Kızıl Göz
Ellerim titriyordu. Kalbimin atışını kulaklarımda hissedebiliyordum. Elimin altındaki düğmeye basmam an meselesiydi. Ama basamıyordum. Tam karşımda gördüğüm üç küçük çocuğu sevdiğim birisi için öldüremezdim. Onun için çocuk katili olacak kadar kötü biri değildim.
"Sakın yapma, yalvarırım." Kansas yanımda bana yalvarırken gözleri kızarmıştı. Her an ağlamaya hazır gibi bir ifade vardı yüzünde. "Başka yolunu buluruz Crash, onlar masum." Eliyle karşıda oynayan üç küçük çocuğu işaret etti. "Onları öldürürsen Emily seni affetmez." Haklı olabilirdi. Emily beni affetmezdi. Elimle defalarca önümde duran metal masaya vurdum. Gözümden akan ılık gözyaşları tenime değiyordu. Bedenim bir sınavdan geçiyor gibiydi. Her defasında yenilen taraf olmaktan bıkmıştım artık.
"Başka yolu yok!" diyerek bağırdım. "Onu burada ölüme terk edemem!" Kansas'ın gözleri üzerimde gezinirken "Onu burada bırakamam!" diye fısıldadım bir kez daha. "Onu terk etmeyeceğiz, Crash." Ne yapmayı düşündüğünü bilmiyordum ama bir çaresi yoktu. Onu öylece alıp, gemiye bindirip evimize götüremezdim. Bu kötü gezegenin katı kuralları yüzünden onu canından edemezdim.
"Gittiğimizi düşünüyorlar!" dedi Kansas. "Bizi görmeyecekleri bir yere gitmeliyiz." Önümdeki tuşlara bakarken gözyaşlarımı siliyordum. "Ben kullanacağım, biraz dinlenmelisin." Geminin komutasını ona devrederek arka tarafa geçtim. Öncelik olarak fark edilmememiz gerektiğini biliyordum. Kendimizi ve gemiyi saklamalıydık. Daha sonra Emily'i nasıl kurtaracağımızı düşünür ve bir plan yapardık.
Arka kısma geçtiğimde uzun koltuklardan birine uzandım. Gözlerim gittikçe ağırlaşıyordu. Uyumak ve Emily'nin kabusuyla uyanmak istemiyordum. Kalbim onu her gördüğümde sızlıyordu, sızlayan kalbim ise bana yarıda kalan mutlu günlerimizi hatırlatıyordu. Gözlerimin içine bakıp: "Buradan gitmelisiniz!" demişti öylece. Babası tarafından cezalandırılarak ölüme terk edilmişti. Onunla geçirdiğim güzel günler canımı yakmaya yetiyordu. Bu kadar kısa sürede kaybetmeye hazır değildim. Yenilgimi kabul ediyorum ama henüz yıkılmamıştım.
"Burası uygun, galiba yaşayan yok."
Kansas'ın cümlesi üzerine uzandığım yerden doğruldum. Gözlerimi pencereye diktim. Geldiğimiz yer uzun boylu otlarla ve seyrek, küçük gruplardan oluşan ağaçlarla çevriliydi. Kolonide öğretilen savan biyomuna benziyordu. "Burası iyi ama gemi fark edilebilir." "Haklısın Crash, biraz daha ilerleyelim. Geminin fark edilmemesi gerek."
Gemiyi tekrardan harekete geçirdiğinde kalktığım yere tekrardan oturdum. Başımı geriye yasladığımda derin bir nefes aldım. Gözlerime yığılan ağırlığı daha fazla kaldıramayacak kadar zayıf ve halsiz düşmüştüm. Uyumak hiç iyi bir fikir olmasa da gözümü kapatmıştım.
**
Üzerime serilen ince çarşafı fark ettiğimde gözlerimi araladım. "Uyandırdım mı seni?" diyerek fısıldıyordu tam karşımda duran Kansas. Hayır anlamında başımı salladım. "Ne zamandır uyuyorum?" Kolundaki bordo saatine bakarak "Yaklaşık iki saat." Üzerimdeki ağırlığın henüz geçmediğini hissettiğimde iki saat uyuduğuma inanamıyordum. "Büyük bir ağacın altına sabitledim gemiyi. Bizi burada fark etmeleri zor."
Ayağı kalktığımda omuzlarımı geriye doğru ayırdım. Dışarıya çıkmak için baş parmağımı ekrana bastırdım. Kapı kayarak açıldı. Temiz bir havanın yüzümü okşamasına izin verdim. Kuzeyden esen yıldız rüzgarı tepede bütün sıcaklığıyla parlayan güneşe savaş açmış gibiydi.
"İlk durduğumuz yerin otuz kilometre uzağı. Burası sık ağaçlıklara sahip. Bir müddet burada kalabiliriz."
"Evet, burası iyiymiş."
Kansas'ın yorgunluğu gözlerinden okunuyordu. "Sen dinlen, ben idare ederim." Sanki bu cümleyi kurmamı bekliyormuş gibi gülümsedi. "Biraz uyumak iyi gelecektir, haklısın. Çok sıkılırsan beni uyandır." Başımı gülümseyerek salladığımda Kansas çoktan uzun koltuklardan birine uzanmıştı. Geminin komuta odasının hemen yanında küçük bir mutfak vardı. Kahve yapmak için oraya geçtim. Kahve makinesinin düğmesine basarak kahvenin bardağa dolmasını bekledim. Kahvenin üzerinden buharlar tepeye doğru yükselirken yanımda getirdiğim yazı defterim aklıma geldi. Beni dinleyecek tek kişi şimdilik defterimdi. Bütün sırlarımı bilen tek varlık.
Kahveyi elime alıp komuta masasına oturdum. Defterim masanın altındaki çekmecedeydi. Çekmecenin üzerindeki parmak okuma sistemine baş parmağımı yerleştirdim.
Bütün sırlarımı bilen defterim oradaydı. Bir şeyler yazmak ve kafa dağıtmak için tam zamanıydı.
"Gözleri bir elmas gibi parlıyordu. Bedeni tıpkı peri masallarındaki gibiydi. Kaşlarının üzerinde yer alan zümrüt tılsımların parlamasıyla gecenin en parlağı ilan edilmişti. Karanlığı yaran bir ışığı vardı. Güçlü ve zarifti. Cesaretinin yanı sıra korkaktı. En büyük düşmanı karanlıktı. Beyaz saçları gecenin kaybolan dolunayını aratmıyordu. O bir Kraliçeydi, öyle olmayı hak ediyordu." Emily'i gözlerimin önüne getirerek yazımı yazıyordum. Onu her düşünüşümde kalbim sızlıyordu. Elimdeki kahveyi alıp dışarıya çıktım. Güneşin yakıcılığı yavaştan kayboluyordu. Batacak olan güneşi izlemek için geminin üzerine çıktım ve sonra ağaca...
Bütün semanın üzerine çöktü koyu kızıl. Gökyüzünde kaybolmakta olan derin maviyi gördüğümde karanlığı düşünüyordum. Aniden koyu yeşil bulutlar bastırdı güneşin kızıl rengini. Hızla gemiye geri döndüm. Koyu yeşil bulutlar hiç olumlu bir şey olacağını söylemiyordu.
Yağacak olan yağmur zehirli veya tehlikeli olabilirdi. Geminin bütün korumalarını aktifleştirmeliydim. İlk işim geminin tam tepesinde yar alan cam korumaları açmak oldu. Yaklaşık üç dakika süren bu işlem bütün gemiyi kırılmaz camla sarmalıyordu. İkinci işlem çalışan motorları durdurmak oldu. Kapının ve camların kapalı olduğuna emin olduktan sonra koltuğuma geçip uzandım. Benim erişimim olmadan kimse buradan çıkamazdı ve kimse giremezdi.
**
Gece boyunca yağan yağmuru aldırmamıştım. Yıldırımlar yeşil ışık vererek bütün semayı aydınlatıyordu. Daha önce böyle bir şey görmemiştim. Yağan yağmur öylece camın üzerine düşüyordu. Gemiye bir daması bile değmiyordu.
"Bu ses ne?" diyerek doğruldu uzandığı yerden. Karanlığı aydınlatan yeşil ışıklardan korkarak bağırdı: “Crash neredesin?” Elimdeki beyaz ışığı yakarak ona doğru tuttum. “Neler oluyor?” Beyaz ışıktan yaşaran gözlerini kısarak bana doğru yürümeye başladı. “Anlamadığım bir fırtına başladı, koyu yeşil bulutlar her yeri kapatınca tehlikeli olabileceğini düşündüm ve bütün enerjiyi kestim.”
“İyi yapmışsın, bütün sistemi kapattın mı?” ışığı elimden alarak masanın tam ortasına koydu. “Evet, hemen hemen hepsinin enerjisini kestim.” Elimle karşıdaki ana şalteri gösterdim. Bana bakarak gülümsediğini karanlıkta olsa sezebiliyordum.
“Kaç saattir böyle devam ediyor?”
“Güneş battı batalı.”
Ağzını kapatarak esniyordu. “Uykumu alamamış gibiyim,” diye mırıldandı. “Kahve ister misin?”
Ayağı kalktığını gördüğümde “Evet,” dedim. Pille çalışan makinenin yanına doğru gitmeye başladı. Mutfakla oturduğum yerin arasında en fazla on adımlık mesafe vardı.
“Kolonideyken,” diyerek bağırdı mutfaktan. “Oradayken böyle bir şeyin olacağını hiç tahmin bile etmezdim. Ama şimdi bakıyorum da aynı dünyada gibiyim. Mavi gökyüzü, ay, güneş, yeşil ağaçlar, yağmur... kendimi bir anlığına da olsa dünyadaymış gibi hissettim.”
“Haklısın, tıpkı dünyadaymışız gibi.”
Dört dakika sonra elindeki kahveleri alıp yanıma geldiğinde yüzümdeki ifadesizliği sezmemesini umut ediyordum. Ama söz konusu Kansas olunca bu biraz zor bir uğraş doğrusu. “Neden yüzün asık?” sesi konuşmamızı hiç kimsenin duymamasını ister gibi kısık çıkıyordu. “Emily,” diyerek fısıldadım. Bakışları bir dost sıcaklığında üzerimde geziniyordu.
“Crash,” eliyle omzuma dokundu. “Üzüldüğünü biliyorum. Hatta seninle aynı durumdayız. Ama biz daha buradayız ve onu almadan gitmeyeceğiz.” Yüzündeki tebessümü fark ettiğimde azıcıkta olsa rahatladım. Beni destekleyen birisi vardı çünkü yanımda.
“Murp,” dedim. Onun ismini andığımda omzumdaki ellerini çekti. “Onunla aramız hiç iyi değil.” Hızla büyüyen gözlerimi üzerine diktim. “Nasıl, nasıl aranız iyi değil?”
Derin bir nefes alarak gözlerini karşı cama dikti. “O benim buraya gelmemi istemiyordu ve ben onu dinlemedim.
Sayemlin’e gidersen ilişkimiz biter dedi. Ona defalarca koloninin eriyip bittiğini ve yakında büyük bir metal hurdadan başka bir şey olmayacağını söyledim. Ama o beni dinlemiyor. Burada doğdum burada öleceğim
düşüncesiyle yaşıyor.”
“Anlıyorum,” diyerek mırıldandım. Ne diyeceğimi hangisinin düşüncesi hakkında yorum yapacağımı bilmiyordum. Her iki tarafın kendine göre haklı yanları vardı. Ve ben taraf tutmamalıydım.
“Bir zamanlar Diriliş parlak bir yıldız gibiydi,” ayağı kalktığında ışıktan parlayan şeffaf gözyaşını görebiliyordum. “Kurucularımız biz çocukları için bütün eksikleri gidermişlerdi. Uzayda yaşamamız için her şey yerli yerindeydi. Şimdi kurucularımız öldü ve kolonide bir yıldız gibi sönüp gidecek. Bizim burada yaşamamız gerekli Crash, kendimize bir dünya daha inşa edemeyiz.
Su boruları günden güne kötüye gidiyor, yaşayanlar için oksijen yetersiz.”
“Orada her şey yoluna girecek,” dediğimde hızla bağırdı.
“Hiçbir şey yoluna girmeyecek, Crash.” Onun bağırması dışında en ufak çıt yoktu. Gözlerini ‘üzgünüm’ dermişçesine üzerime dikti.
“Murp aklıma geliyor ve ona kızıyorum. Özür dilerim
Crash. Bağırmak istemedim.”
“Sorun yok, seni anlayabiliyorum.”
“Bazen seni sıkıca saracak kimsen olmaz, kendini yalnız hissedersin. Terk edilmiş, unutulmuş ve yüzüstü bırakılmış gibi... ama her defasında hayata yine sıkı sıkıya sarılırsın. Çünkü içindeki bütün sevgi seni terk eden o insan için daha fazla büyür. Ve sen onun için yaşamaya devam edersin.”
“Ya da içimdeki bütün intikamı ondan çıkarmak için yaşamaya devam ederim,” diyerek fikrimi değiştirdi Kansas. “Her ikisi de olabilir ama kazanan sevgi olacaktır.”
Gittikçe hissizleşen duygularıma yenik düşmekten korkuyordum. Onsuz yaşamaktan ve zayıf kalmaktan, yenilmekten. Her şey korkularımla yüzleştiriyordu beni. Bir senaryo yazısı gibiydi hayatım, ben ise bir oyuncu. Herkes gördüğü kadarına inanıyordu ama kimse gerçek benim ne durumda olduğumu bilmiyordu.
“Uyumam gerekli, yoksa ertesi gün yorgunluktan dolayı ölebilirim.”
Uzun koltuklardan birine kıvrılmadan hemen önce Kansas’a baktım.
“Onu hatırladığında kalbin hızla atmaya başlıyorsa, sevgi kazanıyor demektir. İyi geceler.”
“İyi geceler.”
Üzerime çektiğim ince çarşafı bedenime sıkıca doladım. Gemi gittikçe soğuyordu. İçeriye süzülen bir iki parça ışık karşı taraftaki metal duvara yansıyordu. Merakıma yenik düşerek çarşafı bedenimden ayırdım. Pencerenin yanına geçtiğimde devasa boyuttaki Kızıl Ay’ı gördüm. Garip ve ilginçti. Yağmur dinmiş, koyu yeşil bulutlar dağılmıştı. İçerinin soğuduğunu tekrar hatırladığımda bütün sistemi çalıştırmak için ekranın başına oturdum. Isıtıcıların seviyesini bir seviye artırıp, yerime geçtim. Bu gece rahat uyumalıydım. Yarın çok işimiz vardı. *
Kulağımdaki derin çınlamayla uyandığımda üzerimdeki ağırlığın gittiğini hissedebiliyordum. Güneşin ışıkları bütünlüğüyle gökyüzünü teslim almıştı. Geminin içi parlak bir renkle dolmuştu.
“Günaydın!” dedi uykulu bir halle Kansas.
“Günaydın!”
Ayağı kalktığımda ilk işim geminin üzerindeki cam korumayı devre dışı bırakmak oldu. Daha sonra temiz hava almak için dışarıya çıkmayı düşünüyordum.
“Koruma kalkanı devre dışı bırakılıyor. Beş saniye, dört saniye, üç saniye, iki saniye, bir saniye. Cam Kalkan devre dışı”
Ana ekranın başından kalktıktan hemen sonra kapının yanına geçtim. Sisteme baş parmağımı okuttuktan sonra kapının açılmasını bekledim. Üç saniye sonra yana kayarak açıldı.
Dışarıya attığım bir adımla onu karşımda gördüm. Ne olduğu hakkında bir fikrim yoktu. Gözleri kızıla çalmış, saçları siyah ve upuzun boyuyla...
“Crash kahven,” yanıma doğru gelen Kansas karşımızda duran yaratığı gördüğünde çığlık atarak içeriye geçti. Arkasından hemen yanına koştum. Bütün girişleri kilitleyerek ana ekranın yanında oturan Kansas’a bağırdım.
“Gemiyi havalandır, uzaklaşalım!”
Sistemin başına geçtiğimde korkudan kaskatı kesilen yüzüne baktım Kansas’ın: “Gitmeliyiz.” Kafasını bir iki defa sallayıp fısıldadı: “E... evet,” Ellerimi fırlatma dümenine hızla yerleştirdim. Gemi havalandıktan sonra derin bir nefes aldım.
“O şey bizimle oradayken ben nasıl uyuyabildim?” Korku ve öfke patlaması yaşıyordu.
Kızıl gözlerini ve uzun boyunu anımsadığımda: “Onun orada olduğunu bilmiyorduk,” dedim. Onun ne olduğu hakkında bir fikrim yoktu. Kızıl bakışlarıyla bile karşıdakini kalp krizinden öldürebilirdi.
“Burada bir an bile kalamam artık, Emily’nin yanına gidelim. Aokdapan’a sür.”
Haklıydı, bu gizemli gezegende çok fazla kalmasak da sıkılmıştık. Burada yaşamak istiyorsak her yerini bilmeliydik.
**
“Birde burada yaşayalım diyoruz. Bu gezegende karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz. Ben hala şoktayım. O kötü şey oradayken nasıl rahatça uyuyabildim. Onu gece karşımda bana bakıyorken görseydim şimdi burada olamazdım. Çoktan ölmüştüm.”
Onun her dediğine katılıyordum. Kalbimin atışını kulaklarımda hissederken adını bilmediğim bir şehrin üzerinden geçiyorduk. Buranın insanları da tuhaftı. Hepsinin beyaz saçları vardı ve bulundukları şehrin kutsal rengindeydi gözleri. Tek ortak noktaları hepsinin beyaz saçları olmasıydı.
Cetelin
Derin bir nefesle gözlerini araladığında başının üzerinde yanan beyaz ışığı ve kulağının dibinde öten cihazı fark etti. Hastanede olduğunu ve içtiği ilaçların onu öldürmeye yetmediğini anladığında yüzünü buruşturdu. Kendisinden midesi bulanıyordu artık. Yaptıklarından dolayı suçlu olduğunu kabul ediyordu. Odasında hiç kimse yoktu. Koluna takılmış seruma baktı hızla. Kurtulmak istemiyordu. Bu dünyada artık nefes almak, yaşamak istemiyordu. Huzursuzluğun alevi bütün bedenini sarmıştı, her geçen gün ona daha fazla acı çektiriyordu. Yavaşça yataktan doğruldu. Karşıdaki pencereye doğru yürüdü. Sessizce atıyordu adımlarını. Pencerenin yanına geldiğinde tıpkı kendisi gibi kararmış gökyüzünü seyretti. Yıldızlar bir bir parlıyordu. Ay’ın önüne geçmiş koyu bulutlar onun ışığını kesiyordu. Camın aralıklı kısmından rüzgarın buğulu sesi odayı doldurduğunda arkasında bir ses duydu.
“Uyandın mı?”
Genç komiser Welts’di bu. Cetelin onu aldırmadan cama yasladı kafasını.
“İyi misin?” Odada onun sesinden başka ses çıkmıyordu. Genç komiser kapının yanında durdu. “Bir şeye ihtiyacın olursa ben buradayım.” Kapının kulpunu aşağıya doğru bastırdı Welts. Çıkıyordu onun yanından.
“Beni neden kurtardınız?” diyerek fısıldadı Cetelin. “Bedenim acı çekiyor, her gün sızlıyor kalbim.”
Genç komiser kapıyı hızla örterek içeriye geçti. Ona acır gözlerle baktığını anlayabiliyordu Cetelin.
“Yaşadıklarını değiştiremem. Yaptıklarını da unutturamam sana. Ölüm hiçbir şeyin çaresi değil. Yaptıklarının bedelini ödemeden, ruhunun rahat olacağını mı düşünüyorsun?”
“Ne yapacağım? Pişmanlık ateşi tüm bedenimi sardı. Ondan kurtulamıyorum. Kardeşimin mavi gözleri, yüzü gözümün önüne geliyor. Bütün suç bendeydi, babamı asla dinlememeliydim.”
Welts ona acıklı acıklı bakarken bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Ama yapacağı hiçbir şey yoktu. Cetelin artık yaşayan bir ölüydü.
“Senin ev hapsine terfi etmeni istiyoruz, bu yüzden mahkemeye bildiri gönderdik. Seni tekrardan yargılayacaklar.”
Cetelin hiç cevap vermedi. Gözlerini tam tepeye dikmişti. Karanlık gittikçe bütün gökyüzünü esir alıyordu. Arabaların parlak ışıkları ve korna sesleri gökyüzünü seyretmesine engel oluyordu.
“Ben dışarıdayım,” diyerek çıktı Welts. Hava almak için camın kulpuna elini götürdüğünde kilitli olduğunu anladı. Haklılardı, bir kere intihara kalkmıştı çünkü. Bu hayatta yaptıklarının bedelini ödemeden, ölmeyecekti. Eskisi gibi olmayı özledi bir anlığına. Ama bunun gerçekleşmesinin bir an bile imkanı yoktu. Cetelin sandalyesini geriye doğru savurarak hızla bağırdı.
“Pişmanım!”
Eliyle saçlarını yolmaya başladı. Bedeni titriyordu, kardeşi ve çocukları ona acır bir şekilde bakıyorlardı. Tam karşısında duruyordu hepsi.
“Emily,” dedi fısıltıya benzer bir sesle. “Beni affet!” Ona doğru ellerini uzattı. Kalbinin içindeki sızı, içinde yanan pişmanlık ateşi onu öldürmeye meyilli gibiydi. Titreyerek bağırdı bir kez daha: “Beni affet!” kardeşi tam karşısında ona gülümseyerek bakıyordu. Sanki hiç ölmemiş gibiydi. Ama o ölmüştü, Cetelin sadece bir hayal görüyordu. Gördüğü hayal bile onun daha fazla acı çekmesine yol açıyordu.
“Yeter!” boğazından acıyla çıkan tek kelimeyle yere yığıldı. Öylece bekledi ölümü, onun soğuk ellerine teslim olmak onun için bir onurdu.
İçeriye giren iki hemşirenin birisinin elinde sakinleştirici iğne vardı. Biri kolunu tuttu, diğeri acımadan iğneyi koluna batırdı. Acınmaya ihtiyacı yoktu. Bedeni bile ondan soğumuştu. **
Kaç saat öylece uyuduğunu bilmiyordu. Sağ bileği sedyeye kelepçelenmişti. Yerdeki saçlarına baktı, acımasızca yolduğu saçlarına. Odaya giren Welts onun gözlerinin içine bakıyordu.
“Böyle yaparak rahatlayamazsın, acı seni iyice içine çekiyor ve sen bundan rahatsız olmuyorsun. Yaptıklarının farkındasın ama pişmansın. Kendini rahat bırak artık.” Cetelin gözlerinden akan ılık gözyaşlarıyla irkildi.
“Karanlıkta gölgem bile beni terk etti, kendime nasıl güvenebilirim? Nasıl eskisi olabilirim? Kardeşimi öldürdüm ben.”
“Sen kendini affetmedikçe, af bekleme.” Doğruldu komiser, “Üç gün boyunca hastanede kalacaksın, bazı raporların tamamlanması gerekiyor. Daha sonra seni evine götüreceğiz.” **
“Onu öldürdüm,” diyerek fısıldadı. Daha önce yürüdüğü yolları bile şimdi tanıyamaz haldeydi. Hastaneden çıkalı bir saat olmuştu. Çocuklarının defin işlemleri için
Rusya’ya dönmüştü ama onu tekrardan kardeşini öldürdüğü Florida’ya getirmişlerdi. İlk uçakla Rusya’ya götürdüler onu tekrardan. Anılarının öldüğü evinde ona iyice acı çektireceklerdi.
Uçaktan indikten sonra evine doğru ilerledi. Bir askeri araçla götürüyorlardı.
Yaklaşık otuz dakika sonra iki katlı evini gördü. Bahçesinde oynayan çocuklarını ve onu kapıda bekleyen babasını hayalledi bir anlığına. Onlar yoktu. Evine attığı her adımda bedeni titriyordu, soğukta kalmış bir çocuk gibi. İçeriye geçtiğinde her şey yerli yerinde duruyordu, onların fotoğrafları haricinde. Hiçbirisi kalmamıştı. Çerçevelerden çıkarılmıştı hepsi. Masanın üzerinde küçük ve aceleyle yazılmış not vardı.
“Fotoğrafları iyi olduğun zamanlar için sakladım,” Welts. Acı çekmemesi ve kendisinin artık bu pişmanlıkla yaşamaya alışması gerektiğini biliyordu. Öyle yaşamak ona eziyet verse bile bunu göze alacaktı.
Evinin kapısını üzerine demir bir parmaklık yapılmıştı, aynı parmaklık daha sık şekilde pencerelere uygulanmıştı. Onun dışarıya çıkması kesinlikle yasaklanmıştı.
Çocuklarının cenazesini defnetmek için geldiği ülkesindeydi şimdi. Kardeşi Emily Florida’da kalmıştı. Onu ziyaret etmek için hazır hissetmiyordu, hissetse bile kurallar buna asla izin vermezdi.
Kitaplığın arkasındaki CD dolabından küçük çocuğunun doğum günü kayıtlarını çıkardı. Onu televizyona yerleştirdiğinde koltuğun üzerine oturmuştu. Video başladığında acımasızca ağlamaya başladı. Bedenini titremesi tekrardan baş gösterdiğinde olduğu yere yığıldı. Acı çekiyordu ve yaşamının geri kalanını böyle geçmeye mahkum edilmişti.
“Her şeyi mahvettin,” dedi bir ses. Yıllar önce kaybettiği annesinin tiz sesiydi bu. Onu görür görmez gözyaşlarını sildi Cetelin.
“Onu öldürerek her şeyini mahvettin. Onu sana emanet etmiştim.”
“Affet beni anne. Ben böyle olsun istemedim, hiç istemedim.”
“Yaşanılanları silebiliyorsan kalbinden, rahatsın
demektir...”
Annesi gözden kaybolduğunda öylece kaldı tek başına. Her şeyi denemişti, ölmeyi bile...
**
Tan yerinin ağarmasıyla kuşların sesleri belirginleşmeye başlamıştı. Demir parmaklıkların kilidi açıldığında içeriden ‘Doğum günün kutlu olsun’ sesleri yükseliyordu. Genç asker elindeki yemek kutusunu yere koyarak sesin geldiği yere doğru yürüdü. Koltuğun yanı başında, hareketsizce yatan Cetelin’i gördü. Koşarak yanına yaklaştı.
“Bayan Cetelin” asker telsizinden bağırarak sağlık çalışanı istedi. Gelen ambulansın içinden iki acil teknisyen ekibi içeriye geçti. Kalbi dinlendi Cetelin’in.
“Ölmüş,” diyerek yüzünü örttü kahverengi saçlı teknisyen.
Kalbine yenik düşmüş, içindeki pişmanlık alevinin içinde kendisini karanlığa teslim etmişti. Geçirdiği kalp krizi sonucu bütünlüğüyle ayrılmıştı. Geriye kalan ailesiyle beraber geçirdiği mutlu günler olmuştu. Televizyondan yankılanan ‘Doğum günün kutlu olsun’ sesi askerin televizyonu kapatmasıyla son buldu. Böylelikle bir yaşam paramparça olmuştu...
Florida
“Amirim,” diyerek içeriye girdi Sasha. “Cetelin kalp krizi geçirmiş.” Genç komiser hızla ayağı kalktı. “Durumu
nasıl?”
“Maalesef,” Genç komiser üzülmüştü. O kadar emek vermişlerdi onu hayatta tutabilmek için ama o yaşadıklarının içinde boğulmuştu. Acımasız soğuk eller onu sonunda öldürmüştü. Buhranla çekmeceden dosyayı çıkardı Welts. Üzerinde Emily ve Cetelin’in resimleri vardı. Eline aldığı kırmızı kalemle dosyanın üzerine not düştü.
“Dosya kapandı”
İçindeki pişmanlık alevi dinmiş miydi bilinmiyordu.
“En azından kendisini öldürmedi, bu bizi daha fazla üzerdi.” diyerek mırıldandı Welts. “Çocuklarının yanına gömülsün, haber gönderin görevlilere.”
“Evet, öyle düşünülmüş zaten. Yarın gömülecek.”
Parçalanan aileden geriye kalan son kişiydi Cetelin. Babasının ölüm tehditleri üzerine kardeşini öldürmeye zorlanmıştı. Yoksa iki çocuğu ölecekti. Ama o yanlış tercih yaptı, kardeşini öldürdükten sonra iki çocuğunu ve babasını da kaybetmişti.
“Karanlıkta gölgesi bile onu yalnız bırakmıştı...”
“O da karanlığı dost bilmişti...”
Görüşme
Camın açık kalmış aralıklarından içeriye doğru süzülen temiz hava, yüzümü okşuyordu. Devasa boyuttaki şehre iniş yapmadan önce küçük bir alana gemiyi sabitledim. Bizi gördükleri yerde öldürebilirlerdi.
“Önce tercüman kızı bulmalıyız,” dedi Kansas. İlk işimiz o olmalıydı. Bu yüzden Nepadora’ya geri gitmeliydik. Ama orası da bizim için tehlikeliydi. Geminin komuta kısmına doğru ilerlerken daha önce var olduklarını hiç bilmediğim bu gezegenin parlak ayına baktım. Güneşin ışıkları bütün karanlığı silmesine rağmen ay tepede parlamaya devam ediyordu.
“O yaratığı gördüğüm gece ay kızıldı, tıpkı onun gözleri gibi.”
Kansas ürkekçe gözlerimin içine baktığında oturduğu yerden istemsizce kıpırdanıyordu.
“Onu hatırlatma,” diyerek bağırdı. Korkusu gözlerinden okunuyordu.
“İnan onu hafızamdan silemiyorum. Unutmak ve hatırlatmamak elde değil.” Gülümseyerek yüzüme baktı. “Şimdi asıl işimize odaklanalım. Nepadora’ya gidecek miyiz?”
“Bizim için güvenli değil. Bu sefer kesin” elimi bir silah gibi yapıp iki kaşımın ortasına dayadığımda vermek istediğim mesajı anlamıştı Kansas.
“Bizi kesin öldürürler diyorsun,”
“Demiyorum, kesin öyle.”
Geminin çıkış kapısına doğru yürüdüğümde dışarıdaki küçük hareketlenmeleri gördüm.
“Galiba misafirlerimiz var, Kansas.”
Geminin dışı koyu yeşil ve beyaz üniformalı askerlerle dolmuştu. Tahminimce kırk asker elinde silahlarla bizi öylece dışarıda bekliyordu.
“Ne yapacağız?” Klimadan esen ılık rüzgar yüzüme değerken “Karşılık verirsek ölürüz.”
“Kaçmaya kalksak da ölürüz.” dedi tam gözlerimin içine bakarken. Tek çare eller yukarıda teslim olmaktı.
“En iyi fikir teslim olmak,” Kansas’ta benim gibi düşünüyordu. Komuta kısmında bulunan ana şalteri kapatarak, gemide bulunan silahları güvenli bölgeye kilitledim. Gemi benim yetkim olmadan uçamazdı. Kimse içine bile giremezdi. Tabi benim parmağımı kesmedikleri sürece.
Ana ekrana baş parmağımı yerleştirdiğimde kapının açılmasını bekledim. Ellerimiz yukarıda öylece dışarıya çıktık. Rüzgar, tıpkı geminin kliması gibi ılık esiyordu.
“Sektra!”
(Durun!)
Ne dediklerini anlamıyorduk. Kansas gözlerini gözlerime kilitledi. Ve başıyla onayladı. Dizlerimizin üzerine çökerek ellerimizi ensemize bağladık. İçlerinden birisi yanımıza gelerek elindeki parlak metali bileklerimize yerleştirdi. Küçük bir ‘Tak’ sesi çıktı kelepçeden.
Ortasında yanan altın sarısı renk birden kırmızıya dönüştü.
Bizi ayağı kaldırdıklarında hazırda bekleyen uçaklarına götürdüler. Ne olacağını bilmiyorduk ama başkente yakındık. Bizi -büyük ihtimalle- oraya götürüyorlardı. Yargılandıktan sonra ölüm dedikleri bu olsa gerek.
On Dört Dakika Sonra
Gemilerin yere inmesiyle büyük ve göz alıcı o binanın önüne çıkarıldık. Etraftaki bütün insanlar beyaz giyinmişti. Binaların rengi beyaz ve koyu yeşildi. Askerlerden ikisi kollarımın arasına girerek beni içeriye doğru yürütmeye başladılar. Dört taraftan akan nehrin sesi huzur vericiydi. Bizi izleyen meraklı gözlere bakamıyordum. Rahatlıkla otuz kişinin sığabileceği o kapının önüne geldiğimizde duraksadım. Sayemlin’in sembolü bu sefer farklı renklerle işlenmişti buraya. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. Asker, içeriye girmem için beni arkamdan itti. O sırada Kansas’ın bağırmasıyla duraksadım tekrardan.
“Yukarıya bak!”
Gözlerimi parlak güneşin ışıklarına diktiğimde orada bize ait bir şey gördüm. Bunlar Koloninin savaş gemileriydi. “Murp hepsini tamir etmiş, o, o buraya geldi Crash.”
Bağırmaya devam ediyordu Kansas. Altı uçuş gemisi Sayemlin semalarında belirmişti. İçeriye girmemek için dirensem de iki askerin gücü benimkinden fazlaydı. Gemileri gördüğümde göğsümde oluşan sıcaklık beni daraltıyordu. Her an nefesim kesilecek kadar heyecanlıydım. Beyaz ışıkla dolu odalardan birine girdiğimizde askerler bizi öylece bıraktı.
“Crash,” boş koridorda onun sesi yankılandı. Bu Emily’di, tam karşımda duruyordu. Gözleri her zamankinden daha parlaktı. Keskin bakışlarını üzerime diktiğinde bağırdı. “Size buradan gidin demiştim.” Hızla omuzlarıma doladı kollarını. Beyaz saçının üzerindeki tül yoktu, aksine göz alıcı bir taç takmıştı.
“Kansas ,” dedi ona da sarılırken. “Onu buradan
götürmeliydin.”
“Lida,” dedi yüksekten gelen kalın bir ses. “Misafirlerimizi böyle mi karşılıyoruz?” Emily üçüncü katta bulunan adama keskin bir bakış attı. Onu aldırmadan tekrardan yüzüme baktı. “Buradan gitmeliydin!”
“Hadi onları yemek salonuna götür.” Adamın beyaz saçlarının üzerinde parlayan mavi bir taş vardı. “Gidelim,” diyerek fısıldadı Emily.
Koridorda yürürken “O adam kimdi?” dedi Kansas. “O babam,” Cevabını alan Kansas gözlerimin içine baktığında ufak çaplı bir şok geçirdiği anlaşıyordu.
**
Emily’nin attığı her adımda bulunan üniformalı askerler onun karşısında eğiliyordu. Herkes, ona verilmiş cezayı bilmiyor veya umursamıyormuş gibi duruyordu. “Yemek salonu bu tarafta,” eliyle karşı odayı gösterdiğinde gülümsedi. “Baban bizi öldürecek gibi durmuyor, ha ne dersin?” Kansas ona bakarak söylendiğinde Emily
gülümsedi. “İlk misafirlerine hep öyle davranır!”
Yemek salonuna girdiğimizde tavandan sarkan avize gözüme çarptı. Sekiz sarı ışığın tam ortasına koyulmuş mavi daire ona ayrılan yerini almıştı. Masadan bir sandalye asılıp oturduğumda, içeriye o adam girdi. Üzerinde beyaz bir gömlek vardı. Başındaki taç ile uyumlu giyinmişti.
Ellerini iki yana açarak “Hoş geldiniz!” dedi. Yüzünde beliren tebessümle tam karşıdaki büyük koltuğa oturdu. “Beni tanıtmışsındır,” diyerek Emily’e baktı. “Evet!” dedi huysuzca. “Tanıttım.”
“Siz gençlere bir şeyler anlatmak çok sıkıntılı bir durum. Hep burnunuzun dikine gidiyorsunuz. O,” duraksayarak Emily’i gösterdi. “... size buradan gitmeniz gerektiğini söylemedi mi?”
“Söyledi,” diyerek yanıt verdim. “Ama o olmadan asla gidemezdik, onun ait olduğu yer burası değil!” İçimdeki tüm öfke ateşini yüzüne püskürmeye hazırdım ama Emily elimi sıkıca tuttu, başını ‘hayır’ anlamında salladı.
Derin bir kahkaha atarak gözlerini üzerime kilitledi.
“Onun ait olduğu yerin burası olduğunu kim söyledi? O buraya da ait değil!” beklemediğim bir cümle kurmuştu. “O halde neden oğlunuzu Kolonimize gönderdiniz?” Kansas en az benim kadar öfkeliydi.
“O benim oğlum değil!” elindeki yüzüğün avuç kısmında kalan metalini masaya vuruyordu. “Siz gençlere laf anlatmanın zor olduğunu daha ilk cümlemde belirttim, küçük hanım.”
Kansas ‘küçük hanım’ söylemini duyduğunda gözleri ayrıldı. “İsmim Kansas,” diyerek yanıt verdi. Adam gözlerini masada gezdirirken “Memnun oldum!”
“Asıl konumuza gelelim,” diyerek doğruldum. “Bizi neden buraya getirdiniz?” Küçük çıkışmamdan dolayı sersemlemiş bir ifadeyle yüzüme baktı.
“Buradan gitmenizi size söylemem gerektiği için, delikanlı.”
“O olmadan,” Emily’nin ellerini tutup ayağı kaldırdım. “...
asla!”
“Onu da götürün, sizinle gelmek isteyen herkesi götürün. Ama gideceğiniz bir yer yok. Koloninizden haberiniz yok galiba.”
Gözlerim ister istemez Kansas’a kaydı. “Oraya ne oldu?” fısıldadığında adam acımasızca tebessüm etti. Emily ellerimi sıkıca tutarak “Bütün borular tekrardan patlamış,” başımı iki elimin arasına aldığımda aklıma gelen ilk Globe oldu. “O gemilerden birinde olmalı, onunla görüşmeliyiz.” Hızla kapının yanına doğru yürüdüğümde “Henüz gitmeniz için izin verdiğimi hatırlamıyorum, delikanlı.” dedi Doardo. “Konuşmamız gereken başka konular var!”
Sandalyelerden birini tekrardan çekerek oturdum çaresizce. Bu adamı dinlemek zorunda olduğum için kendimi hiç iyi hissetmiyordum.
“Eviniz için üzgünüm, “ sahte bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu. “Bir teklifim var,” elindeki koyu siyah bir düğmeye bastığında ortaya açılan hologramın rengi gözümü acıtmıştı. Bütün renkler sonradan ortaya çıkmaya başladığında Doardo elindeki çubuğu hologramın üzerine doğrulttu.
“Kızıl gözlerle tanıştığınızı biliyorum, o bölge bizim için tehlikeli. Bu yüzden orada olduğunuzu bildiğim halde askerlerimi göndermedim. Kızıl gözler acımasızlardır.”
Kızıl gözü hatırladığımda Kansas’ın kaskatı kesilen yüzünü gördüm. “Onlar bizim siyah bölge diye isimlendirdiğimiz bölgelerde yaşıyorlar. İstenmeyen bir savaş söz konusu. Onlar bizi, biz onları istemiyoruz.”
Bakışlarımı holograma diktiğimde “Bizden ne istiyorsun?” Parmağındaki yüzüğünü çıkararak Emily’e baktı. Emily yalvarır gözlerle başını sallıyordu.
“Kırmızı kan taşıyan bir lider olmanızı!”
Şaşkın ve sersemlemiş bakışlarımı Kansas’a çevirdim.
“Bu ne demek oluyor?” Doardo ayağı kalkarak arkasında duran pencerenin üzerine bastırdı. Önce mavi ekranın ışığı tüm odayı doldurdu. Daha sonra Kızıl göz olarak nitelendirilen o yaratığın boydan aşağı resmi belirdi.
“Onlarla bir savaş halinde sayılırız ama askerlerimiz onlardan korkuyor.” duraksadı derin bir nefes aldıktan sonra “Kendi türüyle kavga eden, ölü bir kızıl gözü ele geçirdiğimiz zaman çeşitli araştırmalar yaptık. Kanları tıpkı sizin kanınız gibi kırmızı. O tehlikeli türü sizden başkası durduramaz!”
“Anlayamadım,” diyerek ensesini kaşıdı Kansas. “Pek fazla bir şey anlamadık.” Benim adıma da konuşuyordu. Doardo boğazını temizleyerek koltuğuna oturdu tekrardan.
“Onları öldürmenizi veya onlara lider olmanızı
istiyorum.”
“Bu yaptık diyelim, hepsini öldürdük... o zaman bizim çıkarımız ne olacak?” Gözlerim arada Emily’e kayıyordu.
O bunu yapmamızı istemiyordu çünkü.
“Onların yaşadığı siyah bölgeler sizin olur.”
Dediklerine inanmak güç olsa da bunu yapmak biraz ince düşünce gerektiriyordu. İstenmeyen bir savaşa hiç kimse katılmazdı çünkü.