Zırhlı araçlar geceyi birbirine katar gibi çığlık atıyor; her yanına kan bulaşmış dış cephesi, savaşın ne denli şiddetli geçtiğini belli ediyordu. Araçların sesine uyanmış halk huzursuz bir vaziyette pencereye çıkıp dış askerlere ait zırhlı araçların trafiğe kapatılmış sokaklardan geçişini izliyordu. Normalde de yaralı askerler bu şekilde getirilse de araç sayısının bu kadar fazla olması görülmüş şey değildi. Araçların bu kadar hasar aldığı da öyle.
Haberi önceden alıp hastaneye gelmiş sağlık görevlileri de en az halk kadar endişeliydi. Gecenin bir vakti yataklarından kaldırılmış ve hastaneye getirilmişlerdi lakin işe çağırılan sağlıkçı sayısı felaket tellalı gibiydi. Yüzlerce sağlıkçı kapıda tam teçhizat bekliyordu ve gittikçe yaklaşan motor sesi yüreklerini hoplatıyordu. Geldiğinde bu kadar fazla meslektaşlarını görmeyi beklemiyordu kimse.
Haberi alan gazeteciler ise her zamanki gibi, geri dönen yaralılar ve cenazeler hakkında haber yapacaklarını düşünerek hastanenin etrafına doluşmuş ve hazır bekleyen sağlıkçıları görünce kanallarda korku hikayeleri yayınlamaya başlamışlardı bile.
Herkesin aklında aynı soru vardı: sınır düşmüş müydü?
Araçlar ani fernler yaparak sınıra en yakın hastanenin acil girişine dizilince kapıları anında açıldı ve yere oluk oluk kan döküldü. Aynı anda askerlerin acı dolu çığlıkları da duyulmaya başlamıştı.
Birkaç saniyeliğine gerginliğin yarattığı hengame korkudan kaynaklı durulurken etrafta duyulan tek ses askerin inlemesi olmuştu. Lakin bu durgunluk hemen son bulmuş ve sağlıkçılar ekipmanlarını alıp, başlarındaki görevlinin yönlendirmesiyle, araçlara koşuşturmaya başlamış; gazetecilerin birbirine karışmış cümleleri inlemeleri bastırmıştı.
Haberleri canlı izleyen halkın korkusu dijital ekranın yansıdığı gözlerinden okunuyordu.
Yuda Cadbib, hareket edebilecek durumda olan diğer askerler gibi, araçtan kendi başına çıktı ve etrafa göz attı. Patlayan flaş ışıkları senelerdir karanlığı görmemiş gözlerini rahatsız etmekten uzaktı. Lakin gökyüzünde patlayan beyaz kristallerin olmadığı bir yer görmek kendisine yabancıydı. Seneledir hiç izin kullanmadan, ak topraklarda görev yapıyor olması bunun sebebiydi. Çok uzun zaman olmuştu temiz hava ve gökyüzü görmeyeli.
İlk işi derin bir nefes alıp gökyüzünün siyahına bakarak rahatlamak oldu. Ak topraklar çürük olduğundan her zaman leş gibi kokardı ama burası tertemizdi.
Lakin bunlarla harcayacak zamanı olmadığından birkaç saniyede yeniden çevresine bakındı.
İç askerler, ülkenin iç sorunlarıyla ilgilenirlerdi, çoktan gelmiş; gazeteciler ve meraklı halkın askerlere yaklaşmalarına engel olmak için ellerindeki kalkanlarla canlı duvar olmuştu.
Cadbib kırık kaburgalarına elleriyle destek vererek birkaç adım attı. Neredeyse kopacak duruma gelmiş bacağı zorlanmasına sebep olsa da kendi başına hareket edebildiğinden acilin girişine doğru ilerlemeye başladı.
Aklı bir karış genişlemiş, sığmayan düşüncelerine yer bulmaya çalışıyordu. Hoş olmayan bir durum vardı ortada, orduda bir hain olma ihtimalinden birle kötü bir durum. Minlerin bu kadar güçlü olduğu hiçbir bilgi görmemişti kayıtlarda. Yüzyıllardır minler hakkında edinilen bilgiler arşivlenirdi lakin bu durum... Hiçbir arşivde yoktu.
Gözleri araçtan inen savunma birliği kaptanı Lule Hogê'yi görünce duraksadı ve genç adamın kaskından sızan kana baktı. Kaskı çatlamıştı ve büyük ihtimalle kafası kırılmıştı. Lakin onun dışında önemli bir yarası görünmüyordu. Tabii iç kanaması yoksa.
Hogê omzundaki sarı renkli yıldızı düzeltti ve dimdik ilerlemeye başladı. Cadbib'in de kendi omzundaki yıldızı dikkatini çekti o ara. Bir köşesi kırılmıştı ve omzunda derin bir kesik vardı ama sağlamdı çoğunlukla.
Hogê kendisine yaklaşırken baş selamı verdi ama biraz dengesiz yapılmış bir hareketti. Sanki bedenini kontrol etmekte zorlanıyor gibi bir durumu vardı. Ama Cadbib zaten hastanede olduklarından buna çok fazla önem vermedi ve Hogê'nin selamını karşıladı.
"Saldırı ve savunma kaptanları burada!"
Bir kadın öyle yüksek sesle bağırmıştı ki tüm seslerin üstüne çıkmıştı cümlesi. O anda tüm kameralar birbirine birkaç adım mesafede duran iki kaptana döndü. Flaşlar deli gibi çakıyor ve birbirine girmiş kelimelerin sorduğu sorular öylece dolanıyordu. Cadbib kaşlarını çatıp gazetecilere göz ucuyla baksa da çok umursayacak durumda değildi. İşlediği suç yüzünden kendi canına ne olacağıyla meşguldü genel olarak. Lakin Hogê'nin zihni de bedeni gibi dengesizleşmeye başlamıştı.
"Kaptanlar buradaysa sınır düştü diyebilir miyiz?" Diye bağırdı yine aynı kadın. Sinir bozucu şekilde, fazlasıyla yüksek perdeden sesi vardı.
Kaptan Hogê başını çevirip bağıran sarışın kadına baktı. Kadın, Lule'nin bağıranın kendisi olduğunu anlamasına şaşırdığından ve korktuğundan bir adım geri geçilmişti.
"Sınır düşseydi buraya mı gelirdik, veya siz canlı mı olacağınızı sanıyorsunuz?" Dedi aksi bir tavırla. Herkesin kopmak üzere, gerilmiş sinirleri havadaki rüzgarın ısısını yükseltiyordu sanki. Lakin Hogê'nin söyledikleri hem haberleri izleyen halkın hem de çevredekilerin içine bir nebze olsun su serpmişti. Lakin aynı zamanda daha büyük bir korkuyu da getirmek üzereydi.
Devlet hiçbir zaman minler hakkında tam bilgi vermeyerek halkın korkunun olmadığı, sağlıklı bir hayat yaşamasını hedeflerdi. Halk her zaman askerlerin minlere üstün geldiğini ve yaralıların da savaşta olabilecek aksaklıklar olduğunu sanardı. Zaten onlara verilen ölü sayısı da doğruyu yansıtmıyordu. Yüz asker öldüyse iki tane ölü haberi verilirdi yalnızca. Aileler de bir şekilde kandırılırdı işte.
Bu yanlış olsa da devletin halka mutlu bir hayat sunmak için yaptığı bir politikaydı. Çoğunlukla işe yarasa da bu gece söylenenler ve görülenler gerçeği ortaya çıkaracaktı. Minlerin ne kadar büyük bir tehlikle olduğunun.
Hogê söylediği şeyin yanlış olduğunu bildiğinden önüne döndü ve açılın girişine doğru hızla ilerlemeye başladı.
Bu arada Cadbib etrafa bakınmaya devam ediyordu. Her an askeri birliğin kendisini tutuklamaya geleceğini bildiğinden acile girmek konusunda pek de istekli değildi. İşlediği suç idam getirecek bir suçtu, hataneye gitmek pek de gerekli gelmiyordu gözüne. Lakin işlediği suçun getirisinin değeri büyük olduğundan idam cezasından kurtulma ihtimali vardı. Askeri Düzen Başkanı bu durumu anlayabilecek biriydi. İdam cezasının verilmemesi için çabalayacağını biliyordu ama emindi ki askerlik hayatı son bulmuştu.
Tahmin ettiği gibi Şaya Muri'nin resmi aracı acil girişine yanaşınca kaburgalarında duran eli farkında olmadan inmişti. Askeriyeye katılması birçok acı, kan ve gözyaşına mal olmuştu lakin şimdi... O canını dişine takıp elde ettiklerini kaybedecekti.
Şaya Muri açılan araçtan inip siyah takım elbisesinin önünü ilikledi ve yaralı askerlere bakındı. Yüzünde o kadar çok olumsuz duygu vardı ki çizgileri yaşlı bir adam gibi genişlemişti. Bu bir felaketin ilk adımıydı, Muri bunu iliklerine kadar hissedebiliyordu ama sonraki adımın ne olduğunu bulamıyordu.
Kendisine doğru gelen komutan Miranyo Gom'a ve acilin kapısının önünde duran Yuda Cadbib'e baktı göz ucuyla. Gom mutlaka Cadbib'i savunacaktı ama bu durumda değil Gom kendisi bile bir şey yapamazdı. Çiğnenmesi idam getiren keskin bir kural çiğnenmişti, buna affı yalnızca tanrı verebilirdi.
Muri kendisiyle aynı araçta duran adamın da indiğini görünce ister istemez başını iki yana salladı. Yüzündeki maskesi ve asla açıklanmayan askeri konumu bu adamdan şüphe etmesine sebep oluyordu. Her ne kadar tanrı tarafından gönderilmiş olsa da aklında çok fazla soru vardı. Daha ne için gönderildiği bile söylenmemişti üstelik.
İki gün önce bu adamın geleceğine dair haber verilmiş ve bir saat sonra da gelmişti. Tek söylenilen, ne istiyorsa yapabileceğiydi. Askerlerin kimliklerine kadar her şeye bakabilme yetkisi hiç tanımadığı birine verilmişti. İşin içinde büyük bir olan vardı, bu açıktı. Lakin tanrılar nasıl bir olan yapmıştı hiçbir fikri yoktu.
Üstelik çok ilginç ve rahatsız edici bir enerjisi vardı. Hele yanında getirip bir kafese kapattığı kadın başka bir meseleydi. Bu dünyadan bile olmayabilirdi.
Öyle ki bu adam hem Gom'un hem de Cadbib'in dikkatini çekecek kadar şüpheli duruyordu. İkisi de gözlerini kısıp birkaç saniye adamı süzmüş, hemen sonra yeniden Muri'ye dönmüştü.
"Başkan Şaya Muri." Diyerek selam verdi komutan Gom. Şaya Muri Askeri Düzen Başkanı olarak yüksek bir mertebeye sahipti.
"Gom, duyduğum doğru mu?" Diye sordu direk konuya girerek.
O sırada Cadbib yeniden Muri'nin arkasında duran maskeli adama baktı. Adamın yeşili o mesafeden bile belli olan gözleri de o ara kendisine dönmüştü. Cadbib'in gözleri yeniden kısılınca adam da aynı şekilde karşılık verdi.
Genç kadının tüyleri diken diken oldu o anda. Sanki bu adam yüzünü, tamamen örten kaska rağmen görüyor gibi bir hisse kapılmıştı. Hatta bir an kaskın yüzünde olup olmadığından şüphe etti.
Onların birkaç saniyelik bakışmaları tiz bir metal sesiyle bölünmüş ve Cadbib gözlerini adamdan ayırıp sesin geldiği yöne çevirmişti. Birkaç adım ilerisinde, acil girişine ilerleyen kaptan Hogê'den gelmişti bu tiz ses. Parçalanan metal sesini andırıyordu. Lakin Hogê'nin sesi hiç duymamış gibi yürümeye devam etmesi garipti.
Bilincini mi kaybediyordu?
Cadbib Lule'nin çatlak kaskına bakıp kaşlarını çattı ve ona doğru ilerlemeye başladı.
Aynı ses tekrar geldiği sıra bedenindeki yaralara istinaden hızlı bir hareketle ileri atılıp kaskı tutmaya çalıştı lakin onun elleri daha genç adama ulaşamadan kask ikiye ayrılıp açıldı.
Adamın kana bulanmış sarı saçları flaş ışıklarının altında parlarken Cadbib hızlıca kafasından tutup üstüne eğildi. Ama ne kadar adamın yüzüne siper olsa da artık çok geçti. Televizyonlarda canlı canlı, herkes Lule'nin yüzünü görmüştü.
Cadbib genç adamın kafasındaki koca yarığa baktı. Lule hala durumun bilincine varamamış boş gözlerle etrafa bakınıyordu. Yarası o kadar derindi ki aklına zarar veriyor olabilirdi. Bilinci yavaş yavaş gidiyordu, gözlerinden belliyidi. Yüzünün görüldüğünü anlayamayacak kadar etkilenmişti anlaşılan.
Cadbib on senedir sırt sırta savaştığı adamın güzel yüzüne bakmaktan utanarak gözlerini kaçırdı. İçinde sebebini bilmediği derin bir hüzün belirmişti. Derin bir nefes alarak üstüne çöken hüznü savurmaya çalıştı.
Hogê her şeyini kaybetmişti, keşif birliği kaptanı Ahmen Fansub ölmüştü, yüzlerce asker can vermiş ve daha fazlası da bir daha savaşamayacak durumdaydı; minler bambaşka bir evreye geçip nedenini bilmedikleri şekilde güçlenmişlerdi. Kendisi de ya canından olacaktı ya da askerliğinden. Gerçi ikisi arasında çok da fark görmüyordu.
Gazeteciler biraz önce olanların şokuyla susup kalmışlardı birkaç saniye. Evlerinde oturmuş halk Lule'nin yüzünü görmekten duydukları utançla televizyonları kapatıyor veya gözlerini kaçıyordu.
Kameralar tek tek kapanırken gazeteciler arasında sessizlik vardı hala. Bir kadın boynundaki fuları çıkardı ve önünde duran askere uzattı. Asker fuarı alır almaz koşup Cadbib'in yanına gelmişti. Birlikte fularla Lule'nin yüzünü örttüler ve gelen Sağlıkçıya izin verdiler.
Bu son üç gün başlarına yıkılan hayatları gibiydi. Her şey bir anda tepetaklak olmuştu ve Cadbib ayak uydurmakta zorlandığını hissediyordu.
Kırık kaburgalarına yeniden elini koydu ve Komutan Gom'la hararetli hararetli konuşan başkan Muri'ye doğru ilerlemeye başladı. Ne hakkında konuştuklarını tahmin etmek zor değildi. Ama Cadbib bunca olana rağmen kendini sakin hissediyordu. İçindeki koca hüzne rağmen sakin ve durgundu. Belki de seneler sonra aldığı temiz havanın etkisindendi bu sakinlik.
Kaburgalarının batıyor olmasını umursamadan derin bir nefes çekti temiz havadan. Çocukluğundan anılar gibiydi, hayatının bir masal olduğu zamanlardan.
Lakin bu sakinliğini bozmak ister gibi, daha birkaç adım atmıştı ki birkaç asker gelip adımlarına eşlik etti. Bu, tutuklandığı anlamına geliyordu. İki sonuçtan hangisi geleceğinde bekliyor olursa olsun hayatının eskisi gibi olmayacağının. Ve tüm ömrünü askerliğe adamış biri olarak her iki seçenek de ölüm demekti.
Şaya Muri'nin yanına yaklaştıkça konuşulanları az çok duymaya başlamıştı.
"Bunun affı benim kararımla verilecek şey değil." Diyordu Muri.
Komutan Gom üzgün bir tavırla başını eğdi. En iyi askerlerinden birini kaybetmek, hele ki bunca kaybın üstüne, istediği bir şey değildi. Az önce Hogê'ye de olanları görünce birliğinin dağılma durumuna geleceğini öngörebiliyordu. Bu askerler uzun senelerdir sırt sırta savaşıyor ve her biri birbirini kardeş gibi görüyordu.
Kaptanlarının başlarından ayrılmasıyla birliklerinin geçireceği koca değişiklik onları fazlasıyla etkileyecekti. Askerliği bırakanlar bile olacaktı, bundan emindi.
Cadbib yanlarına varınca ikisini de gözleri ona dönmüştü. Gom eğik başını dikleştirip dimdik duran askerine baktı. Yaraları ağırdı, en kısa sürede baktırması gerekiyordu. Bastığı her adımda kandan ayak izleri bırakmıştı arkasında. Ama genç kadını, idam edileceğini düşündüğü için bu konuda acele etmediğini de anlayacak kadar tanıyordu Gom.
Cadbib önce Muri'ye ardından Gom'a selam verip göz ucuyla maskeli adama baktı. Adamın yeşil gözleri hala kendisinin üstündeydi, hiç ayrılmamıştı nedense. Üstünde hangi birliğe ait olduğuna dair hiçbir şey de yoktu. Bu normalde yasa dışı bir durumdu zaten. Kimse bir birliğe ait olmadan ve üstünde ait olduğu birliğin sembolünü taşımadan yüzünü örtemezdi. Minseviciler adı altında kurulmuş bir terör örgütü olduğu sürece bu suç sayılacaktı.
Minseviciler karanlık bölgede yaşayan minlerin doğal ortamlarına girip onları rahatsız eden askerlere savaş açmış bir örgüttü. Bu yüzden askerler kimliklerini ifşa edebilecek her şeylerini örtüyordu. Seslerini bile. Öyle ki Cadbib senelerdir yan yana savaştığı komutan Gom'la normal hayatta karşılaşsa tanıyamazdı.
"Tutuklusun Cadbib, umarım yalnızca ordudan atılmakla kalırsın." Dedi Muri, durumdan hoşnut olmadığı sesinden belliydi. Ardından başıyla, genç kadının her iki yanında duran askerlere işaret verdi. İki asker Cadbib'in kollarından tutmuş ve ellerini arkaya alıp kelepçelemişlerdi. Yaralı ve kan kaybından ölecek duruma gelmiş olması kimsenin umurunda değildi. Onu, kırmızı dumanını kullanan bir suçlu olarak görüyorlardı. İdam edilecek bir suçlu. Tabii, herkes değil.
"Başkan Şaya Muri, izninizle söylemek istediklerim var." Kesik kesik nefes alan bir asker, bükük beliyle Cadbib'in arkasında durdu. Ağır yaralı olduğu ve ayakta durmakta zorlandığı sesinden bile belli oluyordu. Ama o kendinden çok kaptanını düşünen sadık bir askerdi.
"Yakın savaş birliği kaptanı Yuda Cadbib adına şahitlik yapmak istiyorum. Lütfen mahkemeye bizi de kabul edin." Dedi çabucak. Bayılmak üzere olduğunun bilincindeydi ve bu olmadan önce söyleyeceklerini söylemek istemişti. Muri'ye söz hakkı vermeden konuşması saygısızlık olsa bile.
"Bu senin karışman gereken bir konu değil, git ve tedavini ol." Dedi Muri katı bir sesle. İtiraz kabul etmeyeceği her halinden belli olsa da asker pes edecek gibi görünmüyordu.
"Aksine..." Başka bir ses duyulunca gözler o tarafa döndü, yaralı bir asker daha toplallayarak onlara doğru ilerliyordu. Üstelik arkasından da gelenler vardı.
"...eğer kaptan Cadbib olmasaydı şu an hiçbirimiz hayatta olmazdık." Diye devam etti bir başka asker.
"Bu zamana kadar kaptanımız kaç defa hayatımızı kurtardı sayamadım bile." Dedi bir diğeri. Tüm askerler tek yürek olmuş kaptanlarına olan güvenleriyle hareket ediyorlardı. Üstelik Cadbib kaptan olalı yalnızca iki sene olmuştu.
"Ona bunu borçluyuz."
Askerlerin sayısı arttıkça sesler de yükseliyordu. Birbirinden cesaret alıyorlardı. Muri normalde bunu bir başkaldırı olarak algılayıp onları da tutuklardı lakin durum farklıydı. O da Cadbib'in bulunduğu durumu anlayabiliyor ve idam edilmesinin veya ceza almasının adil olmayacağını düşünüyordu.
Bundan ötürü sessiz kalıp askerlerin dediklerini dinlemeye devam etti. Aynı zamanda da kafasında tartıyordu durumu. Eğer yüksek sayıda asker Cadbib için şahit olursa cezası indirgenebilirdi, belki.
"Eğer kaptan Cadbib bunun için idam edilirse askerliği bırakırım." Dedi bir asker yüksek sesle. Gom böyle bir şey olacağını tahmin ettiğinden diğerlerinin aksine şaşırmamıştı. Muri ne kadar Askeri Düzen Başkanı olsa da o ordunun içinde olmadığından aralarındaki bağın bu denli kuvvetli olduğunu bilemezdi.
Birkaç asker daha askerlikten ayrılacağına dair Konuşurken Cadbib bir hışım arkasını dönüp onlara baktı. Hepsi yaralı ve bitik durumdaydı. Her ne kadar onlar için üzülse de bunu belli etmemesi gerekiyordu ki bu konuda iyiydi. Daha önce çok silah arkadaşını kaybetmişti.
"Böyle bir haksızlığı kabul edemeyiz, lütfen izin verin de mah..."
"Kesin saçmalamayı lan!" Dedi otoriter bir sesle, askerin lafı yarım kalmış ve hepsinin üstüne sessizlik çökmüştü bir süre. Lakin askerler Muri'nin reddini bile dinlemezken onu hiç dinlemezlerdi. Bu yüzden bir anlığına sessizleşen askerler konuşmaya kaldıkları yerden devam etti.
"Kaptan üzgünüz ama bu sefer sözünüzü dinlemeyeceğiz."