,” eliyle kıyafeti göstererek söyleniyor Kansas. Emily derin bir nefes alıyor ve oturuyor. “Yıllar önce buradan kaçtığım için cezalandırılıyorum. Üzerimde bu kıyafet varken hiç kimse emirlerimi yerine getirmez, herkes beni kutsal üç renk taşına ihanet ettiğim için küçümser. Bu bir nevi yas  kıyafeti. “  “Bunu ne zamana kadar sürdüreceksin?”   “Ölünceye, ölünceye kadar.”   Başındaki sekiz zümrüt yeşil nokta parlamaya devam ediyordu. “Seni kraliçeleri olarak görüyorlar.”  “Artık bu mümkün değil,” diyerek fısıldıyor. Gözlerimin içine bakarak “Buradan gitmelisiniz.”  Gitmek zorunda olduğumuzu herkes söylüyordu ama gidemeyeceğimizi tek bir kişi biliyordu: Emily. “Koloniye geri dönemeyiz!” gözlerine bakarak söyleniyorum.   “Sizi öldürürler Crash, hiçbirinize acımazlar.” Ona baktığımda sızlıyordu kalbim. Burada böylece yaşamak zorunda olmadığını biliyor.   “Sen geleceksen, gideriz buradan.”  “Crash, başımdaki sekiz zümrüt parladığı sürece bu gezegenden ayrılmam imkansız.”  Anlamamış gözlerle ona baktığımızı fark ettiğinde başındaki tülü çıkarıyor.   “Buradan kaçtığımda iki şehir savaş halindeydi. İki şehirde çok kayıp verdi. Bu yüzden sekiz taşın sadece altısı kutsal taştan enerji alıyordu. Ama şimdi sekiz şehir barış içinde. Burayı terk etmem halinde ölürüm.”  Dediği şeyler benim için saçma olsa da onun için bir gerçekti. Kaybetmeyi ikinci kez yaşamak istemiyordu. Onu burada bırakmayacağımı hissediyordu.   “Sen olmadan asla gitmeyeceğim Emily! Asla!”  Ellerini ellerime değdiriyor. “Gitmek zorundasın, yoksa hepimiz ölürüz.”   Gideceğimi kabul ederek gemiye doğru yürüdüm. Kansas ve ben arkadan gidecektik, öncelik olarak diğer gemileri gönderdik. Gemiye binmeden önce gözlerimin içine baktı son kez Emily. “Beni asla unutma Crash,” dediğinde ağlıyordu. Sıkıca sarıldı bedenime bir sarmaşık gibi. Gitmemi istemiyordu o da. Gemiye hızla bindiğimde Kansas yanıma oturdu.   “Aklındaki şeyi yapmana izin vermeyeceğim Crash,” şehirlerden bir tanesini yok edecektim Kansas bunu anlamıştı.   Karşımda duran evlere odaklandım. Kavuşamayan aşkların ateşi kül edecekti bu şehri.   “Crash,” diye bağırdı Kansas. “Yapma!”  Kansas beni anlamıyordu. Bu şehri kül etmek istemediğimi o da çok iyi biliyordu. Ama Emily’i seviyordum onun burada acı çekmesine göz yumamazdım.   “Kalpler birleşmedikçe bedenler tek kalmaya mahkumdur,” diyerek fısıldadım. Roketleri ateşleyen düğmenin üzerine basmaya hazırlanıyordum.  Sadece sevdiğim için göze aldım öldürmeyi, onsuz yaşayamazdım çünkü...                                                                   
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE