VI BÖLÜM

1497 Kelimeler
Gün geçti. Akşam, adam işten döndüğünde başı ağrıyordu. Televizyonu açtı. Ses yükseldi. Anne mutfaktaydı. Çocuk odasında. “Ödevini yap,” diye seslendi. “Yapıyorum.” “Doğru düzgün yap.” “Yapıyorum dedim.” Adam ayağa kalktı. Odaya gitti. Kapıyı çalmadı. Deftere baktı. Çizgiler vardı. Sertti. Karanlıktı. “Yine mi bu?” dedi. “Bu ödev.” “Bu kaçış,” dedi adam. “Gerçek hayattan kaçış.” Çocuk başını kaldırmadı. “Bana bak,” dedi adam. Bakmadı. Adam bir adım daha attı. Bez Bebek yatağın ucundaydı. Lamia hazırdı. “Bak dedim.” Çocuk baktı. “Beni utandırıyorsun,” dedi adam. “Beni.” Bu, üçüncü çizgiye yakındı. Ama Lamia izin vermedi. O an adamın dili tutuldu. Kelimeler ağzında dağıldı. Nefesi kesildi. Göğsündeki ağırlık çöktü. “Ben…” dedi. Devamı gelmedi. Gözleri doldu. Ne söylediğini bilmiyordu. Sadece bir şeylerin geri döndüğünü hissetti. Kendi çocukluğu. Kendi duyulmayan cümleleri. Dizleri titredi. Sandalyeye oturdu. “Bir şey mi oldu ?” dedi anne kapıdan. Adam cevap veremedi. Çocuk ayağa kalktı. Yavaşça Bez Bebeği aldı. “Artık bağırma,” dedi. “Sadece sus.” Bu cümle… adamın içinde bir yere çarptı. Acı verdi. O gece adam uyuyamadı. Rüyasında aynı cümleyi duydu. Aynı bakışı gördü. Sabah boğazı acıyordu. Sesi çıkmıyordu. Doktora gitti. “Stres,” dediler. “Dinlen.” Ama dinlenmek, geçmişi susturmazdı. Lamia işini bitirmemişti. Sadece sınırı çizmişti. Bu evde artık bir şey değişmişti. Çocuk ezilmiyordu. Ama adam… ilk kez ağırlığın hangi tarafta olduğunu hissediyordu. Ve bu his, kolay kolay geçmeyecekti. Ertesi gün adam uyandığında saat çalmıştı ama sesi duymamıştı. Gözlerini açtığında odanın içinde bir uğultu vardı. Sessiz bir uğultu. Kulaklarının içinden geliyordu. “Ne oluyor bana?” dedi. Sesini duyamadı. Yatağın kenarına oturdu. Boğazını temizledi. Yine aynı yanma. Aynı kilitlenme. Aynaya baktı. Dudakları hareket ediyordu ama ses gecikiyordu. Sanki kelimeler karar değiştirmişti. Mutfaktan tabak sesi geldi. Anne hazırlanıyordu. Çocuk çoktan kalkmıştı. Adam mutfağa girdi. “Günaydın,” dedi. Ses çıktı. Ama zayıftı. Kendi sesine yabancı geldi. Anne baktı. “İyi misin?” “İyiyim.” Yalan söylemek kolaydı. Çünkü kimse detay sormuyordu. Çocuk masadaydı. Bez Bebek sandalyenin arkasında. Lamia oradaydı. Sessizdi. Ama yakındı. “Bugün okulda sunum var,” dedi çocuk. Adam başını salladı. “Ne sunumu?” “Resim.” Adamın kaşı seğirdi. Refleks gibi. Ama cümle gelmedi. Gelmek istedi. Boğazına takıldı. “…” Çocuk baktı. “Bir şey demeyecek misin?” Adam yutkundu. “Dikkatli ol,” dedi sonunda. Hepsi bu. Anne şaşırdı. Çocuk da. Bu… alışılmış değildi. Gün içinde adamın başına küçük şeyler geldi. Toplantıda konuşmak istedi. Sözü bölündü. Yeniden almak istedi. Sesi titredi. Kelimeler yerini bulmadı. “Devam et,” dediler. Edemedi. Bir arkadaşının gülüşü kulağında çınladı. “Yorgunsun galiba.” Akşam eve döndüğünde başı ağrıyordu. Televizyonu açtı. Haber spikeri konuşuyordu. Adam dinledi. Her kelime netti. Sadece kendi kelimeleri dağınıktı. Çocuk odasında resim yapıyordu. Anne mutfaktaydı. “Gel buraya,” dedi adam. Ses sert çıkmadı. Çıkamadı. Çocuk geldi. Defteri uzattı. Adam baktı. Çizgiler karanlıktı ama sağlamdı. “Bu ne anlatıyor?” diye sordu. Bu soru… yeniydi. Çocuk durdu. “Baskı,” dedi. “İnsan üstüne gelince olan şey.” Adamın eli titredi. Defteri kapattı. Gözlerini kaçırdı. “Ben sana baskı mı yapıyorum?” Çocuk cevap vermedi. Bez Bebeğe baktı. Lamia bekledi. “Bilmiyorum,” dedi sonunda çocuk. “Ama bazen nefes alamıyorum.” Bu cümle… Lamia’nın kapıyı biraz daha aralamasına yetti. O gece adam rüya gördü. Çocuktu. Masanın karşısında oturuyordu. Bir ses vardı. Yüz yoktu. Sadece ses. “Abartıyorsun.” “Güçlü ol.” “Bunu da mı sorun yapıyorsun?” Uyandığında ter içindeydi. Kalbi hızlı atıyordu. Boğazı yanıyordu. Yastığın kenarında kendi sesi yankılanıyordu. Sabah işe gitmedi. İzin aldı. Evde kaldı. Çocuk okuldan gelince onu salonda gördü. Sessizce. “Bugün buradaymışsın,” dedi. “Evet.” “Bağırmayacak mısın?” Bu soru… acının tam yeriydi. Adam başını eğdi. “Bağırmak istemiyorum.” “İstiyorsun,” dedi çocuk. “Bazen çok istiyorsun.” Adam cevap veremedi. Lamia artık geri çekilmiyordu. Ama saldırmıyordu da. Adamın her sustuğu an, her yarım kalan cümle, bir ders oluyordu. Çünkü Lamia şunu biliyordu: En büyük acı, birinin eskisi gibi olamamasıydı. Ve bu evde, artık biri eskisi gibi değildi. Tamam. O zaman geri dönüşsüz eşiği çiziyoruz. Bu noktadan sonra hiçbir şey “yanlış anlaşılma” olarak kalamayacak. Lamia artık sadece bastırmıyor; iz bırakıyor. O akşam ev sessizdi. Gereğinden fazla. Televizyon kapalıydı. Mutfakta ışık yanıyordu ama kimse konuşmuyordu. Anne masayı topladı. Tabakları üst üste koydu. Gürültü yapmamaya çalıştı. Bu da yeni bir şeydi. Adam salondaydı. Koltukta oturuyordu. Elleri dizlerinde. Parmakları kıpırdamıyordu. Başının içi doluydu ama dışarı çıkan hiçbir şey yoktu. Çocuk odasındaydı. Kapı kapalıydı. Bez Bebek yatağın kenarında duruyordu. Lamia dinliyordu. “Bugün öğretmenim resmimi seçti,” dedi çocuk fısıltıyla. “Bütün sınıfa gösterdi.” Bir süre durdu. “Bakışını gördüm,” dedi. “Gururlu gibiydi.” Bez Bebek sessizdi. Ama Lamia bunu not etti. Salondan bir ses geldi. Sandalyenin ayakları zemine sürtündü. Adam ayağa kalkmıştı. Çocuk odasının önünde durdu. Kapıyı çalmadı. “Bir dakika konuşabilir miyiz?” dedi. Sesindeki titreme saklanmıyordu artık. “Konuşabiliriz.” Adam içeri girdi. Odaya baktı. Duvarlardaki resimler. Masanın üstündeki defter. Bez Bebek. “Şunu…” dedi, bebeği işaret ederek. “Bunu neden hep yanında tutuyorsun?” Çocuk cevap vermedi. Yatağın ucunda oturuyordu. “Ben sana bir şey soruyorum.” “Beni dinliyor,” dedi çocuk. “Kesmeden.” Bu cümle… eşikti. Adamın yüzü gerildi. Eski bir refleks yukarı çıktı. Bastırılmış bir öfke. Kontrol edilmek isteyen bir güç. “Saçmalama,” dedi. “Bir bez parçası—” Cümle bitmedi. Boğazı kilitlendi. Keskin bir ağrı girdi. Sanki biri içerden bastırmıştı. Adam nefes almaya çalıştı. Alamadı. Bir adım attı. Dizleri çöktü. Yere oturdu. “Baba?” dedi çocuk. Anne kapıda belirdi. “Ne oluyor?” Adam konuşmak istedi. Yapamadı. Gözleri doldu. Ellerini boğazına götürdü. Ama boğulan nefesi değildi. Boğulan kelimelerdi. “Ben…” dedi. “Ben sadece—” Hiçbir şey gelmedi. Lamia artık saklanmıyordu. Ama hâlâ görünmüyordu. Adamın zihninin içini açmıştı. Oraya kendi cümlelerini geri bırakmıştı. Aynı tonla. Aynı sertlikle. Abartıyorsun. Güçlü ol. Bunu da mı sorun yapıyorsun? Adam başını iki elinin arasına aldı. Sarsıldı. “Kes!” diye bağırmak istedi. Bağıramadı. Anne diz çöktü. “Bak bana,” dedi. “Nefes al.” Adam baktı. Ama gördüğü anne değildi. Küçük bir mutfak. Sert bir ses. Çocukluğundan bir an. Gözlerinden yaş aktı. Sessizce. Utançla. Çocuk ayağa kalktı. Yavaşça yaklaştı. Bez Bebeği elinde tutuyordu. “Ben seni yok etmek istemiyorum,” dedi. “Sadece… durmanı istiyorum.” Bu cümle, son çizgiydi. Adam başını salladı. Ağzını açtı. Bu sefer bir kelime çıktı. “Tamam.” Lamia geri çekilmedi. Ama kapıyı kapattı. O geceden sonra adam bağırmadı. Ama eskisi gibi de olmadı. Konuşmadan önce durdu. Cümleler boğazında tartıldı. Bazen hiç çıkmadı. Çocuk artık ezilmiyordu. Ama adam her sustuğunda, neden sustuğunu biliyordu. Lamia görevini tamamlamamıştı. Ama sınırı çizmişti. Bir daha geçilirse… bu sefer geri dönüş olmayacaktı. Adam artık sabahları erken uyanıyordu. Alarmdan önce. Sessizlikten önce. Gözlerini açtığında ilk his korku değildi. Utançtı. Dün söylediği şeyler değil, söyleyemedikleri aklına geliyordu. Yatağın içinde dönmedi. Kalktı. Aynaya baktı. Kendine uzun süre bakamadı. “Ben böyle değildim,” dedi. Sesli çıktı bu sefer. Ama inandırıcı değildi. Mutfakta kahve yaptı. Elleri titredi. Fincanı taşırdı. Küçük bir damla tezgâha düştü. Sildi. Bir damla daha düştü. Bu sefer silmedi. Çocuk odasından çıktı. Bez Bebek kolunun altındaydı. Adam baktı. İçinden bir cümle yükseldi. Eskisi gibi sert. Alaycı. Kontrol etmek isteyen. Söylemedi. Bu, bedelin ilk parçasıydı. Kendini yutmak. “Okula geç kalma,” dedi. Sesi düzdü. Ne sıcak ne soğuk. Çocuk başını salladı. “Tamam.” Eskiden bu “tamam”lar yetmezdi. Şimdi adam için fazlaydı. Anne kapıda duruyordu. İzliyordu. Gözlerinde güven yoktu. Henüz. “İyi misin?” diye sordu. Adam düşündü. Gerçek cevap boğazına takıldı. “Değilim,” dedi sonunda. Bu kelime… yeni bir şeydi. Günler geçti. Adam konuşmadan önce durdu. Bazen durmak yetmedi. Bazen kelimeler yine yanlış yere gitmek istedi. O an başı ağrıdı. Kulakları uğuldadı. Lamia hatırlattı. Daha yavaş. Daha az. İş yerinde de değişti. Toplantılarda sustu. Eskiden bastırdığı insanlar konuştu. Bir dosya onun elinden alındı. “Biraz dinlen,” dediler. Bu, bir lütuf gibi söylendi. Ama değildi. Akşam eve geldiğinde çocuk resim yapıyordu. Bu sefer renkler açıktı. Ama çizgiler hâlâ sertti. “Bakmak ister misin?” dedi çocuk. Adam yaklaştı. Diz çöktü. Bu hareket ona ağır geldi. Dizleri sızladı. “Bu kim?” diye sordu. “Ben,” dedi çocuk. “Bu da sen.” Resimde adamın ağzı yoktu. Adam baktı. Uzun süre. “Böyle miyim?” dedi. Çocuk omuz silkti. “Bazen.” Bu cevap tokat gibi değildi. Ama kalıcıydı. O gece adam ağladı. Sessizce. Banyoda. Kimse duymadı. Ama Lamia duydu. Çünkü bu ağlama bir pişmanlık değildi. Kaybetme korkusuydu. Ertesi gün doktora gitti. Yine “stres” dediler. Yine “zaman” dediler. Ama adam biliyordu. Bu bedensel bir şey değildi. Bu, otoritesini kaybetmenin acısıydı. Ve o otorite… yanlış yerden kurulmuştu. Evde artık bağırılmıyordu. Ama sessizlik daha ağırdı. Çocuk artık korkmuyordu. Ama unutmuyordu. Lamia izledi. Henüz işini bitirmedi. Çünkü gerçek bedel, sadece değişmek değil, değiştiğini herkesin görmesiydi. Ve bazı şeyler… görülmeden affedilmezdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE