Miras

1614 Kelimeler
"Bazı vedalar kapıyı çalmadan gelir; her şeye hazırlıklı olabilirsin, ama yüreğin ne zaman acıyı ağırlayacağını asla bilemez." ----****---- Aslan, karısı ile kızını zor bela sakinleştirmişti. Ortalarında koltuğa oturmuş, anasını dinliyordu. Azize Hanım, "Aslan yavrum, şirketin durumu uzun zamandır iyi gitmiyordu. Daha doğrusu baban, abinin yönetmesine izin verdikten sonra..." "Kardeşlerin, o bildiğin kardeşlerin değil artık. Gözlerini para hırsı bürüdü. Babanın sağlığı yerindeyken bir nebze seslerini kısabiliyordu ama bu son dönemlerde iyice çığırından çıktılar." "Bütün mal variyetini istediler. Ahmet abin, baban hayattayken ağalığı istedi. Baban da güvenmediği için vermedi." "Seni arayacağını, ağalığı sana bırakacağını söyledi." "Sabahında da babanın kaza haberi geldi." Azize Hanım derin bir nefes aldı. "Bak evlat, abilerin çalışanlara zulmeder oldu. Baban, şirketten para çalıp kumarda yediklerini de söylemişti." "Pavyonda da yemişler. Bütün Mardin'in dilindeler. Ne şeref, ne haysiyet bıraktılar." "Artık şirazeleri tamamen kaydı. Her şeyi yapabilirler. Onlar için önemli olan tek şey para." "Baban bunu fark ettikten sonra, avukatını çağırdı, bir vasiyet yazdırdı. Üzerindeki bütün mal varlığını sana bıraktı." "Bu normal bir vasiyet değil." "Bu vasiyete göre, sen bu mal varlığını kendi çocuğun dışında kimseye devredemezsin. Devretmeye kalkarsan devlete gider." "Sana bir şey olursa, çocuğuna geçer. Yani Zeynep'ime. Ama Zeynep de kimseye devredemez, sadece devlete bağışlayabilir." Aslan da, Zeynep ve Ahu Hanım da duydukları ile şokla kalakalmışlardı. Aslan şokla, "Anne durumu anlıyorum ama bu kadarı fazla. Neden böyle bir vasiyet verdi ki babam? Belli ki işin içinde bir şeyler dönmüş. Ben yarın şirkete geçer, hesapları kontrol ederim," dedi. Azize Hanım telaşla, "Evlat, gözünü seveyim. Bak abilerin o eski abilerin değil. Çok acımasızlar. Seni şirkette görürlerse daha da dellenecekler." "Hemen şimdi, gizlice hazırlatayım arabayı. Aileni de al, git buradan," dedi. Aslan, çattığı kaşları ile, "O ne demek anne. Ben kimseden kaçmam, bilirsin. Sen korkma! Ben varım, merak etme!" dedi. "Babam bana güvenip her şeyi bıraktıysa büyük bir problem vardır. Halledeceğim... Halledeceğim ve iki gün sonra sen de bizimle geleceksin, anacım." "Bu insanlar ile de bir daha hiç görüşmeyeceğiz," dedi. Azize Hanım acı ile gülümserken, yaklaşıp oğluna sıkıca sarıldı. ---- **** ---- Ertesi gün olmuş, odada Ahmet Bey, diğer kardeşler, avukat ve Aslan Bey vardı. Avukat Bey, "Aslan Bey, babanızın bıraktığı vasiyete göre, bütün mal varlığını sizin üzerinize bırakmış." "Evraklarda da açıkça görüldüğü üzere devretme hakkınız yok. Sadece fesih edebilirsiniz. Onu yaparsanız da bütün mal varlığı devletin hazinesine geçer," dedi. Avukatın bunu söylemesi ile Ahmet Ağa bir hışımla yerinden kalktı. "Ne demek devredemez avukat? Edecek!.." diye bağırdı. Adam şokla irkilirken, profesyonel bir şekilde durumu aktarmaya çalıştı ama Ahmet Ağa ve diğerleri anlamamakta ısrarcıydı. Aslan, bütün olan biteni izlerken, "Kesin lan sesinizi!" diye kükredi. Herkes bir anlık şokla susarken, Aslan, avukata döndü. Yumuşattığı ses tonuyla, "Bugün şirkete geçelim. Durumunu incelemek istiyorum. İş yerleri ve tarlaların da durumlarının olduğu bir rapor rica ediyorum," dedi. Avukat hızla kafasını sallarken, "Tabii Aslan Bey, buyurun, gidelim," derken ayaklandı. Kaçar gibi odadan çıkarken Aslan da kapıya yöneldi. Abisi kolundan sertçe tuttu. "Bak Aslan. Sen yıllarca yohtun. Biz çalıştık. Biz emek verdik. O malları bize bırakacaksın," diye tısladı. Aslan, omuzlarını dikleştirip abisine baktı. Gözlerini gözlerinden ayırmadan, "Emek mi verdiniz? Yoksa yediniz mi? Şimdi gidip raporları incelerken görürüm." "Eğer gerçekten emek veren sizseniz, malların resmiyette benim üzerimde olması önemli değil, gerekeni yaparım." "Ama yok, her şey babamın ve benim yıllar önceki emeğim ise, size tek zırnık koklatmam." "Ayrıca, sadece erkekler mi evlat? Kadınların hakkı ne olacak? Kız kardeşlerimizin hakkı ne olacak?" Ahmet Ağa sinirle solurken, "Ne hakkı, ne kadını lan? Bizde kadınlara hak verilmez..." diye tısladı. Aslan sinirle gülerken, "Kendi menfaatinize göre götünüzden kural uydurmayın." "Benim kitabımda kadın da erkek de eşittir. Hatta kadın daha da önemlidir." "Sizinkini vermesem bile, onların hakkını kesinlikle vereceğim," diyerek kolunu sertçe çekti. Kız kardeşleri şokla Aslan'a bakarken, istemsizce gözleri parlamıştı. Adamı kardeşleri olarak yine kabul etmiyorlardı ama yine de parayı duymuşlardı ya, bakışları değişmişti. Onlar için tek önemli olan paraydı. Başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Aslan'dan çok korkuyorlardı ama yine de onu Ağa olarak kabul etmek istemiyorlardı. Çünkü adam, onlara diğerleri gibi bir hiçlermiş gibi davranmıyordu. Değer veriyor, onlara da söz hakkı vermeye çalışıyor, nazik davranmaya çalışıyordu. Karısı ve kızını el üstünde tutuyordu. Kızını okutmuştu. Her an gözünün içine bakıyor, en ufak birinin bir bakışıyla bile rahatsız etmesine izin vermiyordu. İşte bu da onları hasetten çıldırtıyordu. Çünkü onlar yıllarca değer verilmemeye alıştırılmıştı. Bu ailedeki kadınların tek görevi çocuk doğurmak ve eşlerine hizmet etmekti. Erkek çocukları olursa resmi nikah kıyılır, olmazsa bir süre sonra kuma alınırdı. Kız çocuk doğurunca dövülürdü. Aşağılanırlardı. Azize Hanım ve eşi böyle insanlar değillerdi ama çocuklarının kalbi o kadar kötüydü ki, tam olarak bu mihvalde insanlardı. Haliyle kız kardeşleri de Aslan'ı bir türlü anlayamıyor, içlerine alamıyorlardı. Aslında sadece kıskanıyorlardı. Çünkü kendi kocaları da abileri de onlara Aslan'ın karısına, kızına davrandığı gibi hiç davranmamıştı. Hasetlik çok tehlikeli bir duyguydu. Gözleri kör, kulakları sağır ederdi. Onlarınki de şu an öyleydi. Aslan haklarını savunmaya çalışıyordu ama onda bile bir kötülük arıyorlar, "Senin neyine?" diye içlerinden geçiriyorlardı. Aslan sinirle kapıdan çıkarken, arkasında kuduran bir avuç insan bırakmıştı. Aslan hızla odasına gitti. Karısı ve kızı anası ile oturuyordu. Aslan'ın kapıdan girmesiyle hepsi yerinden kalkarken, Aslan gülümseyip, "Otursanıza güzellerim. Nimetin önünden kalkılır mı?" dediğinde, hepsi gülümseyerek tekrar yerlerine oturdular. Aslan yanlarına gidip hepsini teker teker alınlarından öptü. Annesi buna alışık değildi ya, gözleri buğulanmıştı. Aslan, karısı ile anasının arasına otururken, "Anacım, şimdi ben şirkete geçeceğim. Karımla kızım sana emanet. Gidip şu evrakları bir inceleyeyim. Bakalım bu insan müsveddeleri, işçinin hakkını ne kadar sömürmüş," dedi. Uzanıp, masadaki erik kurusunu alıp elinde usulca silerken dudağı kıvrılmıştı. Azize Hanım da oğlunun kıvrılan dudağına bakıp gülümsüyordu. Azize Hanım hafif bir tebessümle, "Hatırladın mı Aslan'ım? Senin sevdiğin için çıkarttım," dedi. Aslan derin bir soluk alırken, elindekini üfleyip Zeynep'e uzattı. "Hatırlamaz mıyım anacım? Hâlâ çok seviyorum. Ahu sağ olsun arada yapıyor ama buranın mahsulü gibi olmuyor işte," dedi. Ahu da gülümserken, "Aslan söylüyordu ama anlayamıyordum. Ama sizin yaptıklarınızı yiyince ne demek istediğini anladım. Hakikaten de farklıymış," dedi. Azize Hanım, Ahu'nun mütevazılığına, efendiliğine, hoşgörüsüne de hayran kalmıştı. Diğer gelinleri olsa hemen kıskanır, yüzleri düşerdi. Ahu'nun ise yüzü parlıyordu. Ay parçası gibiydi. Bulunduğu ortama huzuru getiriyordu. Oğlunun karısına neden sevdalandığını anlamıştı. Zeynep, babasının uzattığı erik kurusunu gülümseyerek aldı. Ağzına atıp yerken, "Çok güzel nenecim. Babamın anlattığı gibi," dedi. Azize Hanım, uzun zamandır bu kadar huzurlu hissetmemişti. Koskoca konakta, onu biraz da olsa anlayan sadece kocası vardı. O da rahmetli olmuştu. Onun dışındakilerin hepsi yamyam gibiydi. Şimdi bu odada üç kişi vardı. Bu insanlar ona uzun zamandır hissetmediği sevgiyi de huzuru da bir günde getirmişti. İnsanca yaşamak; bir insana değer vermek, zor değildi. Ama bunu yapabilmek için de ilk önce o insanın bu değerlere sahip olması gerekiyordu. Aslan'ın bir eli anasının omzunu sarmış, diğeri karısının elini okşuyordu. "Ahu, Zeyno, bakın bu erikler var ya... Bizim iki yüz dönümlük arazimiz var. Onların bir kısmında erik bahçeleri var." "Ben küçükken bu tarlalarda az çalışmadım. Bu erikler de oradan geliyor." "Fasulye ekerdik. Domates, salatalık... Birçok sebze, meyve ekerdik." "Sabah beş dedin mi, tarlada olurduk. Daha güneş tam çıkmadan, tarlada kahvaltımızı hep beraber işçilerle yapardık." "Sonra çapalamaya başlardık. Okulum varsa o üst başla koşa koşa giderdim okula. Orada değiştirirdim üstümü." "Akşama da doğrudan yine tarlalara geçerdim. Yine işçilerle beraber çalışırdım. Onlarla beraber çalışmak, beraber bir şeyler üretmek çok güzeldi." "Akşam eve yorgun argın gelirdim. Sabah yine bu şekilde devam ederdi." "Bir gün, daha küçüğüm, on yaşında falan. Yerler hep çamur. Tabi köy okulu, çocukların önlükleri çamur içinde." "Ben tarlaya gidiyorum, geliyorum. Yine de üstüm başım tertemiz." "Hoca babamı görüyor. Yanına gidiyor, diyor ki... 'Ağam, sizin bu oğlunuz Aslan var ya...'" "Tabi hoca söze öyle başlayınca, babam bir geriliyor. Acaba bizim oğul ne yaptı, hoca ne diyecek diye." "Öğretmenimiz diyor ki, 'Yav, bir temiz, bir temiz, anlatamam. Diğer çocukların üstü başı çamur içinde, sizin çocuğun üzerinde tek bir leke bile yok.'" "Babam ne diyor peki? Yav, adam... Madem öğretmen böyle demiş, ne diye gerçeği söylüyorsun ki?" "Babam da diyor ki, 'Hocam, o bizim çocuğun temiz olmasından değil. Anası her akşam önlüğünü yıkıyor, her sabah da özenle hazırlıyor.'" Odadakiler gülerken Azize Hanım’ın dudağında da derin bir tebessüm vardı. Aslan, anasının saçını okşayıp şakağını öperken, "Ya işte... Öğren öğren, Zeynep Hanım, senin baban böyle bir anneye sahip. Hükümet gibi kadın benim anam." "İlkokul mezunu ama benimle birlikte Pir Sultan Abdal, Nesimi ezberlemişliği var. Ben ilk matematiği anamdan öğrendim." "İlkokuldayken, benimle birlikte yere oturur, ödevlerime bakardı. Yapamadığım bir şey olursa beraber bakardık." "Şimdi sen diyeceksin ki, 'Baba, koskoca ağa çocuğusun, neden yerde oturuyordunuz?' Yavrum, o da senin babanın marifeti işte." "Ben yerde rahat eden insanlardandım. Yere seriyordum defterleri, kitapları, oturuyordum başına." "Bir gün lisedeyim, edebiyat sınavım olacak. Bir taraftan işlere koşturuyorum, bir taraftan derslere yetişmeye çalışıyorum." "Oturur evde ezber yapardım. Anamı karşıma alırdım, ona anlatırdım. İşte o sebeple senin nenen bütün 14. yüzyıl ve 16. yüzyıl edebiyatına hakimdir. Sor, sana ne zaman doğduklarından nasıl öldüklerine kadar her şeyi anlatır," dedi. Zeynep ve Ahu şaşkınlık ve dudaklarındaki tebessüm ile dinliyorlardı. Hepsi gülerken Aslan içli bir nefes alıp, "Neyse güzeller, size doyum olmaz. Ben şu işleri halledeyim," deyip ayaklandı. Ahu da ayaklanıp, "Aslan, ben de seninle geleyim. Şu hesaplara bakacaksın ya, yardıma ihtiyaç olursa bizimkilere sorarım," dedi. Aslan, karısını anlamıştı. Kocasını tek göndermek istemiyordu. Usulca kafasını sallarken, "Tamam güzelim, gel, sen de gel," dedi. Gidip anasıyla, kızına sıkıca sarılıp vedalaştı. Karısıyla kapıdan çıkıyordu ki Zeynep, "Baba!" deyince tekrar arkasını döndü. Zeynep nedensizce koşup tekrar sıkıca sarıldı. "Seni çok seviyorum babacım. Fazla kalmayın, tamam mı? Gidin hızlıca da bana geri gelin," dedi. Aslan, hafifçe gülerken, kızının saçlarını derince koklayıp öptü. "Tamam, ömrümün baharı, canımın canı, nazlı ceylanım benim. Sen nenenin yanından ayrılma. Çok yoruldun, biraz dinlen. Buranın havasına alışık değilsin. Biz de annenle işleri halledip döneceğiz," dedi. Annesi Ahu Hanım da kızını koklayarak öperken, "Hadi nazlı yavrum benim," dedi. Aslan, annesine dönüp dudağındaki sıcacık gülümseme ile, "Hadi biz gidiyoruz Azize Sultan. Değerlim sana emanet," deyip karısının elini tutup odadan çıktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE