Tüm bunlar olurken Mert ne mi yapıyordu? Fırsattan istifade kendini odasına atmış telefonuyla konuşuyordu. Biriyle değil, telefonuyla konuşuyordu...
‘‘Ne bakıyorsun? Haklısın ben de aptal görsem bakardım ama sen de benim kadar suçlusun. Hadi ben ettim bir hata kapattım telefonu. Sen neden kapandın? Ayıp değil mi?’’
Sol eliyle tuttuğu telefona sağ eliyle vurdu.
‘‘Sen de gülüyorsun bana değil mi?’’ diye sorduğu komodinin üzerindeki emektar çalar saatiydi.
‘‘Gül, gül. Senin de maskaran oldum ya artık ölebilirim.’’
Sinirle telefonu yatağının üstüne çarpıp başını yastığın altına soktu. Sizin sesiniz neyse de kendi sesimi nasıl susturacağım?
‘‘Of! Yok, bu böyle olmayacak,’’ deyip başını yastığının altından çıkardı.
Telefonu yeniden eline alıp uyarısını yaptı. ‘‘Bana bak sakın çekmezlik yapma. Arada taktik de verirsen yeni kılıf alırım sana söz. Ya ne meymenetsiz telefonsun sen. En kısa zamanda seni çocukların eline vermezsem benim de adım Mert değil. Hiç ötme bana. Aa, çalıyor!’’
Mert ömründe ilk kez aranıyormuş gibi baktı telefonuna. Aramayı cevaplayıp telefonunu kulağına götürdü.
‘‘Odamdayım Nilüfer.’’
‘‘Biliyorum abi!’’
‘‘E, o zaman neden gelmek yerine aradığını sorabilir miyim?’’
‘‘Sence abicim? Kevser ablayla senin şükür ki eski karın kafa kafaya vermiş dedikodu kazanını harlıyorlar.’’
‘‘Bunu söylemek için mi aradın?’’
‘‘Hayır canım. Ben mutfaktayım. Kimseye görünmeden kafeye geçiyorum. Odana gelmeye kalksaydım Kevser ablanın menziline girmem kaçınılmazdı.’’
‘‘Anladım kardeşim. Kaç gündür boşladım zaten kafeyi. Git Lülü ben de yarın sabahtan iş başı yaparım artık.’’
‘‘Ya abi senin aklın kalmasın. Tatil yap işte sen de. Aslı ve Kadir kafeyi çeviriyorlar. Bir tek salı akşamı doğum günü kutlamak için kafeyi kapattıran grupla ilgilenmeye gelsen yeter. Kadir çok öncesinden izin istemişti o gün için, Aslı da salı günleri erken çıkıyor biliyorsun. İkimiz üstesinden geliriz diye umuyorum.’’
‘‘Ben onu tamamen unutmuştum Lülü. İyi ki hatırlattın. Tamam, sen merak etme hallederiz Allah’ın izniyle... Lülü o ses ne? Sen az önce camdan mı atladın yoksa?’’
‘‘Kulaklarından da bir şey kaçmıyor abicim. Aynen öyle yaptım. Şimdi de çocuklara görünmeden arka bahçedeki kapıdan çıkıyorum. Kevser ablalar gidince gelirim. Hadi akşama görüşürüz.’’
‘‘Görüşürüz deli kız,’’ Mert yüzünde manidar bir gülümseme ile telefonunu kapattı. Telefonla süren bir dakikalık bakışması sonucunda yapacağı arama aklına geldi ve yüzündeki gülümseme yok oldu.
‘‘Neden korkuyorum ki? Bağırır ya da küfrederse ödeşmiş oluruz en azından. Belki o da benim suratıma kapatır telefonu. İnşallah kapatır.’’
Son aramalardan ikinci sıradaki ‘Hanımefendi’ yazısına tıkladı. Heyecandan kalbinin ritmi hızlanmış, nefesleri göğüs kafesine dar gelir olmuştu.
İlk ‘‘Dııııt’’ sesini duyduğunda nefes almayı bıraktı. Becerebilse solunumunu durdurur fotosentez ile hayatını devam ettirmeye başlardı.
Heyecandan telefon açılırsa ne diyeceğini unutmuş kafasında türlü giriş cümleleri tasarlamaya çalışıyordu. İkinci ‘‘Dııııt’’ sesiyle kalbi tekledi. Telefon her an açılabilir ve Mert hayatının azarını işitebilirdi. Bir yandan telefonun açılmasını deli gibi isterken bir yandan da iki kere daha çalar, açmazsa kapatırım, diye geçiriyordu içinden. O telefon açılsa bir dert açılmasa başka bir dertti.
Üçüncü ‘‘Dııııt’’ sesi ile karamsarlığa düştü. Telefonun açılmayacağını anlamıştı artık. Nedense bu onu hüzünlendirmişti. Şimdi Hanımefendi’nin sesini duymayı ne kadar istediğini daha iyi anlıyordu. Ne kadar olumsuz düşüncelere sahip de olsa, telefonun cevaplanmasını istemişti.
Dördüncü ‘‘Dııııt’’ sesiyle derin bir nefes verdi Mert. ‘‘Açmadı. Hadi kapat,’’ dedi kendine.
Beşinci ‘‘Dııııt’’ sesini duyunca farkına vardı hâlâ telefona cevap beklediğinin. Gözlerini kapatıp yetmeyeceğini bilse de bir nefes çekti ciğerlerine. Telefonu kulağından uzaklaştırıp altıncı ‘‘Dııııt’’ sesini dinlemeden kapattı telefonunu.
Bir şekilde özür dilemeliyim. Madem telefonumu açmıyor bende mesaj atarım.
Telefonunun mesaj kısmına girip bir cümle yazmıştı ki telefonu çalmaya başladı. Kendini mesaj yazmaya kaptırdığından hiç bekletmeden açmış bulundu telefonu. Telefon ekranında ‘Hanımefendi’ adını görünce gözleri büyüdü. Nefesi boğazında düğümlendi. Öksürük krizine girdiğinde telefondan gelen endişeli sesi fark edememişti.
‘‘...’’
‘‘Alo şey, öhhhhü öhhhhhü! Hanımefendi?’’
‘‘İyi misiniz?’’
‘‘Evet. Gıcık tuttu da.’’
‘‘Beni aramışsınız,’’ telefonda duyduğu narin sesle boğazını temizledi.
‘‘Evet. Ben... Aradım.’’ Özür dileyip kapatayım ama önce halini hatırını mı sorsam?
‘‘Rahatsız etmiyorum değil mi?’’ kulağına dolan sesle gülümsedi. Bana kızmadı mı acaba?
‘‘Ah, hayır. Asıl sizi ilk arayan bendim. Müsait değildiniz herhalde.’’
‘‘Telefon sessizdeydi. Şans eseri gördüm. Şey, kabalık olmazsa neden aradığınızı öğrenebilir miyim?’’
Zaten neden önemseyeceğini düşündüm ki?
‘‘Ben aslında özür dilemek için aramıştım,’’ sesini bulup konuştuğunda bu duruma neden bozulduğuna anlam vermeye çalışıyordu.
‘‘Ne için özür dileyecektiniz ki?’’
‘‘Dün suratınıza telefonu kapattım. Aslında kapattım denemez. Ben ekrandaki kırmızı yere tıkladığımda telefon kapandı. Yani tek suçlu ben değilim. Telefonun da bunda hatası büyük.’’
‘‘Telefonunuz sizin komutunuzu uyguladı diye mi suçlu oluyor?’’
‘‘Böyle söyleyince kulağa mantıksız geliyor biliyorum. Aslında… Gerçekten mantıksız.’’
Ne diyorum ben? telefonu kulağından uzaklaştırıp ekrana sorgulayıcı bakışlar attı.
‘‘Ben sanırım konuşmayı beceremeyeceğim,’’ dedi gözlerini yumup. İlk defa kadının gülüşünü duydu Mert. O an kadının yüzünün neye benzediğini, gülünce gözlerinin kenarlarında oluşan çizgileri düşledi. Kadının gülüşünün güzel olduğuna bahse girebilirdi.
Ses tonu bu kadar güzel olan birinin gülüşü hatta kendi bile güzeldir.
‘‘Çok güzelsin,’’ derken buldu kendini telefondaki sese.
‘‘Efendim?’’
Ne dedim ben?
‘‘Yani gülümsemen çok güzel… Yani seni gördüğümden değil ki görmüyorum. Sadece sen gülümserken ben gülümsemenin neye benzeyebileceğini hayal ettim. Aslında sadece düşündüm ve...’’
‘‘Ve?’’
‘‘Ve’si çok güzeldi.’’
Mert yüzünü buruşturdu. Erkekler utanır mıydı bilinmez ama kendisi şu an feci derecede utanmıştı. Kulaklarına kadar kızardığının farkındaydı ve bu ona kendini olduğundan genç ve biraz da toy hissettiriyordu. Kadınlar konusunda deneyimi evlilikleriyle sınırlı olan bir adam için olağan bir durumdu bu. Aslında, Hülya ile olan evliliğini evlilikten saymadığından deneyimi sadece Müjde ile sınırlıydı Mert’in. Yaşıtlarının gününü gün ettiği zamanlarda o çalışıp kazandığıyla çocuklarını geçindirmeye uğraştığından çoğu şeyden de uzak kalmıştı. Pişman değildi elbette ama o da isterdi babalık içgüdüleriyle hareket etmek zorunda kalmadığı bir gün geçirmeyi.
‘‘Teşekkür ederim,’’ diyen kadına nefessiz ‘‘Özür dilerim,’’ diyerek cevap verdi.
‘‘Özür dilemeniz için bir neden yok.’’
‘‘Doğru kişiyle konuşuyorum değil mi?’’
‘‘Öyle olduğunu umuyorum.’’
‘‘O zaman dün siz konuşurken yüzünüze telefon kapatmış olmam lazım.’’
‘‘Siz kapattınız telefonunuzda sizi engellemedi hatta.’’
‘‘Evet, aynen öyle oldu Hanımefendi. Peki, siz bana kızgın değil misiniz?’’
‘‘Kızgınım. En çok da kendime kızgınım. Sanırım dün gece konuşurken haddimi aştım.’’
‘‘Yo, hayır.’’
‘‘Lütfen Mert Bey, dün bu kadar konuşmamalıydım bile. Hatalıyım.’’
Mert ne diyeceğini düşünürken yatak odasının kapısı birden açıldı. Kapıda küçük kızını görünce telaşa kapılıp ne yaptığının farkına varamadan telefonunu kapatıverdi. Yine mi ya, diye içinden geçirirken bu sefer yaptığının telafisi olmadığının farkındaydı. Kızı yanına gelip kucağına çıkarken yapabileceği en akıllıca şeyi yaptı ve telefonunu uçak moduna aldı. Şarjım bitti derim artık.
‘‘Babacığım seni çok özledim.’’
Mert, küçük kollarıyla bedenini sarmaya çalışan kızını göğsüne bastırdı. Çiçek’in rengini annesinden aldığı sarı saçlarını okşadı.
‘‘Ben de seni özledim Çiçeğim.’’
‘‘Ama benim kadar özleyemezsin. Babacığım annem gelene kadar geceleri seninle uyusam ya?’’
‘‘Kızım ne annesi? Hem kocaman kız oldun sen, yalnız yatmaya alışmalısın.’’
Çiçek kaşınan burnunu babasının omzuna sürttükten sonra nazlı bir şekilde konuşmasını sürdürdü. ‘‘Ama babacığım sen de kocaman adamsın ve hâlâ babamsın. Ben Lülü kadar olsam bile yine senin çiçeğin olmayacak mıyım?’’
Mert mümkünmüş gibi kızını kollarının arasında incitmeden biraz daha sardı.
‘‘Sen sonsuza kadar benim küçük çiçeğim olarak kalacaksın.’’
Küçük kız duyduğu cümle ile sırıtırken başını babasının omzundan kaldırıp Mert’in yüzüne baktı. ‘‘O zaman sonsuza kadar seninle uyuyabilmeliyim babacığım.’’
Mert, kızının bu hallerine bayılıyordu. Çiçek tuttuğunu koparan bir kızdı ve bu büyüdüğünde değişecekmiş gibi durmuyordu ama bu durumun anne adayları konusunda sekteye uğramasını da içten içe diliyordu. Kimse ona istemediği bir evlilik yaptıramazdı burası açıktı ama kızı ona ‘Ben dünyanın en güzel Çiçeğiyim,’ der gibi baktıkça işi de zordu.
‘‘Tamam kızım. Haftada bir gün benimle uyuyabilirsin.’’
‘‘Sadece bir mi?’’
‘‘Pazarlığa açık değil bu konu. Senden görüp kardeşlerinde isteyecek adaletli olmam lazım.’’
‘‘Ama babacığım en küçükleri benim. En çok benim uyumam lazım seninle. Hem benim hassas bir kalbim var. Üstelik babacığımın en tatlı kızıyım. Bence bunları da ekleyince ohooo benim hiç senin yanından ayrılmamam gerekiyor.’’
Mert, kızına bir süre cins cins baktı. Ardından ne zamandır aklını kurcalayan soruyu sordu. ‘‘Merak ediyorum güzel kızım o çok istediğin anne bu eve gelirse ne olacak?’’
Çiçek ‘‘Çok cahilsin biriciğim babacığım,’’ demek yerine gözlerini kısarak baktı babasına.
‘‘Nasıl ne olacak benim süper yakışıklı, aslan kral babacığım. Ben artık annemle birlikte yatacağım. Böyle aynı giyinip ‘Annesinin kızı’, ‘En bir tane anne’ yazılı tişörtlerden alacağız. En yeni dedikoduları konuşacağız. Bir sürü yemekler yapıp seni mutlu edeceğiz. Hem annem bana pasta yapmayı da öğretecek ben de doğum gününde sana pasta yapacağım. Sonra annem senin gülümsemeni sağlayacak. Böyle yanağındaki çukur var ya hani o iyice içeri gömülecek çok, daha çok yakışıklı olacaksın biricik babacığım benim.’’
Çiçek cümlesi bitmeden babasına sıkı sıkı sarılmıştı bile. Çok seviyordu babasını. Öyle çok seviyordu ki o istesin tüm şekerlerinden, çikolatalarından vazgeçebilirdi ama babası da onu öyle çok seviyordu ki kızından asla böyle bir şey istemezdi. Çiçek biraz da bu yüzden daha bir güzel seviyordu ya babasını.
‘‘Çiçeğim bunları yapmak için anneye ihtiyacın yok ki.’’
‘‘Kusura bakma babacığım ama ihtiyaçlarımı çok iyi biliyorum. Mesela şu an uyumaya ihtiyacım var.’’
Mert mesajı almış ve kızı göğsünün üstünde olmak üzere yatağına uzanmıştı. Üstlerine ince pikeyi örtüp kızının saçlarını öptü.
Annen yaşasaydı en çok saçlarından öperdi seni.
***
Salih’in galibiyetiyle sonuçlanan tavla oyunundan sonra Kevser ve Salih evden ayrıldılar. Hülya artık onların da gideceklerini Vatan’a haber vermek için kızların odasına çıkarken Levent de Mert’e haber vermek için arkadaşının odasına gitti. Mert’i göğsünde Çiçek ile uyur vaziyette görünce telefonunu çıkartıp bugün ikinci kez bir anı ölümsüzleştirdi, baba kızın uyurken fotoğraflarını çekti.
Hülya ise kızlarının odasına girdiğinde yatakta uzanmış Vatan ve masa başında bilgisayarla uğraşan kızlarıyla karşılaştı.
‘‘Annesinin çıtırları ne yapıyormuş bakalım?’’
‘‘Ne yapalım anne ya, yarın kafeye çağıracağımız adaylara e-posta atıyorduk.’’
‘‘Kaç kişiye e-posta attınız?’’
‘‘Vallahi ikizime kalsa iki kişiyi geçmezdi bu sayı ama on kişiye e-posta attık anneciğim. Hemen dönenler de oldu daha dönmeyenler de. Şimdilik 5 aday garanti geliyor,’’ Gurur’un cümlesiyle başını salladı Hülya.
‘‘Ya anne geliyorlar da hırlı mıdır hırsız mıdır belli değil. Vazgeçsek mi yol yakınken.’’
Hülya, kızının sandalyesinin arkasına gelip Gülce’nin saçlarını öptü.
‘‘Merak etme güzelim hiçbir şey olmaz. Hem olursa da üstesinden geliriz.’’
Ardından kollarını Gurur’un boynuna sarıp onun da yanağına bir öpücük kondurdu.
‘‘İkiz aşklarım biz gidiyoruz. Yarın sabahtan gelirim. Mert’e de alışverişe çıkacağımızı söyledik mi akşama kadar şüphelenmez. Sizin için yurt dışından aldığım birkaç hediye vardı onları da arabanın bagajına atacağım. Böylelikle akşam eve elinizde alışveriş torbalarıyla geleceksiniz.’’
‘‘Ay, anne sen var ya bir tanesin!’’
Gülce ayağa kalkıp annesine sarıldı. Bu manzarayı gören Gurur da altta kalmayıp annesine sarıldı. Arkadan gelen öksürük sesinden sonra kadınlar odada Vatan’ın da bulunduğunu hatırlayıverdiler.
‘‘Siz hiç sarılmanızı bozmayın hanımlar. Bende size sarılayım.’’
‘‘Hayatımı güzelleştiren 3 kadın da burada. Ne şanslıyım.’’
Bu sözleri 3 kadının da kıkırdamasına yol açtı. Kapının açılmasıyla Levent çattığı kaşlarıyla kızların odasında belirdi.
‘‘Bensiz kucaklaşma mı yaşıyorsunuz siz? Alacağınız olsun,’’ derken çoktan Hülya’nın arkasına geçmiş ve karısına sarılmıştı.
‘‘Bu kucaklaşma tuhaf bir hâl almaya başladı ben ayrılıyorum.’’
Vatan’ın şakayla karışık sözlerinin ardından kızlar da annelerine sarılmayı bıraktılar. Levent ise hâlâ karısına arkadan sarılmış vaziyette burnunu karısının saçlarına gömmüş kokusunu içine çekiyordu.
‘‘Evet, âşık çiftimizi pistten alalım lütfen.’’
Vatan’ın bu lafı Hülya’yı güldürse de Levent aynı şekilde düşünmüyordu. ‘‘Zaten ben de Vatan nerede kaldı, nasıl bu güzel anı bozmadan durabildi, diyordum. Sağ ol oğlum beni yanıltmadın.’’
‘‘Sana layık olmaya çalışıyorum babacığım.’’
Levent homurtular eşliğinde karısından ayrılıp kapıya doğru ilerledi.
‘‘Kızlar babanız Çiçek ile uyuyakalmış. Dokunmadım onlara siz de rahatsız etmeyin uyusunlar. Biz gidiyoruz artık. Vatan hadi oğlum Tan’ı da alıp çıkalım… Yarın anneniz gelecek ama ben vakit bulup gelebilir miyim bilmiyorum. Malum tatil bitti kaldığım yerden devam haber sunmaya. Yine de öğlen kafeye uğramaya çalışırım. Bir yaramazlık olursa ararsınız kızlar.’’
‘‘Tamam Levent abi sen merak etme,’’ Gurur’un onaylamasıyla Levent karısı ve oğullarını da alarak evden çıktı. Gerçi Tan giderken Çiçek’i son kez görme konusunda huysuzlansa da babasının çektiği fotoğraflar eve gitmeye ikna olmasında yardımcı olmuştu.