Şeytanın Elinden Plan

2989 Kelimeler
Ahşap döşemeli mahkemenin duvarları fısıltıları içeride saklıyor, işlenen büyük suçun bir kaptan tarafından yapıldığı için duyulan hayret kulaktan kulağa söyleniyordu. Kırmızı renkli örtüsü olan taburelerde oturmuş aynı renk cübbeli jüri olumsuz düşüncelerini fısıltıdan ziyade sesli de sunuyordu arada. Lakin hemen karşı duvarın önündeki mavi cübbeliler genel olarak sessizdi. Bu fısıltıların yarattığı ince kaos, mahkeme salonunun arka kapısını açılınca içeri giren hakimle son bulmuştu. Herkes sessizliğe gömülmüş ve yargıç Esiya Anuk acelesi var gibi hızlıca geçip koltuğuna oturmuştu. Alıştığı ahşap kokusu her zamanki gibi baskındı. İlk başlarda güzel gelse de bir zamandan sonra mide bulandırıcı olabiliyordu. Anuk kürsüye oturunca sırasıyla yardımcı hakimler, savcılar ve temsilciler oturmuştu. Sağ taraftaki kırmızı cüppeli tanrılar dünyası kıdemli üyelerine baktı Esiya Anuk, ardından sol tarafta duran mavi cübbeli dünyalar arası düzeni kıdemli üyelerine. Herkes mahkeme için hazır görünüyordu. Anuk iki defa başını sallayarak mahkemeyi başlattığını belli edince baş savcı Hurunye Mihin yerinden kalkıp elindeki dosyayı açtı. Burnun üstüne düşmüş gözlüğünü parmağıyla iterken dosyayla ilgili kısa bir özet geçmeye başladı. "İki gün önce ak topraklarda yaşanan saldırı esnasında yakın savaş birliğinin kaptanı Yuda Cadbib sahip olduğu kırmızı tohumu kullanmakla suçlanıyor." Dedi kısaca. Hakim Anuk beyaz saçlarından omzuna düşmüş bir teli elinin tersiyle sirkeleyip başını salladı. "Sanığı içeri alın." Dedi. Sesi yorgun geliyordu zira bundan önce üç mahkemeye daha girmişti. Son zamanlarda ortalık siyasi ve askeri anlamda oldukça karışıktı. Sanki uzun zamandır biri toprağın altını kimseye belli etmeden kalmıştı da şimdi her yerden göçükler ortaya çıkıyordu. Hoş, gerçekten durum böyle de olabilirdi. Ama bu kadar kör ve dikkatsiz bir kıta mıydı Ederria. Üstelik tanrılar dünyasının askeri anlamda en güçlü ikinci kıtasıyken. Birkaç derin nefes alıp açılan kapıdan içeri giren elleri kelepçeli kişiye baktı. Her yanı zırhlı olduğundan cinsiyetini anlayamamıştı ama boyunun çok da uzun olmayışından kadın olduğunu tahmin ediyordu. Cadbib yargıç Anuk'un karşısındaki sanık kürsüsüne geçince yanında ona eşlik eden askerler bileklerindeki kelepçeleri çıkardılar. Birazdan kendisine sorulan sorulara cevap verecek ve kendini aklamaya çalışacaktı ama Anuk bu durumdan memnun değildi. Sonucunun zaten belli olduğu bir duruşma için kendini daha fazla yormak istemiyordu. Savcı Mihin boğazını temizledi ve dosyada Cadbib'e yöneltilen suçlamaları okudu yüksek sesle. Bu sefer daha ayrıntılı okumuştu ama Cadbib bunları son iki gününü geçirdiği sorgu odasında zaten duymuştu. Yaralarına da öylesine bir tedavi uygulandığından henüz yerinde olmayan enerjisi savcıyı tam olarak algılamasına engel oluyordu. "Savunman nedir Yuda Cadbib." Diye bitirdi sözlerini Mihin. Ardından yerine oturup genç kadının konuşmasını bekledi. Cadbib yorgun olduğundan kürsünün parmaklıklarına tutundu konuşmaya başladığı sıra. "Suçlamalar doğru ama eksikler var hakim bey. Kırmızı tohumu kullanmanın büyük suç olduğunu bilsem de askerlerin ve sınırın güvenliği için bunu yapmak zorundaydım..." Mahkeme devam ededursun genç bir adam oturduğu masada ağrıyan başını ovuyordu. Düşündüğü zaman başı ağrırdı ve ağrıdıkça daha iyi düşünürdü. İşi düşünmek olan biri için eziyet gibi bir durum olsa da genç adam bir zaman sonra alışmıştı bu duruma. İlaçlar veya şifacıların bu ağrıya hiçbir etkisi de olmadığından durumu kabullenmekten başka şansı kalmamıştı. Gözlerini önündeki tabletten kaldırdı ve her yanı cam olan mekanın dışına baktı. Sınır boyunca uzanmış sarı renkli yüksek duvarlarda oluşan çatlakları aradaki uzun mesafeye rağmen görebilmesi çok az zamanları kaldığının göstergesiydi ama çoktan plan kurmuş olduğundan acele etmiyordu. Sadece eksik bir şeyler veya gözünden kaçırdığı bir durum olup olmadığını inceliyordu birkaç saattir. Bu genç adamın adı Beruka İske'ydi ve kendisi ülkenin önde gelen savaş stratejistiydi. Sınır birliği savaşı kaybedip geri çekildiğinden bu yana geçen iki günde aydınlanmış ak toprakları nasıl alacağını planlıyordu. Haliyle onca zaman baş ağrısından kıvranmıştı. şişmiş ve kızarmış gözleri, çökmüş yüzü baş ağrısının ne denli büyük olduğunun gösterisiydi aslında. Masadan kalkıp ellerini ceplerine koydu ve yerinden kalkıp cama yanaştı. Artık başlamaları gerekiyordu. Kulağına takılı iletişim cihazından komutan İnfe'yi bağlandı kararlı bir şekilde. Bunu kazanabilirlerdi, duvarı parçalamaya çalışan minlerin sayısı önemli değildi. Yaptığı plan sayı farkını kapatacaktı. "Komutan, başlayabiliriz." Dedi duvarın arkasındaki beyaz denize bakarken. Minlerin beyaz vücutları birbirine girmişti ve tıpkı dalgalanan bir denize benziyordu. Komutan İnfe zırhının altından gözlerini konumlarına yerleşmiş askerlerde gezdirdi. Yakın savaş birliği yan yana dört tane yarım daire oluşturarak sarı kalkanın üç kilometre gerisinde tam bir yarım daire şeklini almışlardı. Emir aldıkları anda dört parçaya ayrılacaklardı. Sınırın her iki yanı denizden oluştuğu için minlerin tek yapabileceği o yarım dairenin içine dolmaktı. Hemen beş kilometre geride ise savunma birliği düz bir çizgi halinde her iki yandan denize kadar uzanıyordu. Onların da iki kilometre gerisinde nişancı birliği birbirine bitişik dağlarda yerlerini almıştı. Her şeyin planlandığı gibi yerli yerine oturduğundan emin olunca telsizini açtı İnfe. "Hazır!" Dedi yüksek sesle. Yakın savaş birliğinden yükselen mavi duman her bir askerin elinde yüz yüze savaşa uygun silahlar oldu. Aynı anda savunma birliği sarı dumanla koca kalkanlarını yaratmıştı ama tüm duman onlarda durmayıp yakın savaş birliğinin yanına doğru akmaya başlamıştı. Akan duman birliğin eline ulaşır ulaşmaz hafif ama güçlü kalkanlara dönüştü ve askerler kalkanları zırhlarının önünde kendilerine siper ettiler. En son da nişancı birliği kahverengi dumanını salıp her mesafeden düşman vurabilecek güçlü silahlar yaratmışlardı. İske her şeyin doğru olduğundan emin olmak için elindeki dürbünle askerleri izliyordu. Komutan İnfe'nin elindeki silahı havaya kaldırıp nara atmasının ardından askerler yüksek perdeden bağırmıştı. Bu güçlü gürültünün ardından yaşına rağmen savaşın en ön cephesinde bulunan komutan İnfe başıyla İske'ye onay verdi. İske derin bir nefes aldı ve hemen masasının üstünde duran düğmeye bastı. Yıldırım sesine benzeyen güçlü bir ses gökyüzüne yükselirken sınır boyunca uzanan sarı renkli şeffaf kalkan tam ortasından dikine ayrılmaya başladı. Yarık açılır açılmaz minler birbirlerini ezerek geçmeye başlamışlardı. Duvar yalnızca bir metrelik açılmasına rağmen sel gibi yağıyordu minler. İske elini düğmeden kaldırdı ve duvar açılmayı bıraktı. Yalnızca bir metre açılmasına müsaade etmişti. Akın savaş birliği kalkanlarına sımsıkı tutundu ve üstüne gelen orduya hiçbir şey yapmadı. Lakin gökyüzünde uçan uçaklar ve nişancı birliği güçlü silahlarıyla minleri vurmaya başlamıştı. Her ne kadar vurulsalar bile sonları asla gelmiyordu, beyaz bedenleriyle hızla koşuyor ve yakın savaş birliğine ulaşan keskin tırnaklarıyla kalkanlara saldırıyordu. Savaş her daim sınırın ardında, ak topraklarda gerçekleştiği için Ederria kıtası havadan saldırılarda kendini geliştirememişti. Ak topraklarda havadan saldırmak Kristallerden ötürü mümkün değildi. Ayrıca çok yüksek etkili bombalar kullanmak da. Zira Kristallere zarar gelmesi demek bu karanlığı yok etmeye dair olan son umudu da söndürmek demekti. Zaten askerler karanlıkta kaldığı anda can verirdi. İşte bu savaşın da gece çökmeden bitmesi gerekiyordu. Aksi halde, karanlıkta tamamen görünmez olan bu yaratıkları öldürmek mümkün değildi. Minler hızla yarım daireye dağılırken Beruka İske telsizine, bölünmeleri için emin vermeye uzandı. "A ve B, sağa!" Diye emir verdi ve ellerini yeniden cebine koyup askerleri izlemeye devam etti. Lakin beklediğinin aksine askerler hala konumlarını koruyordu. Yer değiştirmeleri gerekirken tıka basa dolan yarım daireyi sabit tutmaya çalışıyorlardı. İske yeniden aynı anonsu yapıp cama iyice yanaştı ama hiçbir şey değişmemişti. Nişancı birliği ve uçaklar ortada bir terslik olduğunu anlamış olacaklar gelen minleri değil de yarım daireye toplananları vurmaya başlamıştı. İske hızlıca camı açtı ve balkona fırladı. Telsizler bozulmuş olmalıydı, iki gün önceki saldırıda olduğu gibi. Hızlıca beline takılı küçük, daire şeklindeki tabancayı çıkardı ve namluyu gökyüzüne çevirdi. Bir eliyle kulaklarını kapatırken diğeriyle tabancayı ateşledi. Yüksek bir çığlıkla ateşlenen tabancadan beyaz renkli bir duman gökyüzüne yükselmişti. Tam o anda sağda bulunan ili yarım daire şekildeki yakın savaş birliği yerde duran bir dairenin çizgilerini takip ediyor gibi kaymaya başlamıştı. Savunma birliğinin dur durak bilemeden akan sarı dumanı onlara daha fazla odaklanmış ve askerler dört yanlarını saran kalkanlarla min ordusunu ikiye yararak ilerlemeye başlamıştı. Tamamen kayma bitince az önce yarım dairenin içinde olan minlerin önü açılmış ve hepsi yakın savaş birliğine doğru koşmaya başlamıştı. Havadan saldırılar ve yakın savaş birliğinin müdahalesiyle özgür kaldığını sanan tüm minler öldürüldü. Bu sırada konum değiştiren askerlerin arkasını koruyan kalkanlara saldıran minler vardı. İske tabancaya yeni bir mermi koydu ve gökyüzüne doğru ateşledi. Bu sefer yeşil bir duman yükselmişti. Yer değiştiren askerler yavaş yavaş eski yerlerine dönerken ölen her askerin yerini silah arkadaşları duruyordu. Dağların arkasında duran takviye birlik ise heyecanla olacakları bekliyordu. İlk şekline dönen yarım daireye minler dolmuş askerler onları zaptederken ,İske yeniden bir fişek ateşledi ve gökyüzüne mor bir duman dağıldı. Bu sefer solda bulunan ili yarım daire hareketlenmiş ve daireyi kapatıp ortaya dolmuş minlere ilerisi için yol açmıştı. Eksiksiz ilerliyordu, İske umutla savaşa bakıyordu. Birkaç asker tek kaybetmişlerdi ama çok büyük bir ordu öldürmüşlerdi. Basabilirlerdi. Ve öyle de oldu, İnfe son kalan grup mini de öldürünce yüksek perdeden bir savaş narası attı. Öyle yüksek bağırmıştı ki denizin sağında da solunda da duran askerler duymuştu. Yakın savaş birliği hep bir ağızdan bağırdı ve bunu duyan savunma birliği onlara eşlik etti. Hemen sonra nişancı birliği de onlara katılmıştı. Dağların arkasında duran destek birlik savaşı kazandıklarını naraların şanından anlayınca kendi aralarında gülüştüler. Şimdi yapılacak tek bir adım kalmıştı: ak toprakları temizlemek. Askerler min ordusu tamamen temizlenince yaralı veya hayatını kaybetmiş arkadaşlarını savaş alanından toplamaya başlamıştı. İske derin bir nefes aldı ve sandalyesine çöküp sırtını yasladı. Üstüne öyle kocaman bir rahatlama varmıştı ki baş ağrısı bile dinmişti. Gözlüğünü çıkarıp masya bıraktı ve yanan gözlerini ovuşturdu. Her ne kadar minler temizlenmiş olsa bile herhangi bir sürprize karşı duvarın açılan kısmını yeniden kapatmıştı. Yola çıkmış birlik gelene kadar bekleyeceklerdi. Bu arada yaralıları ve cenazeleri şehre göndermeleri gerekiyordu. Savaşabilecek durumda olan askerler dağların ardındaki kampta dinlenecek ve yan birlik ak toprakları temizleyip güvenliği sağladıktan sonra geri çekilecekti. Planı bu şekildeydi ve başarabileceklerine olan inancı tamdı. O zihnimi rahatlatmak için gözlerini kapatmış yarı uykulu vaziyetteyken kulağındaki iletişim cihazından küçük bir cızırtı sesi geldi, ardın da komutan İnfe konuştu. "İletişim sorunu düzeldi." Dedi. Yara almadan savaşı bitirmiş olsa da sesi yorgun geliyordu. Normal olan da buydu zaten. Koca bir deniz dalgasını kalkanlarla bastırmaya çalışmaktan bile zordu bu iş. Keza bu deniz dalgasının insana değdiği anda ikiye bölecek bıçakları vardı. "Yorgun geliyor sesiniz komutan İnfe, demek siz de yorulabiliyormuşsunuz." Dedi, gözlerini henüz açmamıştı. Her ne kadar İnfe'ye laf atsa da kendisinin de pek farkı yoktu. Zihinsel olarak çok yorulmuştu, üstelik başaramama korkusu kendisini yiyip bitirmişti. Koca bir dünyayı etkileyecek felaketi engellemeye çalışmak büyük sorumluluk almak demekti. "Ağlıyor musun İske, gözyaşı gördüm sanki." Komutan İnfe gülerek konuşunca İske de gülümsemişti. İnfe gerçek veya tam adının kimse tarafından bilinmediği, neredeyse yüz yaşında olmasına rağmen en kuvvetli genç askerlere taş çıkaracak bir komutandı. İske, kendisine çok saygı duyardı. İnfe de bu genç adamın yüz yıllık bilgelere taş çıkaran zekasına hayrandı. Bu yüzden aralarında güzel bir dostluk vardı, birbirlerinden bir şeyler öğrenmeye yönelik kurulmuş bir dostluk. "Şaka bir yana da, iletişim konusunda ne diyorsun?" Diye sordu İnfe düşünceli bir vaziyette. İske derin bir nefes alıp ağrımaya yeniden yüz tutan başını ellerinin arasına aldı. "Bir şeyler oluyor komutan, birinin iletişim ağına müdahale ettiği kesin ama korkarım ki minlerin anı artan gücünün kaynağı da bu kişi olabilir. Eğer öyleyse, karşımızda çok güçlü bir düşman var demektir." **** Şaya Muri savaşın başarısını canlı canlı izlemiş ve rahatlayarak koltuğuna çökmüştü. Her ne kadar iletişim konusunda kafası allak bullak olsa da bu zafer aklını rahatlatır gibiydi. Masasında duran çaydan bir yudum içti ve penceresinden dışarı bakıp yaklaşan kışın önden gönderdiği soğuk rüzgarlar salınan yapraklara baktı. Birazdan yapılacak toplantı için aklını iyice temize çekmesi gerekiyordu. Son olan olaylardan sonra fazlasıyla asker kaybetmişlerdi ve önlerinde cevap bulmaları gereken çok konu vardı. Üstelik bu olanlar hakkında tanrının ne düşündüğünü merak ediyordu. Elindeki bardağı masaya geri koyup sandalyesinden hızlıca kalktı ve odadan çıktı. Kapının önündeki masasında oturan sekreteri kendisini görür görmez ayaklanmış ve masadaki tableti kucaklamıştı. Uzun ve zorlu bir toplantı olacaktı ama cevap bulacaklarına inancı tamdı Muri'nin. Toplantı salonuna geçip diğer başkanları da beklerken öylece dalmış su dolu bardağı izliyordu gözleri. Aklında korkunç bir fikir vardı bunların sebebine dair ama kabullenmek oldukça zordu. Tanrı Kşira Muğtan toplantı salonundan içeri girince hepsi ayaklanıp başlarını eğerek selam verdi. Muğtan ağır adımlarla ilerleyerek masanın en başına otururken gözleri selam duran bakanlarda geziyordu. Olanlardan memnun olmadığı her halinden belli olsa da kendisinin hiçbir şey yapamayacak olması canını fazlasıyla sıkıyordu. "Başlayabiliriz." Dedi otururken. Tüm bakanlar başını aynı anda kaldırıp yerine oturdu. Herkes kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili bilgiler toplamış ve çözüm adına fikirler üretmeye çalışmıştı. Ama herkesin aklında olası bir fikir vardı ki Muğtan da o fikre yoğunlaşıyordu, her ne kadar düşüncesi hoş olmasa da. Muri, dünyalar düzeni bakanı elindeki belgeleri sunarken gözlerini masanın en sonunda oturan adama çevirdi. Hala daha kimliğini öğrenemediği adam da aynı anda yeşil gözlerini ona çevirmişti. Tüylerinin diken diken olduğunu hissetti Muri. Bu adam, sanki akıl okuyabiliyormuş gibi bir izlenime kapılmıştı. Ne için tanrılar onu her işe sokup her yetkiyi eline vermişti emin değildi ama bu işin içinde büyük bir olan olduğunu hissedebiliyordu. "Askeri Düzen Başkanı Şaya Muri!" Muri kendi adını duyunca gözlerini yüzü maskeli adamdan çevirip tanrı Muğtan'a baktı. "Tanrım." Dedi başını eğerek. Muğtan her zamankinden daha huzursuz görünüyordu ki bu gayet doğaldı. Her şeyi yapabilecek bir güce sahip olup da gücünü kullanamamak her şeyden zor olmalıydı. "Sen ne düşünüyorsun Muri, aklında birçok düşünce olduğunu önündeki kalın dosyadan anlayabiliyorum." Dedi Muğtan ve önündeki, az önce dünyalar düzeni bakanı tarafından verilen, dosyayı kapattı. "Efendim, izniniz olursa size çok önemli bir konu sunmak istiyorum." Diye söze başladı Muri. Tanrı Muğtan yalnızca başını sallayarak konuşması için onay vermişti. "Ülkede bir domin olmasından şüphe ediyorum." Muri sonunda aklından, vediğer herkesin, geçeni söylediğinde bir nevi rahatlamış gibi hissetti. Salondaki herkesin üstüne birkaç saniyeliğine sessizlik çökmüş olsa da Muğtan gür sesiyle konuşunca sessizlik bozuldu. "Durum her ne kadar böyle gibi görünse de bu ülkede doğan her çocuk ve ülkeye giren herkes domin testinden geçer. Teknoloji bu kadar gelişmişken gözden kaçırmamız hakaret olur Muri." Kimse böyle bir durumu kabul etmek istemezdi, zira bunca önleme rağmen karanlık bölgeye sınırı olan tek kıta Minatra için fiyasko olurdu. Bu kadar küçük bir şeyi bile yapamamış olmaları umutları yok edebilecek kadar büyük etkiye sebep olabilirdi. "Efendim, biliyorsunuz ki iletişim yolumuzu evrenin en bilge ve güçlü varlıkları gomlar kuruyor, lakin bu gün verilen savaş sayesinde emin oldum ki, biri gomların gücünü geçecek bir güce sahip. Belki de birkaç kişinin gücünün birleşimi sonucu olabilir bu ama iletişimi bozabiliyorlar. Domin konusunda etraflıca bir araştırma yaptım ve tarihte yapay dominlerin olduğuna dair kayıtlar buldum. Belki de bu iletişimi bozan kişiler yapay bir domin yapmış olabilir." **** Sınır duvarları tamamen inerken dağların ardındaki birlik tamamen öne çıkmış ve sınıra doğru nizami adımlarla ilerlemeye başlamıştı. Tamamen siyah kıyafetli keşif birliği yavaş yavaş toprağın altına geçtikten sonra yer altından hızla ilerleyip önden gitmeye başlamıştı. Topraktan aldıkları dalgaları ayrıştırıyor ve herhangi bir tehlike durumda haber vermek için hazırda bekliyorlardı. Zırhlarındaki iletişim cihazının yanı sıra bir de ilkel iletişim aletleri vardı. Beruka İske bu cihazlar büyüyle yapılmadığı için bağlantının kesilemeyeceğini düşünerek vermişti. Yakın savaş birliği bindikleri motorsikletlerde hızla ilerlerken önlerine çıkan tek tük minleri öldürüyor, savunma birliği silah arkadaşlarının cesetlerini arkadan topluyordu. Temizlikçiler çoktan beyaz toprakların yarısını minlerin cesetlerinden arındırılmıştı. Henüz ölmemiş ama saldıracak durumda olamayan minler araştırma için toplanırken cesetler ise yakılıyordu. Daha önceki araştırmalar sonucunda ölen minlerin karanlıkta dirildiği ortaya çıktığından yakarak onları tamamen yok etmek tek çözümdü. Komutan İnfe karanlık bölgenin tam önüne vardığı sıra motoru durdurdu ve indi. Başını kaldırabildiği kadar kadar kaldırmış ve bir perde gibi gökyüzüne uzanan karanlığa bakmıştı. Asla sonu görünmüyordu, güneşe kadar uzanıyor gibiydi. Derin bir nefes alarak çürük toprağı soludu. İçine düşen keskin bir huzursuzluk iletişim cihazını açmasına sebep olmuştu. Gözleri bir ölü gibi durgun karanlıkta oyalanırken İske'ye bağlandı. "İske, içimde korkunç bir his var." Dedi içi titrer gibi. Daha önce de karanlık perdenin önünde durup saatlerce izlemişliği vardı ama bu içine düşen duygu yepyeniydi. "İnfe, senin sezilerin kuvvetlidir. Ne yapmanız gerekiyormuş gibi hissediyorsan hemen yap!" Dedi İske balkona çıkarken. İnfe'yi uzun zamandır tanırdı ve böyle bir sesi ondan hiç duymamıştı. "Hemen kaçmamız gerekiyormuş gibi hissediyorum İske." Dedi ve kendine hakim olamayarak birkaç adım geri çekildi. Bir süre İske'nin cevap vermesini beklese de cevap alamayınca yeniden telsizlere bağlandı. Bu sefer askerlere seslenecekti. İske ise telsizin bozulduğunu bilmeden ve İnfe'nin son söylediği şeyi duymamış vaziyette askerleri izliyordu. "Geri çekilin!" Dedi İnfe sesinj güçlü tutmaya çalışırken. Lakin askerleri hiçbir tepki veya ses vermemişti. O anda iletişimin yeniden kesildiğini anlamış ve hızlıca elini belindeki işaret fişeğine atmıştı. Fişeğe çabucak kırmızı topu doldurdu ve havaya nişan alıp ateşledi. Kırmızı duman gökyüzüne doğru ilerlerken İske'nin gördüğü şeyle gözleri kocaman açıldı. Bir an telaşa düşecek gibi olsa da kendini kontrol altına alarak bileğine takılı ilkel cihazın düğmesine dokundu. "Keşif birliği, ne durumdasınız." Dedi ve bekledi bir süre. Lakin hiçbir cevap alamamıştı. Yeniden düğmeye bastı. Gideli yalnızca bir saat oluştu, bu kadar kısa mesafedeyken hiçbir şey bu cihazlara zarar veremezdi. "Keşif birliği, rapor verin!" Dedi ses tonuna hakim olamayarak. Kırmızı dumanı görünce geri çekilmeye başlayan askerlere çevirdi gözlerini ve kendisi de aynı renk bir fişek çaktı. Tam o anda bileğindeki cihaz hışırdamış ve cılız bir ses duymuştu. O ses 'kadın... Kaçın!' demişti son nefesini verir gibi. İske aceleyle bir fişek daha taktı ve bu sefer siyah duman yükseldi. Ve o sihyah dumanla aynı anda yeşil bir ışık da yükselmişti göğe doğru. Askerler siyah dumanı görünce tüm işlerini bırakıp hızla sınıra doğru ilerlerken her birini gözleri karanlıktan çıkıp gökyüzüne kalkan yeşil ışığa döndü. İske'nin gözlük camlarına yansıyan ışık bir yıldız gibi ilerlemiş ve bir anda karanlık bölgeye en yakın duran kristallere çarpmıştı. Yüzlerce kristal hep bir ağızdan çığlık atarken karanlık öne doğru uzun bir adım attı. Karanlığa en yakın kristal sırası önce yeşil yanmış ve ardından kapatılan bir lamba gibi dönmüştü. İske balkonun en köşesine koştu ve ellerini parmaklıklara dayayıp doğru görüp görmediğini kontrol etti. Alnından kocaman bir damla ter dökülürken gözleri fal taşı gibi açılmıştı. İnfe hızla ilerleyen motorunun üstünden siyah bir fişek daha patlatarak şoktan yavaşlayan askerleri kendine getirmeye çalıştı. İşe yaramış olacak ki askerler hızlanmışlardı. Yeniden yeşil bir ışık karanlıktan çıkınca İske elini ışığa doğru kaldırdı tutmak ister gibi. O anda nişancı birliği kaptanı Haziya yüksek bir nara atarak yakınındaki askerlere sesini duyurdu. Askerler de aynı şekilde karşılık vermiş ve hızlıca namlularını kaldırıp yeşil ışığa yöneltmişlerdi. Her biri, ışık daha kristallere varmadan isabetli atış yapmış olmasına rağmen kurşunları yalnızca ışığın içinden geçip gitmişti ve karanlık bir adım daha atmıştı. Toplantı salonunun kapısı korkunun getirdiği bir saygısızlıla bir anda iki yana açıldı ve nefes nefese kalmış haberci selam bile vermeden bağırmaya başladı. "Sınır gözcülerinden haber geldi, kristaller sönmüş! Nişancı birliği hariç tüm birlikler karanlığa kapılmış, hayatta kalan asker yok!" Diye bağırdı. Şaya Muri duyduğu şeyle bir hışım ayağa kalktı ve yere düşen sandalyesinin tok sesi hakim Esiya Anuk'un kürsüye vurduğu tokmağın sesiyle aynı anda duyuldu. "Karar!"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE